İnsanın kendini bir bağlama yerleştirememesi, yalnızca hangi yolu seçeceğini bilememesi değildir. Daha derinde, dünyaya hangi noktadan baktığını, neye dayanarak düşündüğünü ve hangi bütünün parçası olarak yaşadığını yitirmesidir. Böyle dönemlerde hayat kendi ritmiyle akmaya devam eder; günler geçer, kararlar alınır, ilişkiler sürer. Fakat kişi, bu hareketin içinde olmasına rağmen ilerlediğini hissedemez. Çünkü yaşananları birbirine bağlayan içsel bir eksen zayıflamıştır. Olaylar vardır, fakat onları anlamlı bir hikâyeye dönüştürecek referans noktaları silikleşmiştir.
Bu kopuş bireysel düzeyde yönsüzlük, kararsızlık ve içsel bir boşluk hissi üretir. İnsan neyi neden istediğini, neye neden karşı çıktığını açıklamakta zorlanır. Toplumsal düzeyde ise ortak anlam alanları aşınır; güven duygusu zedelenir, geleceğe dair müşterek tasavvurlar dağılır. Kendi referansını kuramayan birey, çoğu zaman başkalarının bakışına sığınır ya da hiçbir şeye bütünüyle bağlanmayan mesafeli bir konuma çekilir. Böylece eleştirellik ile kayıtsızlık, özgürlük ile köksüzlük birbirine karışmaya başlar.
Asıl kırılma noktası da burada ortaya çıkar. İnsan yalnızca yönünü değil, kendisiyle kurduğu ilişkiyi de askıya alır. Ne tam anlamıyla ait hisseder ne de bütünüyle uzaklaşabilir. Ne bilinçli bir seçim yapabilir ne de kesin bir vazgeçiş gösterebilir. Arada kalmışlık zamanla bir geçiş hâli olmaktan çıkar, kalıcı bir yaşama biçimine dönüşür. Böylece hayat, içine katılınan ve dönüştürülen bir deneyim olmaktan uzaklaşır; kişi kendi yaşamına tam olarak temas edemeden, onu kenarından izleyen bir seyirciye dönüşür. Belirsizlik ise geçici bir dönem olmaktan çıkarak, varoluşun sessiz ve sürekli eşlikçisi hâline gelir.