İç Referansın Kaybı
İnsanın kendini bir bağlama yerleştirememesi, yalnızca hangi yolu seçeceğini bilememesi değildir. Daha derinde, dünyaya hangi noktadan baktığını, neye dayanarak düşündüğünü ve hangi bütünün parçası olarak yaşadığını yitirmesidir. Böyle dönemlerde hayat kendi ritmiyle akmaya devam eder; günler geçer, kararlar alınır, ilişkiler sürer. Fakat kişi, bu hareketin içinde olmasına rağmen ilerlediğini hissedemez. Çünkü yaşananları birbirine bağlayan içsel bir eksen zayıflamıştır. Olaylar vardır, fakat onları anlamlı bir hikâyeye dönüştürecek referans noktaları silikleşmiştir. Bu kopuş bireysel düzeyde yönsüzlük, kararsızlık ve içsel bir boşluk hissi üretir. İnsan neyi neden istediğini, neye neden karşı çıktığını açıklamakta zorlanır. Toplumsal düzeyde ise ortak anlam alanları aşınır; güven duygusu zedelenir, geleceğe dair müşterek tasavvurlar dağılır. Kendi referansını kuramayan birey, çoğu zaman başkalarının bakışına sığınır ya da hiçbir şeye bütünüyle bağlanmayan mesafeli bir konuma çekilir. Böylece eleştirellik ile kayıtsızlık, özgürlük ile köksüzlük birbirine karışmaya başlar. Asıl kırılma noktası da burada ortaya çıkar. İnsan yalnızca yönünü değil, kendisiyle kurduğu ilişkiyi de askıya alır. Ne tam anlamıyla ait hisseder ne de bütünüyle uzaklaşabilir. Ne bilinçli bir seçim yapabilir ne de kesin bir vazgeçiş gösterebilir. Arada kalmışlık zamanla bir geçiş hâli olmaktan çıkar, kalıcı bir yaşama biçimine dönüşür. Böylece hayat, içine katılınan ve dönüştürülen bir deneyim olmaktan uzaklaşır; kişi kendi yaşamına tam olarak temas edemeden, onu kenarından izleyen bir seyirciye dönüşür. Belirsizlik ise geçici bir dönem olmaktan çıkarak, varoluşun sessiz ve sürekli eşlikçisi hâline gelir.
Yaşamaya devam etmek zorundasın.
Reklam
Bazı insanlar vardır. Onları ilk gördüğünüzde güçlü olduklarını anlarsınız. Seslerinden değil. Gösterdikleri başarılarından da değil. Sadece gözlerinden. Çünkü bazı gözler, çok fazla savaştan geçmiş askerler gibidir. Hâlâ çok güzeldi. Ama güzelliği gençliğin aceleci güzelliğine benzemiyordu. Onun güzelliği, uzun kışlardan çıkmış bir ağacın güzelliğiydi. Kırılmıştı. Ama devrilmemişti. Hayat ona birçok kez "vazgeç" demişti. O ise her defasında biraz daha sessizleşerek yoluna devam etmişti. İnsanlar onun ne kadar güçlü olduğunu konuşuyordu. Haklıydılar. Gerçekten güçlüydü. Birden fazla işi aynı anda düşünebilir, karmaşık sorunları çözebilir, insanların günler sonra fark edeceği şeyleri önceden görebilirdi. Bir odaya girdiğinde eksik olan şeyi hemen hissederdi. Bir cümleyi duyduğunda söylenmeyen kısmını anlayabilirdi. Çalışkandı. Üretkendi. Dayanıklıydı. Ama kimsenin bilmediği bir şey vardı. Güçlü olmak, mutlu olmak demek değildi. Bazen insanın en büyük laneti sahip olduğu gücün kendisi olurdu. Çünkü o gücü taşımak zorundaydı. Çünkü herkes ondan güçlü olmasını bekliyordu. Çünkü herkes onun düştüğünü görmeye o kadar alışık değildi ki, yorulduğunu bile fark etmiyordu. Oysa uzun zamandır yorgundu. Öyle birkaç günlük bir yorgunluk değil.
Bir zamanlar her şeyin düzeleceğine inanırdım, yeter ki biraz daha sabredeyim derdim. Şimdi anlıyorum ki hayat bazen düzeltmiyor, sadece alışması öğretiyor insana. Bazı kırgınlıklar geçmiyor mesela, sadece daha derinlere gömülüyor. Kimse görmüyor diye yok olmuyorlar, sessizce yaşamaya devam ediyorlar, ben de içimde taşıyorum hepsini, birgün hafifler umuduyla.
Telefondan sık da olsa düzenli bir şekilde bir film ya da dizi izlediğimde zihnim normal çalışmaya devam ediyor ama ne zaman ki bir saat shorts videoları kaydırsam beynim eriyor gibi hissediyorum
Bugun Fransızca konuşmanın eşsiz mutluluğunu yaşıyorum. Ilk başta biraz kassam da kendimi sonra açıldım. Çok mutlu oldum. Kesinlikle artik yabanci dilde kitaplar okumam sart. Folio'dan almam lazim. Bir seyi kafaya takınca oluyor her şey ama tutku sart. Tutkusuz hiçbir sey olmaz. Neyse biz devam.... Günün bitmesine daha çok var. Iyi aksamlar. ( dipnot kisisel iletilerimi kaydetmeyin. Birbirinize yollamayın oldu mu) 🤣🤣🤣🤣🤣
Reklam
Reklam