Arapça çalışıyorum. daha doğrusu çalışmaya çalışıyorum. kendi rızamla. dışarıyı seyrediyorum, aklıma necip fazıl’ın şu dizeleri geliyor,
“Çocukken haftalar bana asırdı;
Derken saat oldu, derken saniye...
İlk düşünce, beni yokluk ısırdı:
Sonum yokluk olsa bu varlık niye?”
içim içimi kemiriyor, sorularım peşimi bırakmıyor. sesimi duyan yok mu? her gün bir parça daha öldüğünü farkeden biri. saniyede 50 milyon hücremiz kendini yenilerken nasıl olur da insan değişemiyorum, düzelemiyorum der?. heyhat, zaman akıp giderken avuçlarımızdan, eğilip yerden toplayamıyorum parçalarını. zaman geçiyor, acılara geçiyor, simalar siliniyor, arşive kaldırıldığını bildirmek için beynimiz bize sinyal veriyor, onu rüyamıza koyuyor, son günleriniz diyor adeta. bir insanın kötü olduğunu beynime kabullendiremiyorum ben. onun bana zarar verdiğini anlatamıyorum. sesli bir vaziyette tekrarlıyorum, bıraktı diyorum gitti bak, diyorum, sınavını hiçe saydı diyorum, beynim o anda gözlerimin önüne güzel anılarımızdan birini getiriyor. duruyorum, ağlayacak gibi oluyorum. ağlarsan kaybedersin diyor içimdeki bir ses. sıkı sıkı yumuyorum gözlerimi. yaşlar içeri doluşuyor. annem sesleniyor gel çayın hazır diye. zoraki gülümsemeyle giriyorum mutfağa, ömer kapıda karşılıyor beni, taklidimi yaparak, sesim titreyerek gülüyorum. annem farkediyor ki durumumu git ablana sarıl ömer’im diyor. geliyor zıplayıp kucağıma alıyorum. yanağımı seviyor. kıpkırmızı yanaklı abla diyor bana. sonra bu sözle şarkı uyduruyor. aaabblaaamm kııppkıırrmıızıı yaanaaakklııı diyip dolanıyor evin içerisinde. diş tellerimi bahane edip kaçıyorum banyoya, suyu açıp gözyaşımla akmasını izliyorum. bunu yaşayacak ne oldu diyorum kendi kendime, susuyorum. rabbim var diyorum. hazreti ibrahimin ateşe atılırken ki gönül rahatlığı içimi kaplıyor.