Mavera

Mavera
@diemavera
Kum saatindeki toz taneleri gibi eksiliyor içimden hislerim.
Heyecan artık uğramıyor bana. Mutluluk kapımı çalmayı unutmuş gibi. Bir şeye başlarken içimde filizlenen o umut… hatırlıyorum sanki, ama bir başkasının hatırası gibi uzak, silik, bana ait değilmiş gibi. Her şey yavaşça çekiliyor içimden. Sanki biri sessizce topluyor duygularımı, birer birer alıp götürüyor ve ben sadece izliyorum. Ne dur diyebiliyorum, ne de peşinden gidebiliyorum. Ben hisleriyle var olan biriydim. Sevinci de derin yaşardım, hüznü de. Kalbim dolu dolu atardı hayatın içinde. Şimdi ise… o kalbin içinde bir boşluk yankılanıyor. Sanki kendime ait olan bir parçanın eksildiğini izliyorum, geri dönmeyecekmiş gibi. En çok da bu yabancılık acıtıyor. Kendime yabancı olmak… Eskiden nasıl güldüğümü, neye heyecanlandığımı, nasıl umut ettiğimi hatırlayamamak. Şimdi soruyorum kendime Kaybolan bu parça gerçekten yok mu oldu, yoksa sadece derinlere mi gömüldü? Eğer hâlâ bir yerdeyse… Ben onu yeniden nasıl bulacağım?
Reklam
Bir çift göz mü beni izleyen yoksa soğuk bir kalp mi?
Yine geldin… ve yine gittin. Varlığını bir gölge gibi bıraktın üzerime; gördüm seni, hissetmek istedim ama sen dokunmadan çekildin. Sanki varlığın sadece gözlere ait, kalbin ise benden saklıydı. Oysa benim ihtiyacım bir bakıştan fazlasıydı. Soğuk gözlerinin ardında, buz tutmuş kalbinin en derin yerinde saklanan o küçücük sıcaklığa dokunmak istedim. Belki bir anlığına erir, belki bana da değecek kadar çözülür diye bekledim. Ama sen… yine eksik bıraktın. Beni kimsesizliğin ortasında bıraktın. Ve garip olan şu ki, bu hiç de yabancı bir hikâye değildi. Hep böyle değil miydi zaten? Gelip yarım bırakmak, hissettirmeden çekilmek… Neye şaşırdım ben, bilmiyorum. Ama herkes görmezden gelse bile, sen bilirdin. İçimde sessizce çöken o yıkımı, kimsenin duymadığı o çöküşü… sen hissederdin. Ben söylemeden, ben göstermeden… içten içe öldüğümü anlardın. Şimdi soruyorum sana. Kimsin sen? Bir var olup yok olan bir hayal mi, yoksa kalbimin en zayıf yerini bilen bir yabancı mı? Ve en çok da… Ne yapmaya çalışıyorsun?
İyi miyim?
Omuzlarımda bana ait olmayan yükler var; sanki bir ömür, yanlış bir bedene emanet edilmiş gibi. Çocukluğumu yaşamadan büyüdüm, gençliğimi hissetmeden tükettim. Zihnim, dinlenmeyi unutmuş bir saat gibi durmadan çalışıyor; bedenim ise çoktan pes etmiş, sadece alışkanlıkla ayakta duruyor. Öyle yorgunum ki… Bu yorgunluk uykuyla geçmez, dinlenmekle hafiflemez. İçimde biriken, adı konmamış bir ağırlık bu. Ama ne gariptir; biri sorsa, dudaklarım alışılmış bir yalanı fısıldıyor: “İyiyim.” İyi değilim. Geçer mi, bilmiyorum. Ama geçsin istiyorum. Bir gün, gerçekten hafiflediğim bir sabaha uyanmak istiyorum. İçimdeki yüklerin, ait olduğu yerlere dağıldığı; zihnimin susup kalbimin konuştuğu bir ana… Ve belki o zaman, ilk kez gerçekten “iyiyim” diyebilirim.
Üşüyorum.
Soğuk içime işliyor. Sadece tenime değil, sanki ruhuma kadar ilerliyor bu üşüme. Isınmak için her şeyi yapabilecek kadar çaresizim; bir çift kolun arasında kaybolmaya, omuzlarıma bırakılacak bir ceketin ağırlığına, üzerime örtülecek bir battaniyenin sessiz şefkatine muhtacım. Birinin beni sarmasına değil, beni hatırlamasına ihtiyacım var. Ama kimse yok. Sesimi duyan yok. Bu boşlukta yankılanan tek şey kendi nefesim. Neredesiniz?
Gün geçtikçe eksiliyor muyum?
“Bunun da üstesinden geldin,” dediniz. Hayır… öyle olmadı. Ben yıkıldım. Sessizce, kimse duymadan çöktüm kendi içimde. Enkazın altında kaldım, nefes almak bile ağır geldi. Ama sonra… Orada kalmaya izin vermedim kendime. Biraz durdum, biraz dağıldım, kendime kırılma hakkı tanıdım. Sonra, taş taş topladım içimi. Eksik yerlerimle, çatlaklarımla… yeniden kurdum kendimi. Evet, ayağa kalktım. Yeniden inşa ettim. Ve evet, üstesinden geldim sandığınız şeylerin. Ama siz… Eksildiğimi hiç görmediniz.
Reklam