• İnsanlar körü körüne bağnaz din adamlarına ve tutucu geleneklere itaat etmeyi bırakıp kendileri için düşünmeyi ve yüreklerinin sesini dinlemeyi öğrendi.
  • Haklı olan değil güçlü olan kazanır hayvanların dünyasında. Oysa insan, savaşırken bile ahlaka bir hukuka dayanmak zorundadır; çünkü o, güçlü olduğu için değil, haklı olduğu için savaşır. Gücüne güvenerek değil, hakka/Hakk’a dayanarak yapar hamlesini. Nitekim Batılıların Haçlı Seferleri, soyutlama gücünden mahrum vahşi askerlerin çapulculuk ve katliam hikayeleriyle doluyken, Müslüman mücahidin, soyutlama nimeti ile zengin kılınmış cihat ve fetih dünyası, bir savaş hukuku/savaş estetiği tesis edecek kadar ince bir tasavvurla örülüdür. (Harpte bile savunmasız din adamlarına, ihtiyarlara, kadınlara, çocuklara, ağaçlara, hayvanlara dokunmamak, bu savaş hukukunun akla gelen ilk örnekleridir.)
  • ...hangi öğretiler din adamlarına dualarını gümüş ve altına satmaya izin veriyor?
  • 240 syf.
    ·48 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Finlandiya, uzun süre Rusya ve İsveç esaretinde yaşamış bir ülkedir. Toprakları zengin değildir, kendilerine yetecek suları bile neredeyse yoktur. Finlandiya tam bir bataklıklar ülkesidir. Ancak halk kitleleri içinden çıkan bazı aydınlar ve bu aydınların açtığı yoldan giden halk bu bataklıklar ülkesini beyaz zambaklar ülkesine çevirecektir.

    Bu kitap Finlandiya'da ve yazarın ülkesi olan Rusya'da bu kadar yankı bulmamış olsa da bizim ülkemizde bir zamanlar Kuran'dan sonra en çok okunan kitap olmuştur. Atatürk bu kitabı okuduğunda çok sevmiş ve tüm -askeri- okullarda okutulmasını istemiştir.

    Kitapta sadece yöneticileri suçlayarak bir yere gelinemeyeceği söyleniyor. Tüm yükü ülke yönetimine atarak, sorumluluk almayarak öyle kolay kaçamazsın yani. O yönetici de bu halkın içinden çıkmadı mı? O yöneticiyi de bu halk yetiştirmedi mi? Hiçbir yönetici, hiçbir kahraman ya da diktatör gökten inmez. Bu insanların hepsi halkın içinden çıkar. Kişi kendini inşa ederken toplumdan bağımsız değildir. Sen o kişiye oy vermemiş olabilirsin ama bu seni yine de tamamen haklı çıkarmaz. Eğer ona oy verenler ilk sırada ise sen de ikinci sıradasın, çok da farklı bir yerde değil. Her halktan zalim kişiler de çıkabilir kahramanlar da. Bunlardan kimin iktidara geleceğini ise halk kitleleri belirler. Eğer Hitler barışsever bir ülkede doğsaydı Hitler olur muydu? Peki Atatürk bağımsızlığın çok da önemli olmadığını düşünen bir halkın evladı olsaydı Atatürk olur muydu? Hiç kimse tek başına bir ülkeyi kurtarmaz ya da batırmaz. Atatürk demiyor muydu Amasya Genelgesi'nde "Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır." diye? Sürekli, hangi dönemde olunursa olunsun hep gençler suçlanır ya hani, işte artık onu yapmayın. Çünkü bizi de siz yetiştirdiniz, biz bu ülkeye gökten inmedik ki. #88673133

    Finlandiya'nın çok kötü şartlarda bir ülkeyken yavaş yavaş gelişerek iyi bir ülke olduğunu söylemiştik. Peki onlar bunu nasıl yaptılar? Yani uyuşuk, bir nevi solucan olan halk kitlelerini değiştirebilmek için işe nereden başladılar? Bunun cevabı elbette eğitim. Bilirsiniz ki bir ülkeyi geri bırakmak için yapmanız gereken onlardan dilini, tarihini ve bilgisini almaktır. Durum böyle olunca bir ülkeyi ileri götürmek için de bunların tam tersini yapmak gerekir. Finlandiyalılar'ın ilk yaptığı şeylerden biri milli destanları olan Kalevala'yı toplamak ve bir araya getirmek oluyor. Halkı bir arada tutabilmek için onlara ortak bir yaşantı sunulması gerekir.

    Finlandiyalılar bu şekilde yavaş yavaş eğitime yöneliyorlar. Eğitim tek başına altı harften oluşan basit bir kelime olsa da beraberinde bir yığın şey getirir. Tamam, işe eğitimden başlıyoruz ama nasıl? Ülkenin en ücra köşesindeki küçük bir topluluğa bile bir şeyler anlatarak, konuşarak. İnsanlara bir şeyleri değiştirme isteği verirseniz, bir şeylerin mümkün olduğuna inandırırsanız zaten onlar da çabalamaya başlar.

    Finlandiya halkı eğitimsiz ve aynı zamanda dini yönden eksikti. Kiliseler bomboştu, halk kiliselere gitmiyordu. Bu noktada işin büyük kısmı din adamlarına düşüyordu. Kiliselerde oturup "Neden bu halk kiliselere gelmiyor? Neden kimse ibadet etmiyor?" diyerek bir yere varamazlardı. Onların da halkın içine karışarak halka ilk başta sevgi aşılamaları ve dini anlatmaları gerekiyordu. Zaten bütün peygamberler de böyle yapmamış mıydı?  Halkın içine karışmadan, onlara dini amlatmadan bir halkın dindar olması beklenemezdi. Bu yüzden din adamları halkın içine karışıp onlara dini anlattılar.

    Askerlik deyince aklınıza ne geliyor? Genç erkeklerin bir süreliğine evlerini bırakıp gitmesi mi? Geri döndüklerinde ise ellerinde olan bir hiç mi? Finlandiyalılar askerliği bir zaman kaybı olmaktan kurtarmak istiyorlar. Askeriyelerde askeri eğitimin yanı sıra onları kültürel olarak da yetiştiriyorlar. Köylerine döndüklerinde ise büyük bir kayıp içerisine girmiyorlar, kazanıyorlar. Askerdeyken öğrendiklerini köylerinde ailelerine de öğretiyorlar. Artık gençler askere giderken ölümü değil, eğitimi düşünüyorlar. Bir süre sonra halk "Askerlik tüm gençleri boş işlerle uğraşmaktan kurtarır ve onları adam eder." diye düşünmeye başlıyorlar. Kışla önceleri kötü anlamlar ifade ediyormuş. Örneğin: "Burası kışla gibi kokuyor." ya da "Kışlada değilsin, kendine gel." Sonrasında askerler arasında küfür yasaklanmış. Bu şekilde dillerini düzeltmişler ve bu davranışlarına da yansımış.

    Ülkenin köy köy her yerine okul yapıyorlar. Neden mi? Bir çocuk başka şehre gidip okursa neden sonra köyüne dönmek istesin ki? Bu yüzden şehirlerin eğitimi arasında uçurum farkı bırakmıyorlar. Herkes köyünde eğitime rahatça ulaşabiliyor. Peki, bu size bir yerden tanıdık geldi mi? Bana geldi; köy entstütüleri. Bozkırdaki Çekirdek romanını okuyacağım. O zaman bu konu hakkında daha iyi konuşabilirim.

    Bu olanların çoğu "Ben karanlık köşelerde canlı kandiller yaktım ve daha iyi aydınlatmaları için onlara yağ takviyesi yaptım." diyen Snelman'ın öncülüğünde oluyor. Snelman halka ışığından veriyor. Kitabın son sayfalarında çok etkilendiğim bir bölüm vardı. O sayfayı okurken bir yandan devam etmek, bir yandan uzun uzun düşünmek istedim. Işık yakmak ve bu ışığınla etrafı aydınlatmalısın. Senin ışığını söndürmeye çalışanlar olacak ama sönse bile bir daha yak, onlar üflesin sen yine yak.

    Tabi tüm bu gelişmeler hemencecik olmuyor. Çünkü bir nesli eğitirseniz ülkeniz iyi bir duruma gelir. Yani eğitime küçük yaşlardan başlamak gerekir. Bu çocukların büyümesi ile Finlandiya 20-25 yıl sonra gelişiyor aslında.

    Hani insanlar genelde vatan için ölmekten bahseder ya. Sizin de çevrenizde var mı bilmiyorum ama benim bir arkadaşım vardı, şehit olmak istiyordu. Sebebini ben çok iyi biliyorum. Sebebi cenneti garantilemek aslına bakarsanız. Vatanı için (!) ölüp direkt cennete gitmeyi düşünenler vatanı için yaşamayı beceremeyenlerdir bence. Kitapta bundan da bahsediliyor. #88347638

    Şimdi kitaptan bağımsız olarak Finlandiya ile ilgili öğrendiklerimden söz edeceğim. Youtube'da bir üniversite hocası anlatıyor. Finlandiya'ya bir üniversiteye gitmiş. Orada seçmeli ders seçmeleri gerekiyormuş. Oradaki Finlilere hangi derslerin kolay olduğunu sormuş ve onlar bunu anlamamışlar. Finlandiya uzun yıllar boyunca sınavsız bir eğitim sistemine sahip olduğu için onlar sadece öğrenmeye bakıyorlar, onlar için kolay dersin bir karşılığı yok. Hatta sınav o kadar önemsiz ki sınava o gün giremeyecekseniz hocaya bunu maille bildirmeniz yeterli oluyormuş ve hoca sizi başka bir gün sınav yapıyormuş.

    Ben de bir zamanlar bir yerde ışık yakmak için uğraşmıştım. Yaktım da ışığımı. Gelip söndürmek isteyenler oldu. Direndim aslında ama öyle üflediler ki sonra ben geri çektim ışığımı, içime doğrulttum. Kabuğuma çekildim. "Fazla abartmışsın." diyenler oldu. Bilmiyorlardı, öyle çok üflediler ki ışığım sönsün diye. Soramadım "Ben 15 yaşımda yaktım bu ışığı. Peki sizler bu yaşlarınızda neden yakmadınız? Neden benim yaktığım ışığın sönmesi benim güçsüzlüğüm?" diye. Işığımı geri çekince bazıları "Keşke çekmeseydin ışığını. Bak senin ışığına ışık ekleyenler varmış." dediler. "Işığımı söndürmek isteyenler de vardı ama." dedimse de anlamadılar. Sahi onlar kaç ışık yakmışlardı? Hiç. Işık yakacak birini görünce de sevinmişlerdi. Işık yakmaya cesaret edememiş, ışık yakacak birini beklemişlerdi. Yandım ama sonra söndüm. Bir daha yanar mıyım bilmiyorum. Bu sayfaları okuyunca "Sönmemeli mi?" diye düşündüm. Işık yakmayan birilerinin yanında o ışığı yakıp tek başına kül olmalı mıydı? Söndüm.

    Beyaz Zambaklar Ülkesinde beni çokça düşündüren ve bir şeyleri değiştirmek için bana ilham veren bir kitap oldu. Mümkünse çocukların, gençlerin çantalarına onlar görmeden bırakıverin de onlar da ilham alsın. Okuyun, okutturun. Bu kitabı bilmeyen yoktur ama yine de daha fazla insana ulaşması için incelemeyi paylaşırsanız mutlu olurum, teşekküler.
  • ¬Dinsiz bilim kör, bilimsiz din topaldır.

    -Albet Einstein