• İskender Pala bu sefer karşımaza Hz İbrahim kitabı diye çıkıyor. Diğerler kitaplardan farklı olrak heyecan polisiye yönü bir kaç adım öne çıkıyor. Hz İbrahim kitabı denilince din kitabı dır konusu hep hep din üzerine dir falan bir algıyı bi kenara bırakarak okunmalıdr. Bunlardan daha çok üzerinde yaşadığımız toprağımızın eski kültürlerin ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu ve önemli şahsiyetler yetiştirdiğini görüyoruz. İşi ana kaynağı Hz İbrahim üzerine yoğunlaşsa da 3 büyük dinin onun için düşüncelerini de anlatsana onun için yaptıkları ve bıraktık ları için fikirler versede başka bir sürü kültürel miras ve düşünce ve ideolojiler hakkında fikir veriyor. Hz İbrahim i kendi çıkarları için kullanmaya çalışanlara ve en sonunda ortak miras olarak saklı ve neyin ne olduğu Belli olan bir çok milletten ırktan oluşup grup. En son da kalan krık disk parçalarıyla birlikte Hz İbrahim birleştirici bir unsur olduğuna vakıf olabiliriz. Dinler çıkar ve kişilik üzerine olmamalı. Emeğe sağlık
  • Deizm tartışmaların odağını Prof.Dr.ihsan Fazlıoğlu’nun açıklamaları ve Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün raporu oluşturuyor. Öncelikle İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nden Prof.İhsan Fazlıoğlu, “15 Temmuz’dan bu yana üniversitedeki odama 17 başörtülü ateist öğrenci geldi” diyerek başörtülü üniversite öğrencileri arasında ateizmin yayıldığına dikkat çekerek meselenin önemine vurgu yapmıştı. Daha sonrasında ise Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü, imam hatiplerde görev yapan 50 din ve meslek dersi öğretmenini bir araya getirip “Gençlik ve İnanç” konulu bir çalıştay düzenlemiş. Bu çalıştayda, hocalara “İmam hatip gençliği ne âlemde” diye sorulmuş. Hocalar da karşılığında şu cevapları vermişler: “Mesela, imam hatiplerdeki din dersi öğretmenlerinin dinî bilgilerinin yetersiz olduğunu, çocukların derslerde sorduğu kimi sorular, donanımsızlık sebebiyle cevapsız kalıyor” demişler. Eğitim kalitesinin düşüklüğünden tutun Milli Eğitim Bakanlığı’nın hazırladığı din dersi kitaplarının yetersizliğine kadar bir yığın konuda şikayetlerini sunmuşlar. Bunlara ilaveten “imam hatiplerdeki din ve bilimin çeliştiği düşüncesini besleyecek bazı dinî anlatımların öğrencilerde inanç problemlerine yol açtığını”, “İslam’ı anlatan kişiler arasında yaşanan tartışmalar ve sunulan dinî bilgilerdeki çelişkiler sebebiyle gençlerin din tasavvuru zedeleniyor” dedikten sonra “Bazı imam hatipli öğrenciler, tüm bunların sonucu olarak deizme kayıyor” tespitini yapmışlar.
    Hem Prof.Dr.İhsan Fazlıoğlu’nun açıklamaları hem Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün raporu özellikle dindar ailelerin çocukları arsında görülen dinden kopuşun gerçekliğin gösteren bulgulardır. Laik eğitim sisteminde iyi bir din eğitimi alamadıkları ve kafalarındaki sorulara ilişkin doyuru cevap bulamadıkları bir gerçek. İmam Hatiplerde okutulan kitaplardaki dinle ilgili çelişkiler, TV’lere çıkan yerli oryantalist-modernist ilahiyatçıların topluma dinle ilgili yaptıkları tutarsız açıklamalar ve Diyanet İşlerini Başkanlığı’nın halkı din hususunda sağlam ve doğru bilgilendirmemesi gençler dini algısını olumsuz etkiliyor, ve de böylelikle yaraya merhem olmaktan çok, yaraya tuz basılmış olunuyor. Tüm bunları hesaba katarsak her kafadan bir ses işiten ergen ve gençler adeta neye inanacaklarını şaşırmış durumdalar. Sen sağlam arı duru sudan beslemezsen başkaları ona çoktan kirli içirmeye çalışırlar, sonra avucumuzdan sabun gibi kayarlarsa vebali büyük olur.
    Gençlerimize sahip çıkmazsak yarın öbür gün ya şiddeti ilke alarak selefi-cihadcı (radikal) gibi olup herkesi tekfir eder, ya mezhepsiz bir mealci-tarihselci (modern) olup gelmiş geçmiş tüm alimleri beğenmeyip kendini mutlak müçtehit görerek aklına ve çağa uyduramadığı dini hükümleri inkar eder, yada diyalogcu, laik-seküler islamcı (ılımlı) olup dini vicdanına hapsederek dinsizler gibi yaşayıp yaptıklarına takiyye süsü verir. Dini ve geçmişte yaşamış alimleri tenkit etme öyle bir aşamaya gelmiş ki, bugün gelinen noktada çok acı bir tabloya şahit oluyoruz. Kuran’a abdestsiz dokunulabileceğini savunan ilahiyat talebesinin kendi kutsalına saygısı kalmamış, ibadet etmekten ayakları şişen selef alimlerini beğenmeyen ilahiyat talebesi sabah namazına kalkamıyor, ciltler dolusu eserler yazan İmam Buhari’yi, İmam Şafi’yi, İmam Gazali’yi ve daha nicelerini beğenmeyen ilahiyat talebeleri sözüm ona eline bir kitap alıp okumaktan acizler, Osmanlı’yı eleştiren, haremlik-selamlığa dikkat etmeden gittiği kızlı–erkekli sohbet bittikten sonra hocasıyla selfie çektirmek için can atan modern ve ılımlı bayan ilahiyat talebesi yabancı erkek görmesin diye kameraya arkasını dönen Osmanlı kadınını anlayamaz.
    Gündemdeki hararetli tartışmalara yakından bakılırsa, fikriyatı sekülarizm olan deizm dini Emperyalizmin keşif kolu olan Oryantalizm ve Siyonist Vatikan’ın Ilımlı İslam projesiyle beraber yürütülüyor. Buna bir örnek yurt dışından bir örnek de yurt içinden verebiliriz. Yurt dışı örneği RAND Corporation araştırma kuruluşuna ait. 2003 yılında CIA’ye ve Pentagon’a bağlı çalışan araştırma kuruluşu RAND Corporation tarafından hazırlanan ‘Sivil Demokratik İslâm:Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler’ adlı raporda, ‘Türk İslâm’ı’, ‘Alman İslâm’ı’, ‘Arap İslâm’ı’, ‘Mısır İslâm’ı’, ‘Köktendinciler’, ‘Gelenekçiler’, ‘Modernist Müslümanlar’ ve ‘IIımlı İslâm’ gibi farklı türden islami anlayışları kategorik ayrıştırmaya tabi tutması Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) bir taktiğidir. Nitekim ABD ve müttefiki olan NATO ülkelerinin işgal ettikleri Ortadoğu haritasında, etnik ve dini (mezhebi) gruplara bölerek yeni uluslar, yeni dinler ve yeni mezhepler inşa edilmesi için bir stratejidir (Yıldırım Canoğlu, 21.Yüzyıl Haçlı Savaşlarında yeni Bir Tuzak:Ilımlı İslâm Cumhuriyeti, Umran Dergisi, Sayı:117, 2004, S:15-25). Yurt içindeki örnekse bizim yerli oryantalistlere ait. Yerli oryantalistlerin yaptığı iki çalışma dikkate şayan biri Diyanet İşleri eski başkanı Ali Bardakoğlu öncülüğünde yönetimi Diyanet tarafından oluşturulan Türkiye Diyanet Vakfı’na bağlı 29 Mayıs Üniversitesi bünyesinde Kur’an Araştırmalar Merkezi (Kuramer)’nin kurulması ve diğeri de Diyanetin Ankara’da organize ettiği “Uluslararası Avrupa Birliği Şûrası”na kendileri gibi oryantalist görüşlüleri çağırıp toplantı yapmaları. KURAMER batılı müsteşrik W. Montgomery WATT’ın yazdığı “Hz.Muhammed Mekke’de” kitabı yayına sunmuş, daha çok müslüman okusun da bu fikirlerden zehirlensin diye! İlginç tarafı çağırdıkları kişi Hamid Ebu Zeyd isimli Mısırlı bir teolog da katılmıştı. Tebliğlerin aynı yıl kitap hâline de getirildiği bu toplantıda Ebu Zeyd’in şu ifadelerine (c.I, s.441-442) dikkat kesilelim: “İlahiyata ve felsefeye başvurarak Kur’an’a, Sünnet’e ve İslâmî düşünceye eleştirel bir şekilde yaklaşmayı düşünmemiz gerekir. Bence sahip olduğumuz Kur’an düşüncesi, Kur’an’ın Allah’ın sözleri olduğudur. Ancak bu yeniden mercek altına alınmalıdır. Biliyoruz ki, bu okunabilir bir metindir. Geometrik işaretler, bilmediğimiz işaretler barındırmaz. Yani yeniden gözden geçirilebilecek bir metindir. Kur’an bir sözlü iletim döneminden seçti. Tarih boyunca simdi okuduğumuz Kur’an gelişti. Hicret’e kadar Kur’an’ın yazılı ve sözlü hâlini kısıtlamaya çalıştılar. Okuduklarımızın Kur’an geleneğine dayandığını söylediler… Daha sonra savunmasını yaparken, sonsuz Kur’an denen kavramı buldular. Bunlara artık bir son verilmeli. Peygamberin kim olduğu, sadece Kur’an’ı alan ve ifşâ eden bir amil mi olduğu sorusu. Ya Peygamber de değildiyse? Gerçekten burada yazan sözlerin Allah’ın sözleri, tarihi anlatan sözler mi olduğu sorusu. Arapça ve Arap kültürüne hitaben. Farz edin ki Peygamber Hintliydi, o zaman Hindistan kültürünün yansımalarını beklerdik…”
    Mısırlı oryantalist Ebu Zeyd’in zihniyetine göre son kitap olan Kuran Kerimin’in Allah’ın kelamı, Allah’ın sözleri olduğu şüpheli, vahyin zamanla değişikliğe uğradığı, içerisinde Arap kültüründen iktibaslar olduğu ve son peygamber Hatemul Enbiya Hz.Muhammed’in (s.a.v.) peygamberliğinin de tartışmaya açık olduğu bildiride anlatılmıştır. İşin vahim olan tarafı bildiriye kulak veren hiçbir ilahiyatçıdan (sözüm ona bunlar halka din anlatacaklar birde) tepki gelmemiştir, neden tepki versinler ki? Kendileri gibi düşünen dine tepeden bakan, dini eleştiren oryantalisti kafalı arkadaşlarını çağırmışlar. Halbuki kainatın ve içindeki herşeyin Yaratıcısı kıyamete kadar Kuran-ı Hakim’i koruyacağını, kendi koruması altında olacağına teminat vermiyor mu? “Şüphesiz Kur’an’ı biz indirdik, onu mutlaka biz koruyacağız.” (Hicr/9) İyice incelendiği zaman Ali Bardakoğlu, Hüseyin Atay, Mehmet Said Hatiboğlu, Hayri Kırbaşoğlu, İlhami Güler, Ankara İlahiyat ekolü ve daha sayamadığım nice aynı görüşte olan ilahiyat akademisyenleri müslümanların geri kalmalarının altında yatan sebebin pörsümüş din olduğu, çağ atlamak için dinin yenilenmesi gerektiği söylemini ağızlarına sakız yapmışlar.
    Ümmetin bugüne kadar ve kıyamete kadar varlığının göstergesi ve aynı zamanda iskeletinin ana omurganı teşkil eden Ehli Sünnet anlayışını gelenekselci olarak yaftalama düşüncesi ilk olarak bu raporlardan çıktı; sonrasında oryantalizmin sözlüğüne geçti, buradan da bizim yerli oryantalistlerin dağarcığına eklendi. Bütün bu projelerin ortak noktaları 1400 yıldır Sahabe, Tabiun ve Tebeuttabiun nesli tarafından bize saf ve duru bir şekilde intikal eden Ehli Sünnet omurgayı çökertmektir, ümmet olarak buna sahip çıkmazsak vebalimiz çok büyük olacaktır. Tek çare, reçete bu yoldur, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat dışındaki tüm dini anlayışlar ve akımlar bidat yollarıdır; Ehl-i Sünnet omurgası dinin saf ve duru hali olup bu bozulmamış, katıksız çizgi Hz.Peygamber Aleyhisselam’dan sonra Sahabe, Tabiun, Tebeuttabiun, Hadis imamları ve Mezhep imamlarının (Allah hepsinden razı olsun) gayretleri ve Allah’ın da inayetiyle bize kadar ulaşmıştır. Kim Peygamberin (a.s.) ve ümmetin ittifak ettiği bu kurtuluş yolundan yüz çevirirse dalalet ve sapıklığa düşeceği ayetle sabittir: “Kim kendisine doğru yol apaçık belli olduktan sonra peygambere karşı gelir, müminlerin yolundan başkasına uyup giderse, onun döndüğü yolda bırakırız, kendisini cehenneme koyarız, ne kötü dönüş yeridir orası” (Nisa/115)
    Hızla artan teknolojik yenilikler ve gelişmeler modern insanı albenisine kaptırmış, aldatıcı büyüsü onu maneviyattan koparmaya başlamıştır. Bahsedilen Modernizme entegre olan kapitalizme tutulmuş, hayatın anlamını yitirmiş, ruhları bunalımda olan genç nihilist kuşaklar başı boşluk içindeler; bu gençlere içi boşaltılmış usulsüz ve ilkesiz liberal din anlayışı altın kase içinde sunulmaktadır.
    Modern ilahiyatçılar ve entelektüeller dini modernitenin kucağına atarak bu çağa yenileyip formatlama peşindeler, modernist zihniyetle dini güncelleyip yaşadıkları laik medeni topluma uyarlama çabasında olduklarını görüyoruz. Esasında deizm, tanrıyı kabul edip sorumluluk hükümlerini içeren dini reddetmedir, yani deistler tanrının varlığını kabul etmekle beraber tanrının kendi köşesine çekilip yarattığı herşeyi başıboş bıraktığını bu yüzden de keyfince hayat süreceklerini, hesap vermeyeceklerini savunurlar. Eski Ortaçağ Avrupası’nda dini temsil eden kilisenin doğmatikliğini reddeden aklı putlaştıran rasyonalizm deizmi, daha da ileri giderek tanrının varlığını da reddeden bilim kutsayan pozitivizm ateizmi doğurmuştur. Genellikle liberalizm ve sekülarizme ilgi duyanlar deizme, sosyalizm ve marksizme ilgi duyanlar ateizme kayma eğilimindedirler.
    Ateistler, tabiatı yaratan bir yaratıcı olduğunu kabul etmediklerinden meyveyi verenin ağaç, dünyaya ısı ve ışık verenin güneş, suyu verenin yağmur vb. doğa olaylarını Allah’ı inkâr ederek açıklarlar.
    Deistlerse, güneşi ve ayı yaratan, gökten yağmur yağdıran vb. güçlerini aşan tabiat olaylarının arkasında İlahi bir gücün olduğunu inkâr etmiyorlar tıpkı Mekke müşrikleri gibi, lakin onların hayatlarını tanzim eden paralarını nasıl harcayacaklarından tutun da yeme içmesine, giyim-kuşamlarının nasıl olacaklarını kadar insanın doğumundan ölümüne kadar hayatının her aşmasına müdahale eden islam dininin hükümlerini kabul etmeyecekleri aşikardır.
    Tekvini (yaratma) konuda değil de teşrii (kanun koyma, düzenleme) hususunda diretecekleri apaçık ortadadır. Deistler yaratıcıya inandıkları halde yaratıcının koyduğu helal ve haram olan hükümlerine inanmayıp sorumluluktan kaçarak kendilerince bir hayat yaşamak istiyorlar. Dinin eğitim, hukuk, siyaset ve ticaret dahil her alanda yaşanmadığı laik-seküler toplumda parçalı bulutlu bir hayat sürdüren kişiliği tam oturmamış muhafazakar bireyler bilgisayar ve cep telefonu vs. birçok teknolojik imkan ve internet ortamındaki bilgi kirliliğine de aldanarak karışık bir kafa yapısıyla herşeyi sorgulaması ve maneviyattan uzaklaşıp ahlaki zaafları olan temsiliyet noktasında iyi örnek olamayan dindarların hayal kırıklığına neden olması bu gençlerin deizme düşme nedenleri arasında olabilir.
    Etkileri ve neticelerini hesaba kattığımız zaman Mealciliği, Kuran tarihselciliğini ve Modern İslamcılığı, İslami Protestanlaştırmayı savunanlarla Ilımlı İslam ve Dinlerarası diyaloğu savunanlar aynı değirmene su taşıyorlar. Çünkü sıraladığımız bu anlayışlar mevcut dini hükümlerin çok zor olduğu için gençlerde dine karşı bir mesafe ve soğumanın olduğunu iddia ederler ve çözüm olarak da dinde kolaylık ve dini hükümleri çağın şartların uydurma adı altında yenileşmeyi savunuyorlar. Mesela Ilımlı İslamcılar ve Dinlerarası diyaloğu savunanlar içkili toplantıda kuran okutuyorlardı, başörtüye füruat diyorlardı, müslüman kadınla hristiyan erkeği evlendirmekte beis görmüyorlardı; yani takiyye adı altında islamın rükunlarını ve hükümlerini hiçe sayıp kolayca inkâr etmiş oluyorlardı.
    Kuran tarihselciliğini savunanlar akıl ve yorumlarıyla faiz, miras, zekât, kadının şahidliği ve hadlerin (hırsızlık yapana ve zina edene uygulanan cezalar) tarihsel olduğunu, o zamanki Arap toplumuna inmiş olup ve onları bağlayacağını yaşadığımız laik medeni topluma uygulanamayacağını söylerler. Bu zihniyet geri kalmamızın sebebi olarak Müslümanları değil de, islamın kendisini görmektedirler. Onlara göre sözkonusu bu geri kalmışlıktan kurtulmak için de çare dini yeniden güncellenmesi olup ancak böyle yaparak batı medeniyeti karşısındaki ezilmişlik psikolojisinden ve yenilmişlik duygusundan kurtulabiliriz iddiasındalar. Bakıldığı zaman meal üzerinden din tasavvuru oluşturmaya çalışan modernist - tarihselcilerin yukarıda sayılan islam hukukunun bazı hükümlerini bu çağa uymadığını söyleyerek çağdaşlık ve medenîlik adı altında inkâr ettiklerini görmekteyiz.
    Unutmayalım ki itikadı bozuk ve inancı zayıf Mealci, İslam Modernizmini ve İslami Yenileşmeyi (İslam Reformizmini) savunan zihniyetin inanç ve amel kopukluğu yaşadığı aşikardır. Eski ilahiyatçılardan aynı zamanda mealci olan küçük yaşlarda hafızlık eğitimi alan Yaşar Nuri Öztürk’ün kendisinin deist olduğunu ballandıra ballandıra anlattığını ve yine Tevbe Suresi’nin son ayetini 19'culuk safsatasına uymadığı için reddeden bilimle de iştigal eden Edip Yüksel’in de deist olduğunu biliyoruz. Nitekim beş vakit namaz kılmadığı kendisine söylendiğinde yüzü kızaran tarihselci İlhami Güler ve abdestsiz namaz kıldırdığını bir marifetmiş gibi pişkin pişkin öğrencilerine anlatan mealci Mehmet Okuyan’ın, İslam bazı hükümlerinin bu çağa uygulanamayacağını söyleyen modernist Hayri kırbasoğlu’nun, Yaşar Nuri Öztürk’ten ve Edip Yüksel’den bir farkı olmasa gerek. Akidesi arızalı ve zayıf olan mealcilerin söylemi istemeden de olsa zamanla deizm ve ateizme kayıyor. Sadece bize Kuran yeter, peygambere, hadislere, sahabeye ve mezheplere ne gerek var diyen zihniyet sünneti inkâr ederek Peygamberi (a.s.) devreden çıkartıp aklınca istediği şekilde islami yorumlayıp anlamaya başlar; aslına bakılırsa mealcilerin söylemi Nüzul-u İsa’yı, Kabir azabı’nı, Miracı, Risaleti, Mucize’yi vb. islam akaidinde semiyyata taaluk eden esasları yada metafizik konularını beş duyu organıyla, aklıyla izah edemediği için inkâr eden rasyonalist deizmle benzerlik taşır, zamanla bu zihniyet Kuran’daki ayetleri de inkâra yeltenir ve sonunda hızını alamadan Allah’ı inkâr etmeye kalkışarak ateist olup çıkar. Allah muhafaza tıpkı islami iyi bilen müftü olmuş, diyanette görevlerde bulunmuş olan ateist Turan Dursun gibi kötü akıbete düçar olarak dinsiz olup çıkabilir.
    Bir toplumun çöküşü aile, din ve ahlakın bozulmasıyla olur. Aile kurumu çökmekte, ahlak zaten dibe vurmuş, ellerinde bir din kaldı bozmadıkları, şimdi ona saldırmaktalar. Maalesef dini bozmak için planlı yapılan projeler medya ve en çok da ilahiyatçılar tarafından destekleniyor. O yüzden itikadı sağlam ilahiyatçıların ya medrese eğitimi aldıkları yada tarikatle bağları oldukları unutulmamalıdır. Aksi durumda olan inancı bozuk itikadı arızalı ilahiyatçılar mal, makam, şan veya şöhret beklentisi uğruna islami anlattıkları için önce takvasını ve samimiyetini, daha sonrada temsil ettiği fikirlerini ve çizgisini terkettiğini müşahede etmekteyiz. Koca koca profesörlerin, yazar yada entellektüellerin elinde elif ba cüzü taşıyan küçük çocuk kadar imanı sağlam değil, makama, paraya ve şöhrete adanmış profesörlerin teslimiyetleri, samimiyetleri ve ihlasları da hakeza içten değil, pazarlıklı… Aradaki fark ne o zaman? Bilgileri o çocuktan belki katmer katmer fazladır, ancak imanları, inançları zayıf; bildikleriyle amel etmediklerinden dolayı dinin bütün konularını tartışmaya açarlar, sonrasında bu malayani ve kişiyi küfre götüren tartışmalar arasında imanları saman alevi gibi tutuşup kaybolur. Melekler gibi Ademe secde edeceği yerde ilk isyan eden iblis vari akıllarıyla Allah’a isyan eden bu zümreler; haşa dinde fazlalık, eksiklik yada yanlışlık mı var ki Allah’a din öğretmeye kalkışıyorlar? Allah azze ve celle Kerim Kitab’ında kendi dinini ikmal edip tamanladığını buyur muyor mu? “İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâm’ı beğendim.”(Maide/3)
    Aklı tanrılaştıran deizm ve bilimi tanrılaştıran ateizm inkârcılık ve dinsizlik akımlarına karşı mukavemet edebilecek ilim, irfan, tarih, edebiyat, kültür ve gelenekten gelen köklerine bağlı; mayası sağlam, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesini benimsemiş gençlerin yetişmesi elzemdir. Geleneğinden, geçmişinden kopuk bir geleceğin mümkün olmayacağı gözönünde bulundurulursa temas ettiğimiz hususların önemi bir kez daha anlaşılacaktır.
    Miletimizin selameti, ülkenin kurtuluşu din, maneviyat ve ahlak eğitimi almış nesillere bağlıdır. Bu nedenle gençlere din eğitimine ağırlık verilmeli, dini bilgi itikadı sağlam hocalardan öğrenilmeli yada sahih kaynaklara başvurulmalıdır. Yine yetişecek bu gençlere Kuran ve Sünnet merkezli sahih din anlatılırken nasıl bir dil ve üslup kullanılması gerektiği gözden geçirilmelidir.
  • Ateistler için kitap önerileri diye bi' liste yaparsam başa bu kitabı koyarım :D

    Öncelikle bana bu kitabı hediye eden Beyza'ya teşekkür ederim :) Yıllar sonra kitap hediye ettiğini de gördüm artık rahatça ölebilirim :D

    Linç yiyebilirim ya da kavga da çıkabilir incelememin altında, o yüzden incelemeye başlamadan önce yobaz ve cahilleri incelememi okumamaya ve mağaralarına geri dönmeye davet ediyorum :) Şimdiden iyi yolculuklar...

    Şimdi bu kitabı neden okumanız gerektiğini ve neden sorgulamaya başlamanız gerektiğini anlatıyorum. Geçen gün felsefe dersine girdim. Sınıf 80 kişi ve çoğu kız :D Ders baya efsane geçiyor! 80 kişi birbirine laf atıyor tartışma çıkıyor falan ders nasıl güzel nasıl güzel.

    Hoca ortayı kızıştıran kişi zaten :D Bu hafta da karşımıza bi' çıktı Din Felsefesi... Hadiiiiiiiiiii

    Derse başlarken dedi işte bu derste sorgulamanızı sağlayacağım ama dinden çıkmanızı istemiyorum. Sadece sorgulayarak dininize mantıklı kanıtlar bulmaya çalışın.
    Etrafı şöyle bi' kestim herkes doğuştan müslüman. Neden müslüman olduğunu bilmiyor sadece Türkiye'de ve müslüman bir ülkede doğduğu için müslüman olmuş.
    Dedim ben hiç karışmayayım bu duruma ve tüm ders sustum. (Tamam tamam birkaç kere tartıştığım oldu :D )

    Neyseeeee, felsefe tabii bu, adamı çiğ çiğ yer :D Hoca bi' sorular sormaya başladı herkes şok! Yerlere yatıp çığlıklar atanlar var hocaya bağıranlar var "Lütfen cevaplayınnnnnn hocaammmmmm!" diye :D

    19-20 yaşamış ve hiç sorgulamamış. Sonra da hoca ufak bi' şey söylediği anda donup kalıyor. Hadi şimdi dinini savun bakalım derken tabii herkes ders sonunda şu noktaya geldi.
    Hoca cevapları söylesin ve şüphelerimizden kurtulup müslüman olmaya devam edelim. Yoksa din elden gidecek :(

    Şimdi kitabı neden okumanız gerektiğini kısa bir hikaye ile anlatmış oldum. Biraz mizahi bir dille ve biraz da dalgaya alınarak yazılmış bu kitap Adem ile Havva'nın yeryüzüne gelmeden önceki anlarında başlıyor.

    Hikayeyi herkes biliyor zaten. İşte elma yeyip kovuluyorlar sonra dünyada çoğalıyorlar Kabil Habil'i öldürüyor. (Spoiler sayılır mı bu bilmiyorum :D ) Veeee böyle devam ediyor.
    Burada çalışkan bir öğrenci olarak çok kaliteli bir din felsefesi dersi verebilirim ama Jose Saramago bu dersi hikaye şeklinde veriyor.

    Sorgulamanızı ve düşünmenizi istiyor sizden. Yoksa bizim sınıftakiler gibi ortada kalıverirsiniz :)

    Okumak isteyen, sorgulamak isteyen ve düşünmek isteyen herkese iyi okumalar dilerim.
  • Kitabın  önsöz bölümünde  manifesto niteliğinde bir yazı kaleme almış Charles Bukowski .
    Fazlasıyla tahrik edici , fazlasıyla baştan çıkarıcı .
    Ben kapıldım , sözlerin arasında kayboldum .
    Girdaplarında savruldum Bukowski’nin .
    Önsöz’den sapmadan giriştim sayfaların arasına .
    Sayfalar çevrildikçe hem sonrasını merak ediyordum hem  bitmemesini istiyordum . Duraksıyordum , soluklanıyordum Arturo Bandini’nin yalpalamaları karşısında , parasız sokaklarda dolaşması karşısında . 
    Olağanüstü bir dil kullandığını düşünüyorum . Fevkalade bir samimiyet ve alabildiğine yeraltından konuşuyor ,  şehrin karanlık sokaklarından , küf kokan banliyölerinden .
    Okuyanların çoğu Camilla’yı sevmiştir belki ama ben hiç sevemedim . Özellikle Bandini’nin onca samimi davranışına karşın gösterdiği küstah hareketler beni öfkelendirdi .
    Arturo Bandini  kısa öykülerinden kazandığı kaç kuruş parayı barda çalışan Camillaya veriyordu çünkü onu seviyordu .
    Camilla ise garsona aşık ama aynı zamanda sahilde Arturo Bandini’nin kollarına bırakıyor kendini .
    Arturo Bandini heyecan dolu biri , klasik bir herif değil , bir öykü yazmak için kendini  tanıştığı kadının kollarına bırakacak kadar deli biri , değişik biri .
    Camilla ile olan arkadaşlığı ise tamamen samimiyet üzerine . Hikaye damıtmak gibi bir gaye taşımıyor . Ama en büyük hikayesi bu oluyor tabii kitabın sonunda . Camilla Meksikalı bir kadın . Kendi gerçekliğinden , fakir oluşundan utanan biri , Meksikalı olmaktan nefret ediyor . Bardan ayrılıp yazmaya başlayan erkek garsonun bir anda ünlenen yazara dönüşmesi onu cezbediyor , Bandini’ye uzak durmaya çalışıyor , garsonu bulup onunla yaşamak istiyor .
    Yanı başında çok daha büyük bir yazar olan Arturo Bandini varken , çabuk parlayıp çabuk sönecek olan   yıldızın peşine düşüyor . Nitekim o dehlizde kendisi de kayboluyor . Bandini ise yükselecek kızıl bir güneşe dönüşüyor . 



    ‘’Kilisenin önündeyim . Kerpiç bina yıllarla kararmış . Duygusal nedenlerden ötürü içeri gireceğim . Sadece duygusal nedenlerden ötürü . Lenin’i okumadım ama onun ‘ din kitlelerin afyonudur ‘ dediğini başkalarından duydum . Kilisienin basamaklarında kendi kendime konuşuyorum : evet , kitlelerin afyonu . Kendim , ateistim . Mesiih Düşmanı’nı okudum ve önemli bir yapıt olduğunu düşünüyorum . Değerlerin değişiminden yanayım ben . Kiliseden kurtulmalıyız , kilise aptalların , ahmakların , cibiliyetsizlerin ve şarlatanların sığınağıdır .’’

    ‘’Hadi tatlım , bu kadar konuşmak yeter , keyfimize bakalım . Hayır , konuşmamız gerek , çok önemli , yeni kitabım için malzemeye ihtiyacım var . Sık sık yaparım bunu . Nasıl girdin bu mesleğe ? Hayatım , tanrı aşkına bunu da mı soracaksın bana ? Paranın önemi yok diyorum sana .  Ama benim vaktim değerlidir , hayatım . Al öyleyse iki dolar daha . Beş etti . Tanrım , beş dolar ve hala buradan çıkamadık , nasıl nefret edıyorum senden  , pislik .  Ama benden daha temizsin yine de  , beynini satmıyorsun , acınası tenini sadece .’’



    ‘’Fakat Main sokağında , Towne ve San Pedro’da , beşinci caddede on binlerce farklı insan yaşıyordu : ne güneş gözlüğü satın alabiliyorlardı , ne de polo gömlek . Gündüzleri sokakta yaşıyor , geceleri sefilhanelerde yatıyorlardı . Güneş gözlüğünüz ve havalı bir polo gömleğiniz varsa Los Angeles’ta polis sizi tutuklamaz . Ama ayakkabılarınız tozlu , kazağınız karlı eyaletlerde giyilen kalın kazaklardansa , yakanıza yapışır . Uzun lafın kısası paranız varsa kendinize güneş gözlüğü, bir çift beyaz ayakkabı ve bir polo gömlek satın alın . Hazırlıklı olun . Size de bulaşacaktır .’’
  • Orhan Pamuk'u sadece medyadan, haberlerden bilirdim. Okuduğum tarza çok uzak bir yazar ve ben de arada tarzımı değiştirip farklı kitapları okumaya çalışırım. Ama sanki polisiye kitabı okudum ve ustalıkla yazılmış. Katili tam buldum diyorum yok o değilmiş. Bu defa hııh buldum işte diyorum o da değil sonuçta ben bulamadım :) Önemle söylemek isterim ki gerilim ve polisiye en sevdiğimdir. Çok başarılıydı Pamuk. Anlatımı, kurgusu müthişti.

    Bu okuduğum ikinci kitabı oldu ve devamı gelecektir benim için. Her ne kadar düşüncelerimiz farklı olsa da ben onun yazarlığına saygı duyuyorum ve devam diyorum.

    Kitapta ayetler bulunmakta ve bu ayetlerle hurafe dediğimiz veyahut çelişkiler var deriz ya mesela mezheplerde. Pamuk sanki bir din alimi gibi Kuran-ı Kerim'den Allah'ın kelamı ile ne güzel örneklerle cevap vermiş. Bu kısımda da çok başarılı buldum. Öz güven bu olsa gerek...

    Kitabın dili biraz ağır bu sebeple okurken ilk başlarda zorlandım fakat sonradan arap atı gibi koşmaya başladım. Kitabı bir ayda bitirmeme bakmayın çünkü aynı anda 5 - 6 tane kitap okurum. Son zamanlarda ağırlık verip bitirdim.

    Ağaç konuşur, İblis konuşur, kelebekler konuşur... Konuşanlar konuşana kitaba çok güzel farklılık katmış bence. Osmanlı döneminde geçiyor olaylar. Bakalım sizler katili bulabilecek misiniz? ;) Edebiyat okudum çok şaşırıyorum kendime :)) Adam bu işi çok iyi biliyor.

    Özetle, kitabın dili biraz ağır fakat hikayesi, kurgusu harikaydı. Gizemli polisiye gibi bir kitap ve edebi daha ne olsun...
  • Sinematografik genel amerikan üslubundan hazzetmese de yazarın samimi kalemine hayran oldum. Fanzin ile romanın karışımı olan bu özgün kitapta din, siyaset, edebiyat, kahve,bisiklet,hava durumu, dostluk üzerine modern ve samimi yorumlarla karşılaşıp, elinizde kitap oturduğunuz koltukta bükük dudağınızla kendi kendinizi sorgularken bulabilirsiniz ya da durup dururken kahkahalara boğulabilirsiniz. Tuhaf!
  • Yaşamlarını yöneten ana kuvvet maddeciliktir.Düş gücünden yoksun,hantal ve budala kişilerdir.Görünüşlerine bakılacak olursa uçurumun,ter atar gibi çıkardığı sersemletici hava onları sarar,cansızlaştırır ve boğar.Din,açıklarından geçmiştir.Görünmeyen onları onları ne korkutur ne de onlara bir rahatlık verir.Farkında bile değillerdir görünmeyenin.Dolu bir karın,akşamları içilen pipo,alıştıkları bira,bütün düşleri,bütün istekleri ya da yaşamak için tek özlemleridir.