• "İnanç, özellikle dinî sorular söz konusu olduğunda önemlidir. Kierkegaard diyor ki, Tanrı’yı nesnel olarak kavrayabilsem inanmam ona ama işte tam da bunu yapamadığım için inanmak zorundayım. Ve eğer inancımı korumak istiyorsam şunu unutmamalıyım: Nesnel bilinmezliğe sıkı sıkı sarılmalıyım; denizin 70.000 kulaç dibinde de olsam yine de inanmalıyım…

    Daha önce birçokları Tanrı’nın varlığını ispat etmeye ya da en azından akıl yoluyla kavramaya çalışmıştı ama bu tür Tanrı kanıtlarıyla ya da tezlerle uğraşan ve yetinenler inancı ve dinî içtenliği yitirir aslında…"
    http://kitablogum.com/...asi-jostein-gaarder/
  • Anlamak kelimesi içerisinde o kadar sihirli bir şey taşıyor ki: bu kitabı okuduktan sonra daha iyi idrak ediyor insan. Hani çevremize, yaşananlara nasıl yabancıysak; dinimize, geleneklerimize ne kadar yabancıysak: işte bu kitaba da ben o kadar yabancıydım ilk elime aldığımda… Bestseller olması dışında herhangi bilgim olmayan kitabı okuduktan sonra, bir çok konuda fikrimin değiştiğini ve bir şeyler öğrendiğimi görmek ve bunların yanında kitapta çevremizde yaşananlardan da izler bulmak çok güzeldi.

    Uçurtma, aslında sembolik bir anlam taşıyor kitap açısından; daha çok biz ikili ilişkilere yani insani ilişkilere odaklanıyor kitap boyunca… Dostluk, arkadaşlık, sadakat, inanç, güven gibi bir çok ulvi duyguyu yani bir çok insana nasip olmayan duyguyu, küçücük bir çocuğun yaptıklarıyla okuyup sindirmeye çalışıyoruz: bunun karşısında ise her türlü ihaneti, yalanı, korkuyu içinde barındıran zengin bir çocuğunda neler yapabileceğini sinirli bir şekilde takip ediyoruz.
    Afganistan’da geçen bu ‘aile dramı‘nı okurken bir yandanda orada yaşanan etnik kıyımdan tutunda, islam dininin nasıl ‘ehli olmayan kişiler tarafından’ kullanıldığını görüyoruz. Kitapta bir yerde ‘Baba’nın imamlar hakkında söylediği ‘ne okuduklarını bile bilmiyorlar’ benzeri söz gerçekten çok anlamlı ve üzerinde düşünebilecek bir cümle idi: gerçekten, kuran-ı kerimde okuduklarımızdan hangisinin anlamını biliyoruz ki? Afganistanda yaşanan etnik kıyımı bir kenara bırakıp, dini açıdan işlenen bir çok ‘şeriat’ uygulamalarının hangisi dinimizde var ki gerçek anlamda? İşte bütün bu olanların arasında yaşanan savaşın öncesi ve sonrasında bir ailede yaşanan dramın muhteşem bir öyküsü ile karşı karşıyaydık…
    Okurken kimi kez gözlerimin dolduğunu gördüm: küçücük bedene bu kadar inanç, güven, sadakat nasıl sığıyordu şaşıyordum. Şaşmaktan daha çok utanıyordum da: acaba ben bunu arkadaşlarım için yapabilir miydim? sorusunu çoğu sahnede kendime sordum. Mesela, bir savaş olsa ülkemi bırakabilir miydim? Kaçabilir miydim? En sevdiğim arkadaşımdan uzak durmak için ona ihanet eder miydim? Ve bunları ne için yapardım, kendim için mi ailem için mi????

    Sorulması gereken onlarca soru varken, kitap yine de çoğu kimseyi tatmin edecek bir yerde bitiyor. Ve yazarın da dediği gibi: bir tanrı var ve herkes elbet yaptıklarının cezasını çekecektir. Ve bu cezayı çektiğinde, o insan gerçekten özgür olacaktır.

    Mutlaka okunması gereken bir kitap…
  • Hepimiz zamanın olağan veya olağandışı hallerinden ötürü pek çok olayla karşılaşıyoruz. Özellikle Ramazan ayının gelmesiyle beraber olaylar daha farklı hallere bürünüyor. Yiyecek ve içecek sınıfından çıkan belli maddeler( sakız,sigara...) ayrı bir değer kazanıp Ramazan sorularında baş köşeye oturuyor. Televizyon dünyasında kırk yıl düşününce akla gelmeyecek sorular türüyor. Bu, soru sorulmamalı anlamına gelmemeli asla. Soru sormak öğrenmek için en gerekli hal. Sor ki öğrenesin. Ama soruların gittikçe tuhaflaşan bir yanı var.( Evimde televizyon olmamasına ve internetten hassaten açıp bakmamama rağmen bu sorular karşıma çıkabiliyor.)
    Aklımıza takılan dini konularla ilgili Diyanet İşleri, Din İşleri Yüksek Kurulu adında bir program oluşturdu. Her türlü sorunuzu;  öncelikle benzer bir soru daha önce sorulmuş mu, sorulmuşsa cevaplandırılmış mı diye baktıktan sonra kategorilendirip yazılı olarak iletebiliyorsunuz. ( Ben mail yoluyla iletişim sağlıyorum. Telefon ile iletişim de mevcut sanırım.) Kategorilendirdiğiniz sorunuz 15 gün içerisinde kurul tarafından cevaplandırılıp size yollanıyor.

    Bu kitapsa toplumun çoğunun aklında olan sorulara toplu bir cevap mahiyetinde. Her konu dini öğrenmede önceliğimiz olan Kur' an' dan ayetlerle, hadislerle cevaplandırılmış. Ve sorular daha kolay ulaşılması açısından 10 başlık altında(İnanç, mezhepler, helaller ve haramlar, sosyal hayat, siyaset...) toplanmış. Sorular cevaplandırılırken de tek bir açıdan değil başka açılardan bakılmış. Dili gayet yalın. Sorular net. Cevaplar olabildiğince net. Kategorilendirmenin ayrı bir güzelliğyse benim gibi kitabı okumaya tersten de başlanabilmesi. İfade ettiğim  kategorilerde sorularınız varsa okumanız tavsiye edilir.
  • Teolojiler, felsefeler ve etik, her şeyden önce toplumun ekonomik Organizasyonu’nu tanımlarlar; ve ikinci olarak ise, aslında bizzat kendisi ekonomik düzenin yasal olarak ve zorla kutsanmasından başka bir şey olmayan siyasi organizasyonu [tanımlarlar]. Sonuç olarak, yönetici istiridyelerin çok sayıda dini yoktur; sadece bir tane vardır: mülkiyet dini. Ve işçi sınıfının da çok sayıda dini yoktur; sadece bir tane; her türlü mistizm sisini delip geçen, binlerce duacısında anlamını bulan; mücadeleye adanmışlık, kurtuluş hayali [imgesi]. Tüm inançlardan işçilerin, aynen tüm topraklardan olan işçiler gibi, tek bir dini, tek bir umudu ve tek bir merhameti vardır; tek bir ortak amaç görünüşteki ırk ve inanç düşmanlıkları[ndan kaynaklanan] barikatların üstünden aşıp geçer. İşçiler tek bir sınıftır, ve bu nedenle de tek bir ırk, tek bir din, tek bir ulusturlar. Bu Eylem Organizasyonu Konseyi’nin pratikteki ebedi dayanışmasından eyleme geçirilmiş kuramsal bir doğrudur. Kilise ve Devlet işçi sınıfının hayati Organizasyonu’nda, özgür insanlığın dehasında tasfiye edilirler.

    Protestanlığın Avrupa’ya özgürlüğü getirdiği söylenir. Bu büyük bir hatadır. Bu, yalnızca siyasal ve yasal özgürlük olarak yaratılan, burjuva sınıfının ekonomik [ve] maddi kurtuluşudur; ki [bu] sadece proletaryanın yaratabileceği muhteşem ve evrensel insan özgürlüğüyle kolayca bozguna uğratılabilecek [bir şeydir]. Göründüğünün aksine burjuvazinin yasal ve siyasal hürriyetine zorunlu olarak eşlik edenler; burjuvazinin entelektüel, Hristiyanlık karşıtı ve din karşıtı kurtuluşudur. Kapitalist yönetici sınıfın dini yoktur, idealleri yoktur, yanılsamaları [ing. illusion] yoktur. Ahlaksız ve inançsızdırlar, çünkü insan topluluğunun gerçek temelini, [yani] işçi sınıfının kurtuluşunu reddederler. Çıkarlarını gözeten profesyonelliğinin doğası gereği, burjuva toplumu Devlet denilen otorite ve sömürü merkezlerini devam ettirmelidir. Ekonomik gereksinimleri nedeni ile, işçiler bu tip baskı merkezlerine meydan okumalıdırlar.

    İnsan varoluşunun ayrılmaz [tabiatında olan] ilkeleri tek başına dayanışma kuralıyla özetlenebilir. Bu insanlığın altın kuralıdır, ve şöyle ifade edilebilir: diğerlerindekinin [diğer insanlardaki insanlığın] farkına varmadan ve böylece de onu [kendi insanlığını] gerçekleştirmek için her biriyle ve [de] tümüyle işbirliği içinde olmadıkça, hiçbir insan kendi insanlığının farkına varamaz. Onunla ilişkili tüm insanlarla beraber kurtulmadıkça, hiç kimse kendini kurtaramaz.

    Benim hürriyetim herkesin hürriyetidir. Gerçekten özgür olana değin düşüncede özgür olamam. Düşüncede özgür olup, gerçekte özgür olmamak isyan edilmesi gereken bir şeydir. Gerçekte özgür olmak, hürriyetime ve haklarıma sahip olmaktır; [benim kendi hürriyetim ve haklarımın] onanması, tüm insanlığın hürriyeti ve haklarında onanmasıdır. Yalnızca ve yalnızca tüm insanlar benim eşitimse, ben özgürümdür (en başta ekonomik olarak).

    Diğer insanların ne [durumda] olduğu benim için çok önemlidir. Kendimi ne kadar bağımsız hayal ediyor olursam olayım, toplumsal konumumun dünyevi [sıradan] karşılıklarından ne kadar uzak görünürsem görüneyim, toplumun en ortalama üyesinin sefaletince köleleştirilmişimdir. Serseri [toplumdan dışlanmış, ing. outcast] benim günlük kaygımdır. İster Papa, ister Çar, ister İmparator, ve hatta isterse Başbakan olayım; ben daima onların durumlarının [koşullarının] bir yaratığıyım; onların cehalatinin, iradelerinin ve gürültü patırtılarının bilinçli bir ürünüyüm. Onlar köledirler, ve daha üstün olan ben sonuç olarak köleleştirilmişimdir.

    Örneğin, farzedelim ki aydın veya zeki birisi olayım. Ama insanların ahmaklıkları ile aptallaşmışım, aklım onların gereksinimleri ile sersemletilmiş, zihnim felç edilmiş. Cesur bir adamım, ama insanların korkularının korkağıyım. Sefaletleri bana erişir, ve her gün yaşam savaşından [daha fazla] ürkerim. Yaşamaktan kaçınmak [giderek] meslek haline gelir. Zengin bir insan olan ben onların yoksulluğu önünde titrerim, çünkü bu beni yutma tehdidini içerir. Sıradan insanların sıradan yaşamlarından çalınmış olanların haricinde, kendimden bir zenginliğimin, bir refahımın olmadığının farkına varırım. Ayrıcalıklı bir kişi olarak, halkın adalet taleplerinin önünde sapsarı kesilirim. Bu talepte bir tehdit sezinlerim. O feryat uğursuzdur ve tehdit edilmekteyimdir. Bu, kaçınılmaz olan bir tutuklamayı beklemekte olan bir suçlunun [yaşadığı] dehşet hissidir. Yaşamım ayrıcalıklı ve gizlidir. Ama o benim değildir. Özgürlük ve hoşnutluktan yoksunumdur. Kısacası, özgür olmayı arzularken; zeki, cesur, zengin ve ayrıcalıklı olmama rağmen özgür olamam, çünkü yakın arkadaşlarım insanların özgür olmasını arzulamıyorlardır; ve tüm akıl, cesaret, zenginlikler ve Ayrıcalıklardan mahrum bırakılmış bir Kitle ise özgürlüklerini nasıl koruyacağını bilmiyordur. Sıradan insanların köleliği, onları benim baskımın vasıtası yapar. Bizim özgür olmamız için, onların özgür olması gerekir. Ekmek ve özgürlüğü birlikte fethetmeliyiz.

    Tek bir bireyin gerçek hürriyeti, tüm herkesin kurtuluşunu ima eder; çünkü tüm insan topluluğunun doğal temeli olan dayanışma yasası sayesinde kendim gibi özgür olan insanlarla çepeçevre sarılmadıkça, ben kendim gerçekten özgür olamam, [özgür] hissedemem, bunu bilemem. Her birimizin köleliği benim köleliğimdir.

    Michael Bakunin
    İşçilerin Özgürlüğe Giden Yolu-1867