• 473 syf.
    ·7 günde·Beğendi·9/10
    Prof Dr. Cevdet Bayburtluoğlu’nun Arkeoloji kitabını bir sahafta bulduğumda onun bu kadar öğretici ve faydalı olacağını hiç düşünmemiştim.
    2000-2500 yıl önce Herodotos’un Tarih, Ksenophon’un Anabasis, Strabon’un Coğrafyası’nda içinde insan yaşarken anlattıkları şehirlerin geçmişi ve bu günlerini okumak benim için büyüleyici ve çok öğreticiydi.
    Kitapta Anadolu’da bulunan 78 antik şehir/devletin geçmişi, antik yapıları, kimlerin kazı yaptığı gibi özet bilgiler okuyucuyu sıkmadan fakat hatırda kalacak şekilde yazılmış.
    Kitapta benim en çok ilgimi çeken antik şehirlerdeki, sosyal yaşam, din ve Tanrı anlayışıydı.
    Eserden anlaşıldığı kadarıyla antik Anadolu insanı belki şimdikinden daha çok okuyor, yazıyor, kültüre, sanata, eğitime daha çok önem veriyordu.
    Zira gördüğümüz kadarıyla tüm şehirlerin, bütün şehri içine alacak kadar büyük tiyatroları olduğu gibi, eğitim, kütüphane, hamam, müzik, eğlence, spor salonları, temiz su kaynakları, kanalizasyon sistemleri vardı.
    Antik insanın pek çok Tanrıları, pek çok mabet ve sunakları olmasına, tanrılara pek çok kurban kesmelerine rağmen kimseye “benim Tanrım senin Tanrından daha iyi, sen de benim dinime inan, yoksa seni ibadet olsun diye boğazlarım” demiyorlardı.
    Din için insan boğazlama ve din savaşları anlayışı bize Pagan dinlerden değil, İbrahim’i (Yahudilik-Hristiyanlık-İslam) dinlerden miras kalmış gibi görünüyor.
    Şimdi olduğu gibi antik şehirlerin de ana gelir kaynaklarının Tanrılar, dinler, mabetler, sunaklar, yağma talan, savaşlar ile insan/köle ticareti olduğu anlaşılıyor.
    İbrahim’i dinler gösterişli mabetleri, insana tapmayı lanetlediği halde, Cami, Kilise ve Havralardaki gösteriş, israf ile lidere/krala tapınmanın, onları Tanrılaştırmanın bizlere pagan dinlerden miras kaldığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
    Ateistlerin bu kitabı özellikle okumalarını isterim.
    Zira bu kıymetli araştırmada görülüyor ki, insanlar tanrısız yapamıyorlar. Öyle ki, antik şehirlerde, Zeus, Artemis, Aphrodite, Athena, Dinyasos, Demeter, Kesteros gibi Olympos sakini tanrılar yanında İsis, Sarapis, Anubis, Harpokrates gibi mısır tanrıları ve insan/kral tanrılara da mabetler, sunaklar yapıyorlar, bu tanrılara tapıyorlar, bunlara yüzlerce, binlerce kurban kesiyorlar, yağma talandan elde ettiklerinin bir kısmını da bu Tanrılar ve mabetlere sunuyorlar tabi oradan da rahipler, krallar alıp gösterişli, rahat bir hayat sürüyorlardı.
    Din/Tanrı ticareti o kadar karlıydı ki, Ephesos’taki (Efes) Artemis mabedinin yapımı 120 yıl sürmüştü ama bu mabetler sayesinde dünyanın en zengin şehirleri arasına girmişti.
    Sadece bu eserde anlatılanlar dahi gösteriyor ki şüpheniz Hz. Musa, Hz. İsa, Hz, Muhammed bir din ve Tanrı tebliğ etmeseydi, pagan dinler ve Tanrılar da olmasaydı, insanlar yine de tapınacak, adakta bulunacak, kendisini ve mallarının bir kısmını ona adayacak Tanrılar bulacaklardı.
  • Kitabı rastgele gördüm. Ve kitabın adı bende ilgi uyandırdı 🧐.
    Kitabın orjinal adı şöyle ; ” what strange mystery unites the turkish nations, ındia, catholicism, and mexico? a concise but detailed history of things divine and earthly" Türkçesi: Türk uluslarını, Hindistan’ı, Katolikliği ve Meksikayı hangi garip gizem birleştiriyor? ilahi ve dünyevi şeylerin kısa ama detaylı bir öyküsü
    --Kadim Türkler, tüm insanların ataları olabilir mi? Maya ve Azteklerden Kızılderililere, Ruslardan Hintlilere, Araplardan İngiliz, İtalyan ve Kuzey Avrupalılara hepsinin kökenlerinin Türk olduğu söylense inanır mısınız? Peki, acaba Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammet ve Buda da Türk müydü? Tüm dinler Kadim Türklerin Tengri dininden mi türedi?---
    Bana ilginç gelen tarafı, bu kitabın sahibi Türk değil, bir Amerikalı: Gene D. Matlock.
    Matlock ilk insanların Türklerle başlayıp daha sonra dünyaya dağıldığını, ilk konuşulan dilin Türkçe olduğunu, bilimin, felsefe ve dinin yine Türklerden doğduğunu söylüyor.
    Aslında yazar İsraillerin Filistinlilere yaptığı kötü muamele sebebiyle çok üzülmüş ve bu insanların bir türlü paylaşamadığı kutsal toprakların tarihi ve buradaki dinlerin kökenleri üzerine araştırmalar yapmaya başlamış, ve araştırmalarında elini nereye atsa Türkler,Türkiye ve Orta Asya çıkmış.Tevrat ve zeburda gerçekte israilden bahsedilmediğini görmüş .
    “Kutsal kitaplarda bahsedilenler aslında Türkiye ile bağdaşıyordu. Nuh'un Gemisi efsanesi, Büyük Tufan... hepsinin kökeni Türkiye ve Türklere dayanıyordu. Bu da bana şunu gösteriyordu: İnsanlığın başladığı yer Türkiye idi. Biz insanlar tüm uygarlığın atası olarak Sümer, Yunanistan, Mısır ve Çin'i görmeye yanlış bir şekilde şartlanmışız.” -matlock
    Ayrıca yazar kızılderililerin Türk olduğunu ve aslında Amerikayı Türklerin keşfettiğini kanıtlarıyla yazmış.
    Peki yazar için bu dedikleri doğruysa ve kabul görürse ne olur?
    (Yazar Türkiyeye konferans için geldiğinde yapılan röportajdan alıntı)
    - Dünya bunu kabul etse ne olur sizce?
    Hepimizin kardeş olduğuna inanmak insanlığın sahip olduğu tüm sorunlar ve huzursuzluk çözüme ulaşır. Dünya daha iyi bir yer olur.-matlock
    Bugüne kadar Türk milliyetçiliği üzerine dair hiç kitap okumadım.Ve ilgimi çeken bir konu değildi isim ve yazarın ırkı beni okumaya itti.Kitabı tamamen okumadım.Henüz başındayım , ama araştırma yaptım ve yazarla yapılan röportajları okudum. Okuduğum sayfalar üzerine bir yorum ; kitapla beraber ayrıca insanlık tarihi,ırklar,dinler tarihiyle ilgili bir çok bilgi ediniceksiniz. Kitabı tamamen okumayı 2-3 ay sonraya bırakabilirim çünkü başka işlerle meşgul olmayıp sessizce yoğun dikkat verip okunması gereken bir kitap.İlgimi çektiği için incelememi şimdiden paylaşmak istedim.
  • 199 syf.
    ·4 günde·Beğendi·8/10
    Bu kitaba neden böyle düşük puan verdiklerini anlayamadım doğrusu. Çünkü tanrıçalar hakkında şu ana kadar okuduğum en ayrıntılı kitaptı. İçinde büyük bir bölümün Lilith'e ayrılmış olmasına karşın birçok uygarlıktaki birçok tanrıçayı ele almış yazar.

    Konya Ovası

    Bilirsiniz ki uygarlık ilk önce Konya, Çatalhöyük'te başladı. Ve tabii ki ana tanrıça tapımının ortaya çıkışı insanlığın uygarlık tarihi ile aynıydı.
    Çatalhöyük kenti devrinin normu içinde çok gelişmişti. Özellikle tarım ileri ölçüde gelişmişti; buğday, arpa, bezelye, bakla geniş ölçüde üretilmekteydi. Çilek tohumlarından şarap yapıyorlardı, yaygın olarak bira tüketiyorlardı. Ve bir de adı bilinmeyen bir ana tanrıçaya tapıyorlardı. Bu ise, tanrıçanın iri göğüslü, geniş kalçalı bir formda resim ve heykellerini yaptıkları için biliniyor. Nerdeyse bütün uygarlıktaki tanrıçalar bu şekilde tasvir edilirdi. Çünkü tanrıçanın cinsel organlarını ön plana çıkarmak; doğurganlığı, bolluğu ve bereketi temsil ediyordu. Konya ovasından sonra diğer uygarlıkta da kadının ön plana çıkması ve tanrıların geri planda kalarak ana tanrıçalara tapınımı görüyoruz.

    Mezopotamya, Sümerler

    İÖ. 3500'de Sümer uygarlığı, dönemin en zengin uygarlığıydı. İnanna adında bir aşk tanrıçasına tapıyorlardı. Bu dönemde tanrıçaların cinselliği daha da ön plana çıkmış, cinselliği kutsallaştırmıştı. Öyle ki tanrıçalarına "Göğün Kutsal Fahişesi" adını vermişlerdi. İşin diğer bir boyutu olarak, fahişelik de kutsal sayılmaya başlanmıştı. Kadınlar çoğunlukta olsa da erkekler de fahişelik yapıyorlardı. İşin ne boyutta olduğunu anlamanız için İnanna'nın verimlilik ayinlerinde okunan şarkılarından biri:
    "Erkek olan kadınlar, kadın olan erkekler;
    Önünden geçer sana selam ederiz.
    Kadın fahişeler, erkek fahişeler, önünden geçer sana selam ederiz."
    Ayrıca güney Mezopotamya'da yapılan kazılar sonucu Sümerler ve İnanna hakkında yazılan tabletlerin bir kısmı İstanbul Arkeoloji Müzesinde bulunuyormuş.

    Babil: Rahibe- Fahişelerin Ülkesi

    Babil'in Hammurabi devrinde kadınlar ikinci plana atılmıştı. Hala tanrıçalara tapınım olsa da Hammurabi yasalarıyla birlikte kadınlar ikinci plandaydı. Birçok tablette yazdığına göre suçların büyük çoğunluğu cadılık ve kadın ihanetidir. Yasaya göre bu sanık kadınlar nehre atılıyor, kurtulursa suçsuz, ölürse suçlu olduğu varsayılıyormuş.

    Babil halkı, Ishtar'ı baş tanrıçaları ilan etmişlerdi. Bu tanrıça aşk ve seksi yönetmekteydi.

    Zaten fahişelerin kutsallaşmasını Sümerler'de görmüştük ama bu dönemde fahişelik, adeta kutsallıktan da öteye zorunluluğa dönüşüyor.
    "Bir adı da Militta olan tanrıçanın tarikatında iki çeşit rahibe vardı:
    a) Kadiştu: El değmemişler
    b) Zermaşitu: Tapınak fahişeleri
    Zermaşitu'lar her gece ünlü Babil Kulesi tepesinde sıra ile beklerler, baş tanrı Marduk, insan kılığında kuleye gelir de bir kadınla yatmak isterse diye nöbet tutardı."

    "Sadece tanrının değil; insan erkeklerin de canı "kutsal seks" yapmak isyer diye birçok tapınakta rahibeler erkek tapınıcılarla "kutsal evlilik" oluşturmak için hazırda beklerlerdi." Bu fahişeler kutsal sayılırlardı. Hatta bazı kadınlar kutsallığa erişebilmek için bu tapınaklarda aday rahibe olmak isterlermiş.

    Amaa işin bir de zorunluluk kısmı var ki ne mide bulandırıcı! Tarihçi Heredot'tan bir örnek: “Ünlü tarihçi I-199’da Babil’de her kadının yaşamında bir kere kendini yabancı bir erkeğe vermek zorunda olduğunu anlatıyor. Ve de tapınağın içinde yere gerili iplerle bölünmüş bölümlerde bir sürü kadın oturduğundan, önlerinden erkekler geçtiğinden, beğendiklerinin dizlerine altın para atarak onlarla seviştiğinden de söz ediyor. Ayrıca zengin kadınların bile -özel arabaları ve hizmetçileri ile gelip bekleyebilseler de- bu gelenekten ayrılmadıklarını yazmakta. Heredot’un anlattıklarına bakılırsa, tapımın daha da garip yönü, kadınların seçilmeden evlerine dönemeyeceği. Bu öylesine sıkı bir kural ki, alımlı ve çekici olmayanlar aylarca tapınakta kalıyorlar. Heredot, bekleme süresinin 3-4 yıla dek uzandığı kadınların varlığından bile söz etmekte!”

    “Kaç para verdiği önemli değildir; kadının kabul etmemesi korkusu yoktur; din bunu yasak etmiştir, çünkü bu para kutsal olur. Kadın, kendisine ilk para atanın peşinden gider ve kim olursa olsun geri çeviremez. Birleşmeden sonra, kadın, tanrıçanın gönlünü yapmış olarak, evine döner”. (Heredot, Tarih, I-199)

    Tabii bu olaylara bugünkü bakış açımızla bakmamak gerekiyor. O zamanlar kadınlık cinsellikle, doğurganlıkla birlikte kutsal sayılıyordu; bugünkü gibi çekingenlik, namus ve üslupla değil.
    Peki bu algı nasıl değişti? Kutsal Kitaplarla ve tek tanrılarla birlikte! Tevrat ve İncil’i okumuş her insan, Tanrı’nın Babil’i nasıl lanetlediğini bilir.
    Tek tanrı peygamberleri, tanrıça tapınımını ve cinselliği sapkın ilan etti ve putlarla savaşırken, aslında kadınlıkla savaştı. İnsanların algısı tamamen değişti.

    AY TANRISI İLE GÜNEŞ TANRIÇASININ ÜLKESİ ARABİSTAN

    Evet, Arabistan bile bir zamanlar anaerkildi! Bu kültür İÖ. 1000’lerde varlığını sürdürüyordu.
    Arapların çok eşli olmayı sevdiğini biliyoruz. Ama bu sevginin sadece Arap erkeklerinde olduğu algısı hakim. Halbuki bu dönemlerde erkekler değil, kadınlar çok eşliymiş.
    “Her kadın birden fazla erkekle evlenmesi sosyal yaşamın bir gereğiydi o dönemlerde. Erkeklerin, evlilikle birlikte ailelerini bırakıp kadının ailesine katılmaları ise bir gelenekti. Kadınların arzularının öylesine önemi vardı ki, bir kadının, çadırının kapısını üç gece üst üste doğu yönüne doğru kurmasıboşanmanın gerçekleşmesi için yeterliydi.”

    “İslam öncesinde Arabistan yarımadasında çok tanrılı bir sistemin -ki buna İslam literatüründe putperestlik denir- yaygınlığını görürüz. Bu tanrılar isim olarak çok büyük farklılıklar gösterse de, genelde baş tanrı hep tanrıçaydı. Tanrıça o denli önemliydi ki bu bölgede, güneş ile özdeşleştirilmişti. Adı, “güçlü iyilik ve yardım ışınları gönderen” anlamındaki Dhat Hamym’di. Oysa tanrıça, bin yıllar boyunca, tüm dünya üzerine yayılmış tapım sistemlerinde hep ay ile eş tutulmuştur. Tarihinde ilk ve tek olarak Arap yarımadasında güneş ile sembolize edilmiş, ay tanrısı olmak ise -yine din tarihinde ilk kez olarak- kocasına düşmüştür.”

    Bu zamanlarda Arabistan bolluğun, bereketin ülkesiymiş. Hatta Romalılar onlara “Arabia Felix” yani, “Mutlu Arabistan” derlermiş. Bu gelişmişlik İslam’ın ortaya çıkmasından sonra birkaç yüz yıl daha sürmüş.

    Arapların bu anaerkil kültürü Kuran’a bile işlemiş. Tapınılan tanrıçaların isimleri kurana girmiş, annelik kutsal sayılmış ve cinsellik, Tevrat ve İncil’de olduğu gibi, yok sayılmamıştı.

    “Bize haber verin Lat ve Uzza’yı. Diğer üçüncüsü olan Menat’ı. Erkek sizin de, dişi onun mu? Öyle ise bu çok insafsız bir taksim. O putlar hiç birşey değil, ancak sizin ve babalarınızın uydurduğu isimlerdir. Allah onlara hiçbir hüccet indirmedi. O kafirler, yalnız zanna ve nefislerin sevdasına tabi oluyorlar. Halbuki kendilerine, Rableri katından doğru yolu gösteren geldi”.( Necm suresi 53:19-23.) Lat, Uzza ve Menat o zamanların tapınılan en ünlü üç tanrıçasıymış. Bunların en ünlüsü ise Uzza imiş.

    “Kurayş kabilesi Uzza Kabe’yi tavaf ederken söyle derlerdi:
    El-lat, el-Uzza ve onların yanındaki üçüncü idol Menat adına,
    Gerçekten de onlar yalvarılması gereken en yüce hanımlardır”. (al-Khalbi, Book of ldols.)
    Hatta İslam gelip, putlara tapımı yasaklayınca Kurayş kabilesinin tepkisi: “Bu yasaklama Kurayş kavmine çok ağır geldi. Ebu-Ubayha (Sa’id ibn-al-’As ibn-Umayyah ibn-’Abd-Shams ibn-’Abd-Manaf), son günlerini geçirdiğini belli eden çok kötü bir hastalığa tutuldu. Ölüm döşeğinde yattığı birgün ebu-Leheb yanına geldi ve onu ağlarken buldu.” (Sira, 231, 233, 276; Taberi, vol. I, 1170-1172; el-Marif, 60-61)

    Tek tanrılı dinler öncesi döneme meraklıysanız, hatta teolojiye meraklıysanız kesinlikle okumanız gereken bir kitap. Ülkemizde bu konularla alakalı yazılmış ve çevrilmiş pek kitap yok maalesef. Üstte de belirttiğim gibi gayet ayrıntılı bir kitaptı.

    İyi okumalar.
  • "İnancın temeli insandır, inandıklarını kendi üzerine inşa eder; dinler, birer zemin çatışmasıdır."
  • Parça parça paylaşım yerine tam metin olarak paylaşıyorum. Umarım faydası dokunur da zararlı ve sapkın düşüncelerden uzak durmamıza yardımcı olur.


    Nurculuk Denen Sayıklama – (H. Nihal ATSIZ) | Ulu Türkçü Nihal ATSIZ Otağı | Türkçülük
    Nurculuk Denen Sayıklama

    (H. Nihal ATSIZ)

    Dinin bir ruh ihtiyacı olduğunu bilim kabul etmiştir. Daha zekasının pek iptidaî olduğu zamanlardan beri, insanların din sahibi oldukları da bilinen gerçeklerdendir. Zekanın ve bilimin yükselmesiyle dinler de yükselmiş, tek Tanrılı dinlerle dinler çağı kapanmış, din uğruna yapılan korkunç savaşlar ve kırgınlıklardan sonra medeni dünyada din, fertlerin vicdanına sığınmış, bir kanaat olarak saygıdeğer bir yer kazanmıştır. Artık medeni insanlar arasında din tartışması yapılmıyor. Dinler hakkında avamî yazılar değil, ancak bilginlerin etüdleri yayınlanıyor. Medenî insan, başkalarının dini inancına saygı gösteriyor. Kimseyi propaganda ile kendi dinine çağırmıyor.

    Türkiye”de bir zamandır dine karşı takınılan yanlış tutum, yemişlerini vermeye başlamıştır. Mabedsiz şehir kurmakla övünen budalalar, çirkin harabelerin mabed haline getirileceğini düşünememiştir. Cumhuriyetin başlarında, artık görevi ve faydası kalmamış Arapçı ve Arapçacı softa takımı tasviye olunurken, milletin manevi ihtiyacı düşünülerek asrî din adamları yetiştirecek özlü bir din okulu açılsaydı, bugün il ve ilçe merkezleri, doktor payesine erişmiş din adamları ile dolar, bunlar köyleri de kontrol ederek yobazlığa engel olur ve İstanbul gibi şehirde çatalı ve radyoyu haram eden beyinsizler halka vaaz edemezdi.

    Mabedsiz şehrin ilk yemişi Ticanîlik, onun olup kurtlanmışı da Nurculuk oldu.

    Nurculuk nedir? Gazetelerde ikide bir görülen Nurcular, Nur risalesi talebeleri kimdir? Aralarında avamdan aydına kadar, mühendis, avukat ve doktora kadar her türlü adamın bulunduğu Nurculuk, “Saîd-i Nursî” adında cahil bir Kürdün peşine takılmış cahil bir sürü, Nur risalesi talebeleri de Saîd-i Nursî”nin o çetrefil ve cahil Kürt Türkçesiyle yazdığı risaleleri atom fiziği ve Einstein nazariyesi okur gibi toplanıp okuyan bir yığın zavallıdır.

    Saîd-i Nursî denilen adam, eskiden Saîd-i Kürd-î diye bir takım risaleler yayınlayan, Türkçe bilmez, daha nokta ile virgülün nerede kullanılacağını bilmekten âciz, Şafiî mezhebinden bir Kürttür. Mütareke yıllarında İstanbul sokaklarında millî Kürt kılığı ile dolaşarak caka yapmıştır. Bu cakacı Kürt kendisine “Bedîüzzaman” demekte, müridleri de bu adı bir övünçmüş gibi kullanarak şeyhlerini bu adla ululamaktadır. Bedîüzzaman, “zamanın harikası” demektir. Kürt Said cidden zamanın harikasıdır. Yirminci yüzyıl gibi bir zamanda bu bilgisizliği ve iptidaîliği ile ortaya atılmakta gösterdiği pişkinlikle zamanın harikası, bundan daha fazla olarak da onbinlerce, belki yüzbinlerce Türk”ü ardına takmakta gösterdiği başarıyla gerçekten zamanın bir harikasıdır.

    Zamanın bu harikası, bu Kürt Said, aslında bir Kürt milliyetçisidir. Nasıl Moskofçular Türk milletini yıkmak için ortaya sosyal adalet ilkesiyle atılıyor, yoksulların davasını benimsemiş görünüyorlarsa, Kürt Said de ortaya Müslümanlık ve kardeşlik çığırtkanlığı ile çıkıyor. Kürtçülük davasını açıkça güdemiyeceği için, Türkçülüğü yıkacak ağuları Müslümanlık ve Nurculuk diye ileri sürüyor. Müritlerine veya kendi tabiriyle Risâle-i Nur şakirtlerine evlenmeyi yasak ediyor. Çünkü evlenip çocuk sahibi olurlarsa, o çocukların kötü ve dinsiz olma ihtimali varmış. Tabiî, dağdaki Kürdün bu büyük ve ilâhî buyruktan haberi olamıyacağı için, o evlenecek ve Kürtler çoğalacak. Herkesin sözüne inanan saf Türkler ise, büyük mürşidin buyruğu ile evlenmiyecek, böylelikle Türk soyu azalacak ve Kürt Şeyh Said”in 1924”de yapamadığını, Kürt Molla Said (yani Bedîüzzaman) kırk yıl sonra yapmış olacak.

    Kadını şeytanın askeri sayarak evlenmeyi yasak eden dinin, Zerdüşt dini olduğunu bilmeden koyu Müslümanlık adı altında bir nevi Mazdeizm yaptıklarının farkında olmayan bu beyinsizler sürüsüne ne demeli? Urfa”daki mezarının bir baş belası haline gelmemesi için, söylentilere göre, General Mucip Ataklı tarafından ortadan kaldırılmasından sonra, bu kaldırmaya inanmayarak Kürt Said”in oradan uçtuğuna inanacak kadar şuursuz olanlara ne denebilir? Millî talihsizlik, akıl hastanesi kliniklerinde yatması gerekenlerin halk arasında dolaşmasındadır. Ciddi tedbirler alınmazsa, bu dinî cinayet daha yıllarca sürecektir.

    Nur risalesi (kendi tâbirleriyle risale-i nur) denilen sayıklama kitapları pek çoktur. Beyni örümceklenmiş zavallılar bu sayıklamaları elle yazarak, yahut şapirografi veya taşbasmasıyla çoğaltarak onbinlerce satarlar. Bunu satmak için kasaba kasaba, köy köy dolaşan Nurcular vardır. Bunları satarak sevaba girerler. Sözde Türkçe olan bu sayıklama kitapları, Kürt hamalların fikir seviyesinde yazıldığı için, kimse birşey anlamaz. Anlamadığı için de, onda gizli hikmetler, yüksek gerçekler olduğu kuruntusuna kapılır.

    Bir zamanlar bu sayıklamalardan bana da bir tane yollamışlardı. Kendimi zorlayarak okuyabildiğim bir tanesinde, Kürt Said radyodan bahsediyor, dünyanın bir ucundan söylenen bir sözün kutudan duyulmasını kutudaki meleklerle açıklıyordu.

    İşte, aşağı tabaka ile birlikte doktor, mühendis ve avukatın da şeyhi, pirî olan, kendisinden “efendi hazretleri” diye söz ettikleri Kürt Said”in seviyesi budur.

    Fizikten, titreşimden haberi olmayan, müsbet bilimin kıyısından dahi geçmeyen bir yobaz, radyo hakkında ancak bu kadar düşünür. Fakat bilgisizliğini de anlamaktan âciz olan o kara cahil, bu katmerli bilgisizliğine bakmadan, Türkler aleyhinde hüküm çıkarmaktan da geri kalmıyor. Nur risalelerinin birinde, Ye”cüc Me”cüc denen ve dünyayı yok edecek olan korkunç yaratıkların Özbek, Tatar ve Kırgız gibi “akvâm-ı vahşiyye” (yani vahşi kavimler) olduğunu yazmıştı. Sevsinler medenî Kürdü!… Özbek, Kırgız ve Tatarlar arasında okuyup yazma nisbeti % 90”dır ve aralarında atom bilginleri de olmak üzere her bilim dalında yüzlerce bilgin ve uzman bulunmaktadır.

    Kendisini Nurculuğa kaptırmış olan bir avukatla geçen yıl aramda küçük bir konuşma olmuş, Kürt Said”de ne bulduğunu kendisinden sormuştum. “Kuran”ın en güzel tefsirini yapmıştır.” diye cevap vermişti. Bu genç avukat eski yazıyı bilmiyor, Kuran”ın şimdiye dek en büyük İslâm bilginleri tarafından üç İslâm dilinde yapılan tefsirlerinden habersiz bulunuyordu. Bunu kendisine boşuna anlatmaya çalıştım. Bir kere çileden çıkmış, aklın ve mantığın dışına uğramıştı. Bir safsataya inanla uğraşmak neye yarar? Bugün devlete düşen görev, bunun sebeplerini arayıp bularak tedavisine gitmektir.

    Bana gör Tîcânilik, Nurculuk, yobazlık, komünizm ve partizanlık gibi hastalıkların sebepleri, milli ülküden yoksunluktur. Tıpkı normal yemek bulamayan aç çocuğun duvarı yalaması, yerde bulduğu faydasız ve zararlı şeyleri yemesi gibi, bağlanacak büyük bir ülkü bulamayan insanlar, abur cubur düşüncelere kurtarıcı diye yapışıyorlar. Çünkü insanlar bir fikre bağlanmaya mecburdur. Bu istidat insanlığın mayasında vardır. Bunu hiçbir kuvvet önleyemez.

    Türkiye”de gerçek ülkü olan Türkçülük türlü bahanelerle baltalanmasa, gerçek Türkçü olan eski “Milliyetçiler Derneği” 1953”de kapatılmasaydı, bunlara gelişme imkanı verilseydi, bugün memlekette partiler üstünde, gayet ateşli ve şuurlu bir milliyetçi topluluk bulunacak, hükümetler güç durumlarda bunlardan yardım isteyebileceklerdi.

    Türkçülük insanlara hiçbir vaitte bulunmuyor, maddi veya manevi birşey vermiyor. Yalnız istiyor… Fedakarlık ve feragat istiyor. Nurculuk ise cennet va”dinde bulunuyor. Ebedî saadet, cennette köşkler, yemekler, huriler va”dediyor…. Kafası işlemeyen, hatta aslında materyalist olanlar tabiî Nurculuğu seçecektir. Netekim bunu kendileri de söylüyor “Türkçülük mezara kadar… Ondan sonra ne olacak?” diyor… Tabiî ondan sonrasını kendilerine Kürt Said hazırlayacak.

    Kürt Said”in 1327 ( = 1909 ) yılında, İstanbul”da Vezir hanındaki İkbal-i Millet matbaasında basılmış bir eseri vardır. Adı: “İki Mekteb-i Musîbetin Şahâdetnâmesi Yahut Divan-i Harb-i Örfî ve Saîd-i Kürd-î” dir. Kendisinin Saîd-i Kürd-î Yani Kürt Said) olduğunu tastik ettiği bu eserde, eserin muharriri diye de kendisini “Bedîüzzaman” diye taktim etmektedir. Eserin tâbii, yani editörü de “Kürdîzade Ahmed Ramiz” dir. yani dört başı mâmur bir eser. Bu 48 sayfalık eserin “hâtime” kısmı (44-48. sayfalar) Kürt Said”iin içyüzünü göstermesi bakımından çok ilgi çekicidir. Bunun aynen alıyor ve ağdalı bir dille yazıldığı için açık Türkçeye çeviriyorum: Ebnâ-i cinsime burada birkaç söz söylemezsem, bence bahs nâtamam kalır. ( = Soydaşlarıma burada birkaç söz söylemezsem, bence bahis eksik kalır. )

    Ey Asurîler ve Keyânîlerin cihangirlik zamanından pişdar, kahraman askerleri olan arslan Kürtler!… Beşyüz sene yattınız. Yeter artık. Uyanınız. Sabahtır. Yoksa sahrâ-i vahşette vahşet ve gaflet sizi vahşet sahrasında yağma edecektir. Hikmet-i ilâhî denilen makine-î alemin nizamı ve telgraf hattı gibi umum âleme mümted ve müteşa”ib kanun-i nûrân-î ilâhînin müessisi olan hikmet-i ilâhî ufk-i ezelden engüşt-i kaderi kaldırmış, size emrediyor ki, tefrika ile katre katre müteferrik su gibi zayi olan hamiyet ve kuvvetinizi fikr-i milliyetle tevhit ve mezcederek zerrâtın câzibe-i cüz”iyyeleri gibi gibi bir câzibe-i umum-î millî teşkili ile Kürt gibi bir kütle-i azîmi küre gibi tedvir ederek şems-i şevket-i islâmiyye Osmâniyyenîn mevkibinde bir kevgeb-i münevver gibi câzibesini ittiba ile muvazene ve âheng-i umumiyyeyi muhafaza ediniz. ( = Ey Asurlular ve Ahemenidlerin cihangirlik zamanında, onların öncüleri ve kahraman askerleri olan arslan Kürtler! Beşyüz yıldır yattınız. Yeter artık. Uyanınız. Sabahtır. Yoksa vahşet ve gaflet sizi vhşet sahrasında yağma edecektir. İlâhi hikmet denilen âlem makinesinin nizamı ve telgraf hattı gibi bütün âleme dalbudak salan Tanrı”nın nurlu kanununun kurucusu olan ilâhî hikmet, ezel ufkundan kader parmağını kaldırmış size emrediyor ki: Ayrılık, gayrılıkla damla damla dağınık sular gibi boşa giden hamiyet ve kuvvetinizi milliyet fikriyle birleştirip kaynaştırarak zerrelerdeki küçük cazibelerden bir umumî ve millî cazibe teşkili ile Kürtler gibi büyük bir kütleyi dünya gibi döndürerek İslâm ve Osmanlı şevket güneşinin mevkibinde parlak bir yıldız gibi cazibesine uymakla muvazeneyi ve umumî ahengi muhafaza ediniz.)

    Görülüyor ki Kürt Said, zavallı Kürtlere eski Asur ve İran ordularının hayali öncülüğünü yaptıracak kadar koyu bir Kürt milliyetçisidir ve çapraşık acemî ifadesiyle Kürtleri Kürt milliyetçiliği etrafında birleşmeye çağırmaktadır. Bunun hiçbir tevili, tesfiri yoktur. Beyninde ve gönlünde kötü düşüncesi olmayanlar, bu açıklıktan sonra onun bir İslâmcı değil, bir Kürtçü olduğunu kabule mecburdur.

    Bundan sonrasını, zaten anlaşılmaz ve bozuk ifadeli metinden sıyırarak yalnız tercümesini (evet, bu kelime yerindedir) vermek suretiyle okuyucuları boşuna yormaktan alıkoyacağım. Bundan sonra Kürt Said şöyle diyor:

    Süphan ve Ağrı dağları gibi geleceğin yüksek dağlarının doruğunda ayağa kalkmış, nefse esir olmayı yasak etmiş ve başkasına tecavüzü caiz görmeyerek şeriata dayanmış olan hürriyet sultanı yüksek sesle sizin gibi mâzinin en derin derelerinde gafil ve dağınık bir kavme, cehalet ve yoksulluğa hücum için “fen, sanat ve silâh başına, ileri arş” emrini veriyor.

    Hakikat denilen tabakalar altında örtülü ve mahpus kalmış ve istibdadın yok edilmesiyle omuzu üstünde olan cehalet ve gafletin hafiflemesi sayesinde harekete gelip kalkmaya teşebbüs etmiş bulunan hakikatler habercisi, size her cihetle haber veriyor ki, mahiyetinizde kaderin ektiği istidatları ve mukadderatınızı fiile çıkaran ve kavmi mahiyetinizde saklanmış olan seciyenizi maarifin hayat suyu ile sulamanın vaktidir. Yoksa kuruyup çürüyecektir.

    İhtiyaç denilen, medeniyetin babası ve ilerlemelerin kurucusu olan üstad, sillesini kaldırmış, size hükmediyor: Ya hayat ve hürriyetinizi bu vahşet sahasında yağma ettireceksiniz, yahut medeniyet alanında fen ve sanat balon ve trenine binerek istikbali karşılayacak ve olgunluğun Kâbesine koşacaksınz.

    Milliyet denilen mâzi derelerinde, hâl sahralarında ve istikbâl dağlarında çadır kurmuş olan Rüstem-i Zâl ve Selâhaddin-i Eyyubî gibi, herkesi başkasını haysiyet ve şerefiyle şereflendiren ve yüksek duyguların timsali olan milliyet fikriniz size kesin emirle emrediyor ki, her biriniz umum bir milletin hayatının mâkesi, saadetinin koruyucusu ve bütün milletin müşahhas misali oldunuz. Şimdiki gibi bir şahıs değil, bir millet kadar büyüyeceksiniz. Zira, maksadın büyümesiyle himmet de büyür ve millî hamiyetin galeyanıyla ahlâk da yükselir.

    Kavimlerin saadetinin sebebi olan ve millî hakimiyeti temin ile hayat makinesinin buharı olan hürriyetteki cüz”i iradeyi istibdadın söndürmesinden kurtaran ve şer”î meşveretin mayasıyla mayalandıran meşru meşrutiyet, sizi imtihan meclisine davet ediyor. Erginlik çağına vardığınızı ve vâsîye ihtiyacınız olmadığını görmek istiyor. İmtihana hazırlanınız. Varlığınızı birleşerek gösteriniz. Millî hamiyet ve şahsî fikir ve vicdanınızı milletin müşterek kalbi ve aklı gibi gösteriniz. Yoksa sıfır alacaksınız ve hürriyet şahadetnamesi elinize verilmeyecektir.

    Mâzide dağınıklığınıza sebebiyet veren birinizdeki bencillik fikri şimdi istikbalin medeniyet saadethanesinde icad fikrine, şahsî teşebbüse ve hürriyet fikrine inkılâb edecektir. Hattâ diyebilirim ki, başkalarının sükûtî medreselerine nisbetle sizin gürültülü olan medreseleriniz bir ilmî mebuslar meclisini gösteriyor. İmam arkasında fatihalar okuduğunuz zamandaki semâvî ve rûhânî vızıltılarınızda, mezhebî ve kavmî mahiyetinizdeki istidat, meşrutiyet sırrına kaderin bir îmâ ve nişanı vardır.

    “İnsan için çalışmaktan başka yol yoktur” sözünün öteki ifadesi, şahsî teşebbüstür. Her kemâlin kurucu ve koruyucusu olan cesaret ve millî namus emrediyor ki, şimdiye kadar nasıl maddi şecaatte terakki ettinizse, şimdi de akıl ve medeniyet meydanında millî namusu çiğnetmeyiniz. Millî duyguların mâkesi olan, kıymetinizin ölçüsü olduğu halde ihmalinizle gayet çapraşık bununan diliniz, tûbâ ağacı gibi bir ağacın tecellisine müstatken, böyle kurumuş, perişan ve edebiyatsız kalmış olduğundan, diliniz sizden millî hamiyete şikâyette bulunuyor. İnsanda kaderin sikkesi sikkesi lisandır. Anadil tabiî olduğundan, kelimeler zihne kendiliğinden gelir. Zihin çatallaşmaz, O zihne giren bilgiler taş üzerinde oyulmuş gibi bâki kalır. Millî dille görünen herşey hoş gelir. Millî hamiyetin bir misalini size takdim ediyorum. O da Mutkili Halil Hayâlî Efendi”dir. Millî hamiyetin her şubesinde olduğu gibi, dil alanında da dilimizin esası olan elifbe, sarf ( = gramer ) ve nahvini ( = sintaksını ) vücuda getirmiştir. Hakikaten Kürdistan madeninde böyle bir hamiyet cevherine ratgeldiğinden, istikbalimizi onun gibi birçok cevherler ışıklandıracaktır.

    İşte bu zat bir hamiyet örneği göstermiş ve tekemmüle muhtaç dilimize bir temel atmıştır. Onun izinden gitmeyi ve temeli üzerine bina kurmayı hamiyet sahiplerine tavsiye ediyorum.

    Bedîüzzaman Saîd-i Kürdî

    Kürt Said”in tam bir Kürt milliyetçisi olduğunun bu yazıdan daha kesin bir tanığı olamaz. Böyle olmayıp da, yalnız geri kalmış Kürtleri kalıkındırmak amacı gütseydi, onlara “Bilgi sahibi olun” demekle yetinir, medeni ve ebedî Türkçe dururken, millî dil diye kaba ve iptidaî Kürtçeyi tavsiye etmezdi. Meşrutiyetin memlekette yaptığı sarsıntıdan ve otoritenin zaruri gevşemesinden faydalanarak, Türkiye”yi parçalamak ve kendi cemaat gayelerini gerçekleştirmek isteyen Hıristiyan tebaalar gibi, bu müslüman kardeş de İmparatorluğun bütün yükünü ve çilesini çekmiş olan Türkleri vurmaya çalışıyor. Kendilerine tarih ve şeref uydurmak ihtiyacında olan bütün iptidaî cemaatler gibi, roman kahramanı olan Zâloğlu Rüstem”i ve ancak anası Kürt olan Selâhaddin Eyyubî”yi Kürt kahramanı diye ileri sürüyor. Kürtlerin mevhum meziyetlerinden bahsediyor. Kısacası, onlara devlet kurdurmaya çalışıyor. Tabiî devletin buna müsaade etmeyeceğini anladıktan sonra, Saîd-i Kürd-î adını Saîd-i Nursî yaparak ve Nur risaleleri diye cehlin ve taassubun örneği olan karalamalar düzerek, bir din mürşidi gibi ortaya çıkmaya başarıyor.

    Bizim için şaşılacak nokta, onun şu veya bu davranışı değil, onbinlerce, belki yüzbinlerce gafil Türk”ün, bu cahil Kürd”ün arkasından gitmesi, onun cahilâne ve hâinâne öğütlerine körü-körüne boyun eğmesidir.

    Şimdi bu gafil Türklere hitap etmek istiyorum:

    Siz, Türk ve Müslüman mısınız? Türkseniz, hangi sebeple cahil bir Kürdün ardından gidiyor, onun telkinleriyle kendi ırkınızı, kendi dilinizi hor görüyorsunuz? Aranızda “Türkçe de dil mi?” diyen ahmaklar, resmî dilin Arapça olmasını isteyen hainler var. Siz ne biçim Müslümansınız ki, cahil bir Kürd”ün telkini ile evlenmeyi lanetliyor, dinsiz çocuklar yetişir de günaha gireriz diye bekâr kalmaya azmediyorsunuz? Putperest olduğunuzun farkında değil misiniz? Bir cahil Kürd”ün sakalını, tırnaklarını, abdest aldığı suyukutsal emanetler gibi saklamak hangi Müslümanlığın, hangi insanlığın, hangi temizlik kaidesinin, hangi şuurun işidir? Uyanın! Radyoyu melekle açıklamaya kalkan bir budalanın müridi olarak eşe dosta, dosta düşmana karşı gülünç olmayın. Müslümanlık, temeli atılmış, büyük bilginlerini yetiştirmiş, tedvin olunmuş bir dindir. Onun yeni baştan açıklanması için Kürt Said gibi maskaralara ihtiyaç yoktur.

    Bana bu yazıyı yazdıran, Trabzon”dan yollanan acayip bir nesne oldu. Çok küçük boyda, 8 yapraklık bir broşür olan bu nesne, hangi basımevinde basıldığı belli olmayan bir Said-i Kürd-î reklamıdır. Gönderen, O. Nuri Kurt adında tanımadığım birisidir. İçinde Kürt Said”in sayıklamalarından parçalar var. İkinci yaprağın ikinci yüzündeki şu hezeyana bakın:

    “Aziz, sıddık kardeşlerim:

    Siz kat”î biliniz ki, risâle-i nur şakirtlerinin meşgul oldukları vazife rûy-i zemindeki en muazzam mesâilden daha büyüktür.”

    ***

    Evet! Sizin vazifeniz cidden büyüktür. Haçlıların, bozuk iradenin, azınlık ihanetlerinin yıkamadığı Türkiye”yi cehaletiniz, gafletiniz ve hamakatinizle yıkacaksınız. Türklüğü inkâr ederek, şeriati Anayasa ve Medenî Kanun durumuna getirerek, evlenmiyerek, yalnız kalan kadınları evlere tıkarak, eski yazıyı getirip Arapçayı resmi dil yaparak, İslâmiyetten önceki tarihimizi küfürdür diye kitaplardan kazıyarak Türklüğü yıkacaksınız. Bunu yaparken, ölü Stalin”le, sağ Makaryos”un müttefiki olduğunuzun asla farkında olmıyacaksınız. Müslüman geçindiğiniz halde Peygamber”in “Evlenip çoğalınız” anlamındaki hadîsini hiçe sayarak, Kürt Said”in evlenmemek hususundaki hezeyanlarına baş eğmekle kimin ekmeğine yağ sürdüğünüzün farkında olmıyacak kadar acınacak yaratıklarsınız.

    Neymiş o sizin meşgul olduğunuz büyük vazife? Bir odaya kapanıp Kürt Said”in hezeyanlarını okuyarak kendinizden geçmek mi? Bu zavallı ve gülünç halinizle siz, aslında ruhî tababetin ve marazî ruhiyatın konusu olabilirsiniz. Kendisi genç ve güzel bir kadın olduğu halde, ihtiyar, çirkin ve kör bir zenci ile evlenen Amerikalı artist gibi anormal zevk sahipleri dünyada seyrek görülen nesne değildir. Sizinki de kendi içinizde kalsa, Türklüğün aleyhine yönelmese, belki böyle sayılabilir. Fakat Cennet va”di ile gafilleri avlıyor, onların milli duygusunu yıkıyor ve Türklükten ayırıyorsunuz. Araplarla aramızda bir dâva oldu mu, mutlaka Arapları haklı buluyorsunuz. Türk – Arap savaşı olursa, “Din kardeşime silâh çekmem” diyorsunuz.

    İşte, sizin üstadınızın kimliğini kendi yazısıyla gösterdim. Onun bir Kürt milliyetçisi olduğu apaçık ortaya çıktı. Bu açıklamadan sonra, gerçeği kabul edip de Türklüğe dönerseniz, hoş… Yine eski sapıklıkta inat ederseniz, sizin vicdanınızdan şüphe etmeli…
  • Dinlerin halklar üzerindeki etkisi fazlaca abartılırken, tersine halkların dinler üzerine olan etkisi dikkate alınmıyor.