Bir tutkum var; acıdan başkası değil.
Bugün tekrar sordum kendime: Ne kadar da acınası durumdasın, Eftel? Hiçbir cevap tatmin etmedi midemdeki kasıntıyı. Gözlerimin titremesinden midir bilmem, göz pınarlarım yarattığı suyun yakıcılığından defalarca kez yandı.Bir melodidir tutturmuşum, sonsuzluğa gidiyorum. Biliyorum ki bana hiç söylenmedi gerçekler. Ya ben kandırdım kendimi ya da insanlar aptal sandı beni. Öyleydim de... Çok aptal, çok acınası... Hiçbir şeyin farkında değildin, Eftelim. Asıl bu yangın gözlerini zift siyahı etmeden önce kördün sen. Asıl rüzgâr saçlarını senden götürmeden önce boğuyordun kendini. Ah Eftel, ne kadar da çocuksun daha, ne kadar da cevapsızsın. Her şeyi geçtim, hâlâ kendini nasıl kandırırsın, aklım almıyor. Al işte, tükendi kelimelerin. Keşke sadece tükenen kelimelerin olsa...
Sen kendini bildin bileli yazardın, canım. Ne oldu ki seni senden aldı bu vicdansızlar? Neden hiç gözlerine bakmadılar? Bir çocuğa dokunmak da idam gerektirir ama onlar hâlâ serbestler. En çok da sinirimi bozan bu. Ve unutma dokunmak sadece bedenindeki ufak hislerden ibaret değildir. Şimdi anlamazsın ama ileride, zor da olsa öğreneceksin. Acı, bağlılığı getirir, canım. Ah, bir baksan etrafına, demek istediğimi anlayacaksın. Dinle Eftel, belki de son dizelerim bunlar. Sessiz bir vedanın notalarını dinle sakince. İçindeki kopan kıyameti anlatarak eşlik et bana. Rüzgâr dallarını sallarken hırpalanmıyor mu sanıyordun kendini? İşte Eftel, sen busun. Seni senden başkası bilemez. Bir tek kendine kus tüm öfkeni. İçin yanacak elbet; yapman gereken buysa, göğsündeki sızı umrunda olmamalı, canım.