• Partizan tutkuda iki şey vardır: tutku ve taraf tutma. Tutku, bilindiği gibi, kördür: bu da taraf tutmanın hakikiliğini, temelliliğini şüpheli kılar. Üstelik, tutku zorbadır, bu da hiçbir şeyi çözmez (ve tutku iktidar verini aldığında, dış-ses'e geçtiğinde, dayanılmaz olur).
  • "Kısa bir süre önce ORTF hapishaneler üstüne bir kısa film sundu. Kamera örnek bir hapishanenin beyaz duvarları boyunca su gibi
    akarak kayarken, yorum da, dış ses olarak, hükümlüler tarafından başka yerde (başka yerde: Televizyondan başka her yerde, söz gelişi
    C.A.P. 'larda) ortaya atılmış olan bazı talepleri ve sorunları kendi hesabına ve kendi dillendirimine alıyordu. "İçerikçi" bir eleştiri bu-
    nunla yetinebilir ve haklı olarak mahkûmların gerçek mücadelesi sonucu televizyonun böyle bir film yapmak zorunda kaldığını söyleyebi-
    lir. Ama böyle bir filmle Attica arasında bir tabiat farkı olduğunu kim görmez?"
  • Hafta içi her zaman olduğu gibi Bay D yine sabahın köründe (daha karga botunu giymeden) dijital saatin klasik müzikli alarmıyla (Mozart’ın Son Zart’ıyla) uyanıp yatağından ivedilikle kalktı. Alelacele yaptığı sağlıksız bir kahvaltı sonrası ışık hızıyla sokağa fırladı.

    Hava buz gibiydi. Zemheri soğukları hüküm sürmekte, dışarıda bir yerlere yetişme telaşındaki insanları iliklerine kadar titretip şiddetli rüzgarıyla adeta tokatlayıp sersemletmekteydi. Ama Bay D nedense hiç üşümez, onun içinde lavlar fokurdayan bünyesine soğuk işlemezdi. Kışın en kar kıyamet zamanlarında bile tiril tiril giyinir, bağrı açık dolaşıp etrafındakilerin hayret dolu bakışlarına aldırış etmezdi. Herkesin içinde lakin her şeyin dışında bir umursamazlık ve lakaytlıkla çalıştığı reklam ajansına gitmek üzere Kadıköy vapur iskelesine doğru hızlı adımlarla yöneldi.

    Karadayken paçaları iş hayatının çamuruyla ağırlaştığından bata çıka ilerliyor, yarı saydam bir endişe sisinin arkasında ne düşündüğü pek anlaşılmıyordu. Ama iskeleden yürüyüp de vapura binmeye görsün, denizin kokusunu içine çekip, iksir-i azam sıfatına haiz çayını yudumlayarak akabinde seyre dalacağı en güzel mevziye çöreklenince, ilk fırsatta duygularıyla selamlaşıyordu. Dizlerine yatırılmış deri evrak çantasının üstünde kallavi boyutta katran karası bir cep telefonu; kulaklığın kablosu lülelenmiş, karışık düşüncelerin ortasına her iki kulaktan içli melodiler üflüyordu.
    Yolculuk boyu dış dünya kadar iç dünyası da dalgalı, çakar çakmaz çakan çakmak gözleri denizin üstünde beyaz köpüklerin dağıldığı yere sabitlenmişti. İçindeki debdebeyi sürura kavuşturmaya çalıştığı, fütursuzca alçalıp yükselen, tekinsiz bir devinim ile biteviye dalgalanan ikircikli bir hali vardı, bugün. Duygusal muhasebesini denkleştirmeye, koordinatlarını belirlemeye çalışıyordu; Boğaz’ın ortasında ama hayatın neresindeydi?
    https://i.hizliresim.com/YdXVZk.jpg

    Karaköy’e varıncaya dek şehir hatları vapurunda ulvi hislere gark olup varoluşunu sorguladıktan sonra, çalıştığı ajansa gelirken her zaman yaptığı gibi kendine yine venti (ekstra büyük boy) 338 kalorilik bir ‘caramel macchiato’ aldı.
    Leb-i derya konumundaki ajansa geldiğinde ortalıkta kimsecikler yoktu…
    https://i.hizliresim.com/jqlJpG.jpg

    Masasına geçip büyük bir keyifle kahvesini yudumladı. İlk olarak ajandasına bakıp bugünkü işlere ve yapılacak görüşmelere hızlıca göz attı. Sonra bilgisayarını açıp MediCat sitesindeki “The Cat Report” haberini iştahla okudu. Bizzat kendisinin yürüttüğü projelerle 'yılın çıkış yapan en iyi ajansı’na layık görülen kreatif ekibinin artık ‘Havas’ından geçilmeyecekti…
    https://i.hizliresim.com/kMVrRm.jpg

    Bay D gibi ödül avcısı (şeytanın bile hile sanatı üzerine yanında staj yaptığı) kreatif bir reklamcı, absürtlüğün ambalajında haz odaklı, hedef kitlenin zaaflarına yönelik baştan çıkartıcı, kışkırtıcı ve hayranlık uyandırıcı subliminal mesaj iştiyakıyla dolup taşardı. Delilik ve dahilik arasındaki münasebeti dengelemeye yatkındı, başkalaşmanın empatisini kurup, laçkalaşmanın türevlerinden uzak dururdu ve hiç şaşmaz hedefini daima on ikiden vururdu.
    Mesleğinin en mahrem sırlarını ifşa etmeden inşa ettiği ve dijital + sosyal + konvansiyonel medya vasıtasıyla günde en az 1500-2000 defa marka ifritleri tarafından hunharca tokatlanıp şamar oğlanına dönen herkesin belleklerine itinayla işlenen en demagojik fikirlerin mahsulü olan ‘reklam’ hiç de öylesine kolay ve basit bir iş değildi, doğrusu:
    https://i.hizliresim.com/4p64oG.jpg

    Oturduğu yerden kalkıp pencereye yaklaştı ve dışarıda koşuşturan insanları seyre koyuldu. Bu yedi tepeli, sekiz harfli, dokuz canlı şehrin keşmekeş içindeki vaziyetine her krizi fırsata, her fırsatı da kazanca dönüştürmeye ahdetmiş bir oportünist gibi baktı…
    Şu gördüğü kalabalığa ve akabinde tüm insanlığa hitaben eski reklamcı ve mesleğinin tüm kirli sırlarını ifşa edip aforoz edilen Frederic Beigbeder gibi haykırmak istedi:
    "Reklamcıyım. Kâinatı kirletiyorum. Ben size pis şeyleri bile satan adamım. Asla sahip olamayacağınız o şeylerin hayalini kurduran... Photoshop'ta rötuşlanmış kusursuz bir mutluluk... Kılı kırk yararak oluşturulmuş görüntüler, moda müzikler. Zar zor biriktirdiğiniz paralarla, son kampanyada itelediğim rüyalarınızın arabasını satın almayı başardığınızda ben onu çoktan demode etmiş olacağım. Sizi yenilik bağımlısı yapıyorum. Yeniliğin avantajı, hiçbir zaman yeni kalmamasıdır. Salyalarınızı akıtmak: benim görevim bu. Benim mesleğimde kimse mutlu olmanızı istemez; çünkü mutlu insanlar tüketmezler. Çektiğiniz acı, ticareti canlandırıyor. Bizim jargonumuzda buna "alışveriş sonrası düş kırıklığı" deniyor. Size acilen bir ürün gerekiyor; ama ona sahip olur olmaz bir başkasına gereksinim duyuyorsunuz... İhtiyaçlar meydana getirmek için kıskançlığı, acıyı, doyumsuzluğu körüklemek gerekiyor. İşte benim savaş gereçlerim bunlar. Hedefim ise 'SİZ'siniz."

    Kendisini suçlu hissedip hissetmediğine tam olarak karar veremiyordu. Sonuçta çalıp çırpmıyordu, her şeyi kılıfına uydurup ne yapması gerekiyorsa onu yapıyordu ve bunun karşılığında çok da iyi para kazanıyordu. Kafasındaki düşünceleri dağıtmak için tekrar masasına geçip reklam videoları izlemeye koyuldu. Netto’nun kediciklerden müteşekkil eğlenceli minnoş prodüksiyonu neşelendirdi, onu…
    https://www.youtube.com/watch?v=vHN58-QUcQc

    Bir müddet sonra mesai saatinin yaklaşmasıyla birlikte ajans çalışanları üçer beşer damlamaya başladılar. Kreatif ekibin art direktörü Şermin de teşrif edip kendisine ağzının ucuyla selam verdi vermesine de, görünen o ki epey dertliydi bugün, her zamanki şen şakrak ve matrak halinden eser yoktu. Berbat bir vaziyetteydi, dalgındı, kırgındı, kızgındı, fırtına öncesi sessizlik modundaydı. Bay D ona yeni projeleri için sinerji oluşturmaları gerektiğini ve derhal kendini toparlamasını söyledi.
    Belli ki, yaşadığı alengirli ilişkinin sonrasındaki beklenmedik ayrılık Şermin’i epey sarsmış ama yıkamamıştı.
    Gözünü ufka doğru dikti ve öfkeli bir ses tonuyla:
    “Yol gidenindir, arkasından ağlayamam,
    Yüreğim ahır değildir, her öküzü bağlayamam.” dedi.

    Bay D de bu söylediğine karşılık Baki’den bir beyitle mukabele etti:
    “Gerdûn-ı dûna âkilisen kılma i’timâd
    Dönsün piyâle devr-i Kamerden budur murâd”

    Şermin şaşkın şavalak bir ifadeyle Bay D’ye baktı, ne dediğini anlamamıştı, bu sefer Bay D, divan edebiyatından farklı olarak duruma ilişkin daha basit ve matematiksel bir yöntemle izaha koyuldu:
    İsmi lazım değil, soyadı Serbes olan (evet sonunda t yok, ama şu an içinde bulunduğu cezaevi modelinde bu harf mevcut) bir yazarın dediği gibi,
    “İnsan en az üç kişidir. Kendisi, olmak istediği kişi ve aradaki farkta yaşayan üçüncü. En sahicisi de bu üçüncüdür. Olmak istediği kişiden kendisini çıkardığında, aradaki farkta yaşayan kişidir ona en çok benzeyen. Ne kendisi kadar huzursuz, ne de olmak istediği kişi kadar hayalidir o. Yine bu yüzden, iki insanın birbirine âşık olması da en az altı kişi arasında geçen bir hadisedir.
    İlk önce iki kişi birbirlerine âşık olur, sonra olmak istedikleri kişiler arasında çatışma çıkar ve sonunda aradaki farkta yaşayan üçüncü tekil şahıslar arasında ayrılık yaşanır…”

    “Yine de her şeye rağmen asla tecrübe kazanmaktan kaçma. Ne kadar zor olursa olsun, yeniden ayağa kalk ve yola devam et. Hayatı öğrenmek için o tecrübelere ihtiyacın var. Kalbin aşk acısı ile yaralanmış olsa bile, sonsuza kadar kendini aşka kapatma. Ruhun insanların acımasızlığı ile incinmiş ise, hayata küsüp kendini karanlık bir dünyada yaşamaya zorlama. Bedenin çok büyük acılar çekmişse de, kendini uyuşturup bırakma. Unutma, bilge insan hayatı yaşayandır. Cesur insan, korkusuzca devam edebilendir. Kahraman insan, tüm acılarına rağmen yenilmeyendir.”

    Şermin bu söylevden pek etkilenmiş gözükmedi, üstüne üstlük bir de ajansa non-stop yayın yapan Damar FM’den “Bir kedim bile yok, anlıyor musun?” şarkısı kulaklarına hücum edip, yarasını deşince ve müziğin sihirli mancığınıyla fırlatılan ruhu melankolizmin diyarına tepetaklak düşünce gözleri doldu, rengi daha da soldu. (*Bayan Ş’nin ex öküzü, sokaktan beraber alıp sahiplendikleri huysuzluk abidesi ismiyle müsemma kedisi ‘Angry’ ve kokoş köpekçiği ‘Kuçuradi’yi de kaçırıp uzak diyarlara götürmüştü.)
    https://i.hizliresim.com/jq98Rg.jpg

    “İstediğim en son şey, seni üzmek derdi hep bu öküz…” diye söylenmeye başladı yeniden, Şermin… “Şimdi anlıyorum, aslında ne demek istediğini… Seni asla üzmek istemiyorum, istemem de dememiş… Üzülecekler listesinin son sırasındasın demek istemiş ve sinsi planlarını ‘son ân’a kadar hep gizlemiş…”

    Şermin yakınmalarına devam ederken Bay D’nin başasistanı Asude*, QNB F.Bank’tan İletişim Koordinatörü Derya Dikenlisarmaşığatırmanıroğullarından’ın maiyeti ile birlikte ajansa gelmek üzere olduğunu bildirdi.
    (*Asude: Kısa zamanda stajyerlikten başasistanlığa yükselen bu atom karıncanın her yönüyle sanatçı bir kişiliği vardı. Ressam gözüyle bakar, müzisyen kulağıyla dinler ve şair diliyle konuşurdu. Ayrıyeten fil gibi yer, tazı gibi koşar ve eşek gibi çalışırdı.)

    Bay D, Şermin’i teselli etmesi için finans müdiresi olan ikizi Nermin’e havale ettikten sonra pre-production meeting (yani çekim öncesi her detayın kararlaştırıldığı son toplantı) için hazırlıklarını tamamladı ve hemen akabinde döpiyesli amazonların rüküşlükte çığır açan şapşal kraliçesi (ya da şapşaliçesi) olmaya namzet Derya Dikenlisarmaşığatırmanıroğullarından’ın teşrifiyle birlikte ekiple beraber tam beş saat sürecek bir beyin fırtınası böylelikle başladı…
    Yaklaşan 14 Şubat münasebetiyle daha önce çekilmiş ve bir hayli beğenilmiş olan reklam filminin devamı da yine harikalar yaratmalıydı. “İşimiz rakamlarla değil, insanlarla…” sloganı duygusal manipülasyonun ulaştığı en son noktaydı…
    https://www.youtube.com/watch?v=iAVGvr2J4Y0

    Bu gibi cin fikirli prodüksiyonlarla fişteklenen yığınları kandıran tüm görüntüler ve kitleleri etkisi altına alan her söz yalandı…
    En basit ifadeyle, Mark Twain'in dediği gibi “Bankacı (ya da nam-ı diğer yasal tefeci) güneş parlarken size şemsiyesini ödünç verip, yağmur başladığı anda geri isteyen bir üçkağıtçıydı.” (Daha fazla teşbihata gerek yoktu, anlayan anlardı…)

    Peki, her daim sömürülüp reklamlara bile meze edilen şu “AŞK” denen illetin neydi, aslı astarı?
    https://i.hizliresim.com/nb15Z5.jpg

    Bay D toplantı sonrası kadim dostu ABBA’cı babacan Cabbar’ın egzotik mekânında solo takılıp yemek yerken bu sualin cevabını bir kitabın satırlarında yeniden aradı:
    “Aşk dediğin kusursuz sahtelikten ibarettir. Âşık olunca hayatın anlamına yaklaştığımızı zannederek mantığın sınırlarından dışarı çıkarız. Mantıksız kafa, mesnetsiz umutlarla dolup taşar. En büyük sevinçler, 24 ayar yanılgılardan doğar. Aşkın en büyük hediyesi fiyaskoyla sonuçlanan hayal kırıklıklarıdır. Aşk, kişinin kendini aldatmasıyla başlar ve başkalarını aldatmasıyla sona erer. Aşktan kaçış varsa bile kurtuluş yoktur…”

    En son Eros’un okuyla gafil avlandığı zamanı hatırladı. 3 Kasım'da, yani Leonardo Da Vinci'ye Lisa Gherardini'nin tablosu-Mona Lisa’nın ısmarlandığı günün 511. yıldönümünde tanışmıştı, Leyla’yla… 1,92’lik Bay D, bir öğle üzeri Aşiyan’da uzay gemisine benzeyen bulutlara bakarak yürürken önüne dikkat etmemiş, o sırada karşı yönden gelmekte olan ‘nomophobia’dan hallice ve ‘smombie’ce hareketlerle instasına story yükleme telaşındaki 1,82’lik yeşil gözlü kızıl bir dilberle çarpışmış, akabinde kıza çarpılmış hatta çarpanlarına ayrılmıştı. “Pardon, affedersiniz…”le başlayan özrüne karşılık “Önüne baksana ayı!…” karşılığını alınca “Teveccühünüz, iltifat buyurdunuz”la yoluna devam etmişti…
    Bu tarihten sadece birkaç gün sonra o kızıl afetin kendi öz kuzeninin kankasının eltisinin yoga hocasının teyzesinin kızı olduğunu öğrenecek ve hemen akabinde aralarındaki samimiyetin tesisi ve münasebetin temini için tanıdıklar vasıtasıyla irtibata geçecekti.
    Bildiği bir şey varsa o da “Kadınlarla kedilerin asla çağrılınca gelmediklerini, ancak ilgi göstermedikçe geldikleri gerçeğiydi…” (Carmen, 2003)
    https://www.youtube.com/watch?v=CjbOfsG71Zw

    Ve daha bir hafta dolmadan eşi benzeri görülmemiş taktikler sayesinde ona sevgilim diye hitap etme şansına erişecekti. Ne var ki, aradan geçen iki aylık zaman zarfında Leyla’sına olan Mecnunluk hali miadını doldurmuş, hissettiği tüm duygular yerle yeksan olmuştu…
    Sonrasında olanlar olmuş, fırtınalar kopmuş ve beklenen o meşum son “ayrılık” vuku bulmuştu…

    Bay D yoğun geçen bir günün ardından akşam üstü katıldığı bir sohbet meclisinde bir süreliğine “laf olsun, torba dolsun” kabilinden hasbıhal ettikten sonra evinin yolunu tuttu, eve varınca da uzun zamandan beri fırsat bulup izlemediği “L’avventura” filmini izlemeye koyuldu.
    https://unutulmazfilmler.pw/avventura-l-seruven.html
    Bu filmi izleyen hemen hemen herkesin (şayet filmin son karesine kadar tahammül edip de, nihayete erdirebilmişse eğer) filmin yönetmenine en okkalısından bir küfür savurması son derece doğal bir durumdu. Nitekim, filmin yönetmeni Michelangelo Antonioni’nin de arzu ettiği etki belki de buydu…
    Yönetmenin “L’avventura” yani “Macera” diye adlandırdığı (ismi bile izleyici otomatikman beklentiye soksun diye konmuştu) bu filmdeki amacı, heyecan uyandırmak değil, tam tersine izleyenlerin canını sıkmak ve bunu yaparken de finale dair tüm beklentileri boşa çıkararak dalga geçercesine bile isteye seyircilere nanik yapmaktı.
    Bu filmle ödül alan Antonioni’ye göre “Hayat, yaşadığımız şey değildi; yaşadığımızı hayal ettiğimiz şeydi. Yani, aslında herkes gerçekleri yadsıyarak kendini kandırıyordu. O da bu film vasıtasıyla, iki buçuk saat boyunca seyircilerin merakını esir alıp kandırmıştı, çünkü, hayat bir kandırmacaydı…”

    Bay D filmin mesajını almış bir şekilde yatak odasına geçip yatağına oturdu, uykuya dalmadan önce mutlaka bir şeyler okurdu. Başucundaki kitaplardan birini aldı, son zamanlarda adından çokça söz edilen, hatta dizisi bile çekilen bir üçlemenin ilkiydi, bu… Kitabı oldukça vasat buldu, bu kadar rağbet görmesi hiç şüphesiz bir PR mucizesinin sonucuydu…
    Özellikle kitabın mesleğine atıfta bulunduğu yere geldiğinde yazılanlar onu derin bir tefekküre sevkedip kafasında muhtelif hezeyanlar oluşturdu:
    “Reklamlar yasaklansa dünya daha verimli bir yer olur muydu?*
    Yalan söylemekten para kazanan bir grup insan reklamcılık yapamayınca, politikada şanslarını denerse, (bilindiği üzere reklamcılık sahtekârlar için bir mıknatıs ve her varoluş kendi içinde bir nedene sahip) yani bir sürü aptal politikacının yerine, kafaları iyi çalışan yaratıcı sahtekârların geçmesi bu gezegeni ne hale sokar, bir düşünün... Sonuçta, Hitler propagandayı kullanan ilk politikacı değil miydi? Hitler’in hitabet gücünün arkasındaki isim, tüm konuşmaları yazan, propagandaları organize eden Joseph Goebbels üniversitede edebiyat okumuş, gazetecilik yapmış, aslında sadece reklamcı olması gerekirken politikaya atılmış biriydi. Hitler’in Propaganda Bakanı bu adam, yaklaşık 17 milyon insanın ölmesine ve 20 milyon insanın da ölümcül yaralanmasında büyük payı olan bir reklam dehasıydı.
    *Böyle bir ihtimalin düşüncesi bile korkunç...”

    Siyasetten nefret ediyordu, reklamcı olmasaydı başka hangi mesleği seçerdi diye düşündü, Bay D. Siyasetin haricinde de insanları kandırmakla ilgili legalleşen bir sürü meslek vardı, nihayetinde… Yine de hangi meslek olursa olsun, ona tüm düşlerini gerçekleştirme ya da bütün gerçeklerini bir düşe dönüştürme imkanı sunsa bile, içindeki boşluk hep var olacak, her şeyin üstesinden gelse bile ruhunu kemiren tatminsizlik duygusuyla hep boğuşmak zorunda kalacaktı.

    Kitabın kapağını kapattı. Yatağına uzandı, gözlerini kapadı ve reklamsız bir rüyaya daldı.
  • herhangi bir dış güzelliği çirkinliğe yormak kolaydır fakat önemli olan (bkz: Frank Zappa)’nın “vücudunun en çirkin yeri burnun ya da ayak parmakların değil kafandır” dediği gibi gerçek çirkinliği görmek zordur.

    Edmund Burke "güzelliği yalnızca duyular yoluyla insan aklına etki ettikleri sürece anlamlı kılan bir dizi nitelik olarak tanımlar, güzelliğin yalnızca orantı veya uyum gibi niteliklerde olabileceği fikrini" reddeder. bu reddediş, güzelliği neyin oluşturduğuna dair didaktizmi, yargılama yeteneğine sahip muazzam bir güvenin işaretidir.

    David Hume ise "güzellik, şeylerin kendinde var olan kalite değildir: yalnızca onları düşünen zihinde var olur ve her zihin farklı bir güzelliği algılar. önemli olan bireysel iradedir. her birey, başkalarına göre estetik yargısını belirliyor gibi yapmadan kendi duygularıyla tanışmalıdır" diyerek güzelliği açıklar.

    Immanuel Kant'ın güzelliğin bir nesnede mi yoksa başımıza gelen bir deneyimde mi olduğu sorusu ise aslında kısaca şunu sorar: güzel kimin belirleyici temel yargısıdır?

    radikal bireyciliğe, narsist sunumlara ve kışkırtıcı siyasi söylemlere giderek daha fazla takıntılı görünen küresel bir kültürde, toplumların bir zamanlar ruhun güzelliğine önem verdiğini hayal etmek ne kadar zor değil mi? ancak, 18. yüzyılın sonlarında ve 19. yüzyılın başlarında, güzel bir ruh arayışı, zamanın en önemli aydınlarından bazıları tarafından geliştirilen, felsefi düşüncede bir dönüm noktası olmuştur. bu düşünürlere göre, iç mükemmelliğin arayışı, güzel ruhun özünde, bireyin doğuştan bilişsel potansiyele sahip olduğu fikridir. eğitim koşullarına bağlı olarak, bu gizli potansiyel mükemmelliğe; akıl, ahlak, karakter ve davranışlarımızı geliştirerek ulaşabiliriz. güzel ruh, insan kapasitesini geliştiren bilgi ve kültürü geliştirmeye odaklanan estetik bir kavramdır. güzel ruh, adalet duygusuna sahip, bilgeliği sürdüren ve estetik bir eğilim ile iyi için iyilik halini uygulayan erdemli bir ruhtur.

    Simone de Beauvoir'e göre ataerkil toplumlar, kadınları güzelliğin stereotiplerine uymaları için baskı yaparak boyun eğdiriyor, özerkliklerini soyuyor ve onları, yeteneklerini ve akıllarını azaltan şekillerde nesnelleştiriyor. bununla birlikte varoluşçuluğu bir çıkış yolu olarak sunuyor: kadınlar özgür olmalı; yazdıkları, nasıl görünmeleri ve davranmaları gerektiği konusundaki erkek görüşlerini reddetmelidir.

    benim için ise güzellik: göğsümde bir sıkışma, gözlerimde iyilik ve acı gibi zevk duygusu, güvencesiz bir şeyin anlamı, kalıcı bir şekilde bir araya toplanabilen belirli bir renk veya ses birlikteliği, hatta solunabilir hava gibi ciğerlerimi sürekli dolduran bir yaşam sevincidir.

    - Nihilistic Cat
  • Kabalık esas olarak, bilinçte istemenin bilmeye bütünüyle ağır basmasında ve böylelikle bilmenin kesinlikle sadece istencin hizmetinde ortaya çıktığı dereceye çıkmasında, sonunda istencin bu hizmeti istememesinde, yani ne büyük ne de küçük hiçbir güdünün bulunmamasında, bilmenin bütünüyle sona
    ermesinde ve bunun sonucunda tam bir düşünce boşluğunun ortaya çıkmasındadır. Ancak, bilgisiz isteme en kötü şeydir; her kalasta bu vardır ve en azından düştüğünde bunu gösterir. Bu yüzden bu durum, kabalığı oluşturur. Aynı kişide sadece duyu organları ve onların verilerinin kavranması için gereken en alt düzeyde zekâ etkinliği bulunur, bunun
    sonucunda kaba insan tüm izlenimlere sürekli
    açıktır, yani etrafında olup biten her şeyi,
    saniyesi saniyesine algılar, öyle ki en ufak bir
    ses ve çok küçük bir durum bile onun dikkatini
    hemen çeker, tıpkı hayvanlarda olduğu gibi.
    Tüm bu durum, o kişinin yüzünde ve tüm dış
    görünüşünde görülebilir – sonra buradan kaba
    dış görünüm ortaya çıkar ki, bu dış görünüm,
    çoğu zaman olduğu gibi bilinci tek başına
    dolduran ilginç, düşük, egoist ve genel olarak
    kötü bir istenç olduğunda, etkisi daha da
    ilginçtir.
    Arthur Schopenhauer
  • 310 syf.
    Adı gibi davranışlarımızın altında yatan etkenleri irdeleyen kitap bölüm bölüm bu konuyu çeşitli yönlerden bize sunuyor. Evrimsel süreçten başlayarak, insanın bilinçli, içgüdüsel, bireysel veya toplumsal davranışlarını özellikle sinir sistemi üzerinden anlamlandırmaya çalışıyor.
    --İnsan evrimleşirken çeşitli değişimler ve dönüşümler geçirdi. Bu dönüşümler ile insanoğlu daha kompleks davranışlar sergilemeye başladı. Özellikle uzuvların kullanılmaya başlamasıyla sinir sistemi gelişmeye, merkezileşmeye ve kompleks bir yapıya dönüştü. Yazara göre bu gelişimlerin en büyük etkenleri çevresel etkenlerdir. Yaşam koşulları ve diğer çevresel etkenler uzuvlarımızın değişimi konusunda etkili oldu; sinir sistemimiz daha karmaşıklaşmaya zorlandı; beynimiz büyüyerek bu karmaşık yapının yönetimi için yeterli hale gelmeye çalıştı. Böylece sonsuz sayıda davranış şeklimiz oluşmaya başladı.
    --Sinir sistemi evrimsel süreç boyunca dış etkenlerin koşullamasıyla gelişim gösterdi. Tek hücreli canlılarda belli bir sinir sistemi bulunmuyorken(Basit canlılarda çoğunlukla şartsız refleksler mevcuttur.) gelişmiş canlılarda gelişmiş bir sinir sistemi mevcuttur. En küçük sinir birimine nöron denir. Nöronların bir araya gelmesi sinir hücrelerini oluşturur. Bu hücrelerin bir araya gelmesiyle merkezi sinir sistemi olan beyin oluşur. Dış etkenlerin etkisiyle uyarılar beyinde anlam kazanır böylece beynin verdiği cevaplarla davranışlarımız meydana gelir. Sinir sistemimizin ilk davranış şekli çevrenin koşullanması iç güdülerimizdir.
    İç güdülerimiz sinir sistemimizin limbik bölgesini ilgilendirir. İç güdülerden sorumlu limbik bölge ile ilgili yapılan deneylerde; dışarıdan yapılan uyarılarla hayvanlar ve insanlar aynı şekilde koşullandırılabilmişlerdir. İçgüdülerimiz hayvani yönümüzü temsil eder ve sadece dürtü ile ihtiyaçlarımızı kapsar.Bizi insan yapan beyin kabuğudur. Hayallerimiz beyin kabuğu ile mümkündür. İç güdülerimiz ise sinir sisteminin koşulladığı ilk şartlı yönelimlerimizdir.
    --Davranışlarımızın irdelenmeye devam edildiği bu bölümde ise maymunlardan hareket edilir. Maymunların grup içindeki davranışları, koşullara verdikleri tepkiler, beslenme şekilleri, cinsel yaşamları, savunma sistemleri vb. biz insanlarla mukayese edilir ve çok yakın veriler elde edildiği belirtilir. Örneğin İMO adında bir maymunun arkadaşlarına beslenmeyle ilgili pratik yollar öğrettiği; ya da yeni doğan bebeğin yaşlılar tarafından mutluluk ile karşılandığı ve anneyi tebrik ettikleri gibi örnekler mevcut. Maymunlarda iletişim insan kadar olmasa da kompleks bir yapıya sahip. Örneğin mimik ile ve ses ile iletişim şekilleri karmaşık bir yapıya sahip. Tabi bu iletişim, beslenme, savunma, cinsellik gibi edimleri doğal ortamında yaşayan maymunlar için daha geçerli. Çünkü doğal ortamında yaşamayan canlının koşullanması farklı olacağından türdeşleri gibi davranışlar sergileyemez. Daha önceden de belirtildiği gibi dış etmenler asıl belirleyicilerdir.
    --Oluşan davranışların süreklilik kazanması içinse bunların bir yerlerde kaydedilmesi ve nesilden nesilde aktarılması gerekir. Bu bölümde yazar, belleği DNA ve RNA ile irdelemiş. DNA ve RNA nın yapısı hakkında bilgi vermiş. Bellek için önce öğrenmek gerekir sonrasında bu öğrenilen depolanır. İçgüdülerimizin, davranışlarımızın binlerce yıldan bu zamana gelmesinin en büyük etkeni bellektir. Böylece kazanılan her türlü davranış sonraki nesile aktarılarak evrimsel düzey arttırılır. İnsanlaşma sürecinde kalıtsal mekanizma daha karmaşık hale gelir ve depolanan bilgi çok daha fazla artar.
    Ayrıca yazar çeşitli deneylerin sonucunu irdeleyerek belleği anlamaya çalışmış. Örneğin kurtçuklarla yapılan deneylerde belleğin nesilden nesilde aktarıldığı tespit edilmiştir.
    Diğer bir bellek ise bağışıklık sistemdir. Bu bellek otonom bellektir. Bizden bağımsız hareket eder.
    Kısacası bellek davranışlarımızın sürekliliği için olmazsa olmazdır.
    --Bu bölümde biyolojik ritmimizden bahsedilir. Biyolojik saatimizin hangi koşullarda şekillendiği ve hangi koşullarda değişime uğrayıp uğramayacağını anlatmaya çalışır. Yazara göre basit canlılardan insana gelindikçe çevresel etkilere direnç artar ve biyolojik mekanizma çevreye daha dirençli olur. Basit canlılarda ise özellikle ışık biyolojik mekanizmalardan etkilidir. Örneğin bitkilerin yaşamının büyük çoğunluğu ışık sayesinde devam eder.
    Biyolojik düzen için öncelikle çevreyle olan etkileşim sonucu uyum yani denge sağlanmalıdır. Uyum sağlandıktan sonra biyolojik bir düzenden söz edebiliriz.
    Bu bölümde ayrıca uyku ve uyanıklık irdelenmiş. Uykunun evreleri ve bu evrelerde ne gibi olayların geliştiği açıklanıyor. Yazara göre uyanıklık, duyularımız tarafından koşullanır. Eylemlerimiz üzerinde hakimiyet kurabiliriz. Uyku durumunda ise bunun tam tersi mevcuttur. Ancak uykunun paradoks evresinde uyanıklığa yakın bir durum söz konusudur. Rüyalarımızı bu evrede görürüz. Bu evre basit canlılarda görülmez. Kuşlardan itibaren vardır.
    Yavaş uyku evresi ise uyanıklık durumunun sona erme safhasıdır. Bu ise bütün canlılarda mevcuttur.
    --Son olarak sinir sistemimizin kurduğu denge ve bu dengenin bozulma nedenleriyle sonuçları, bilinç gibi konular iirdeleniyor. Sık sık davranışlarımızın kökeninden bahsedilirken Pawlow'dan yararlanılır.
    Sinir sistemimizin amacı çevreyle denge kurmaktır. Buna çevreyle uyum denir. Canlılar bunu gerçekleştirmek için refleksler geliştirmiş ve bu refleksler bir araya gelerek karmaşık davranış yapıları oluşturmuştur. Bu karmaşık yapının dengesi için iki kısım etkilidir. Biri uyarım kısmı diğeri de inhibisyon kısmı.. Bilindiği üzere gelen uyarı beyinde şekillenir ve uyarı eylem olarak çevreye yansır. Bu uyarı inhibisyon ile dengelenir. Sinir sistemi çeşitli nedenlerle yıpranmış canlılarda bu denge bozulur ve nevrotik, psikoz gibi davranışsal bozukluklar gözlenir. Yazara göre sinir sistemimiz sabit bir yapıda değildir. Çevresel, kültürel, tarihsel bütün etkenler sinir sisteminin şekillenmesinde ve sağlığında önemli yere sahiptir.
    Ve! Kitap güzel bir Nazım dizesiyle son buluyor. İyi okumalar.
  • İçinizdeki ses ile dış sesinizin ne denli farklı olduğunu hisseder ve BEN SÖYLEYEMEDİKLERİMİM,dersiniz..