• Ordixane Celil i biraz tanıyalım öncelikle.
    Halk bilimiyle ilgili eserler yazmış yazar.1932 yılında Erivan'da doğdu,1952-57 yılları arasında Erivan üniversitesinde filoloji okudu.1957 yılında doktora tezini Leningrad'daki "Doğu Bilimler Enstitüsüne "Altın Elli Han" olarak da bilinen "Dımdım Destanı" ile hazırlamıştır. Kürt folklorüne yönelik bir cok guzel çalışması vardır. Kendisi Kürt Edebiyatı için çok değerli bir yazardır.
    Cegerxwîn en meşhur kürt şairlerinden biri.
    Tabiri caizse, kürtlerin Nazım Hikmet 'idir. Cegerxwîn şiirlerini Divan isimli kitapta toplanmıştır
    Çok değerli guzel şiirleri vardır. Bir çok şiiri de Kürt sanatçılar tarafından bestelenmiştir.

    Çok başarılı ve guzel bir çalışma olmuş. Okunması gereken bir kitap daha...
  • Sabrî zamâne çeşmimi elmâs-rîz eder
    Ger zahm-ı sîneme nemek-i râhat istesem

    Sabrî-i Şâkir

    Mânâ: Sabrî! Göğsümün yarasına ekmek için felekten rahat tuzu istesem gözlerimden elmas döktürür.
    Ahmet Talat Onay
    Sayfa 157 - Kurgan Edebiyat Yayınları
  • Kitabın tamamı beyitlerden oluşuyor ve gerek hikayeler gerekse İslami dönemlerinden bahsedilen son derece güzel bir eser.

    Özellikle edebi eser, divan şiiri ve gazel sevenlere tavsiye ederim..
  • Meczûb olurum hüsn-i hudâ-dâdı görünce
    Gûyâ ki hüsün kâhrûbâ ben ana kâhım

    Allah vergisi bir güzeli görünce deli dîvâne olurum. Sanki güzeller kâhrûba, ben de saman çöpüyüm.
  • KASİDE
    Esti nesîm-i nevbahar açıldı güller subh-dem,
    Açsın bizim de gönlümüz, sakıy medet; sun câm-ı Cem.
    Erdi yine ürdibehişt, oldu hava anber-sirişt,
    Âlem behişt ender behişt, her gûşe bir bağ-ı irem.
    Gül devri ayş eyyamıdır, zevk u safa hengamıdır,
    Âşıkların bayramıdır bu mevsim-iferhunda-dem.
    Dönsün yine peymaneler, olsun tehî humhâneler,
    Rakseylesin mestaneler, mıtrıblar ettikçe nagem.
    Bu demde kim şân u seher meyhane bağa reşk eder
    Mest olsa dilber, sevse ger, ma'zûrdur şeyhülharem.
    Yâ neylesün bîçareler, alüfteler, âvâreler
    Sâgar suna mehpareler, nûş etmemek olur sitem.
    Yâr ola, câm-ı Cem ola, böyle dem-i hürrem ola,
    Arif odur, bu dem ola... ayş u tarabla muğtenem.
    Zevki o rind eyler tamam kim, futa mest ü şâd-kâm
    Bir elde câm-ı lâle-fam, bir elde zülf-i hambeham.
    Her nevresîde Şah-ı gül, almış eline cam-ı mül,
    Lütfet açıl sen dahi gül, ey serv-kadd ü gonce-fem!
    Açıklama:
    Sabah vakti ilkbahar yeli esti.
    Sakiy medet, Cem'in kadehini sun, bizim de gönlümüz açsın.
    Erdi yine nisan ayı, hava amber kokularla cennet içre cennet oldu, her köşe bir irem bağı.
    Gül devri devri işret zamanıdır, zevk ve sefa vaktidir,
    Bu mübarek nefesli mevsim aşıkların bayramıdır.
    Dönsün yine kadehler, şarap küpleri boşalsın akıcılar nağme çaldıkça sarhoşlar rakseylesin.
    Bu demde, bu seherde, meyhane bağı kıskanır Dilber mest olsa,
    Kabe'nin şeyhi onu sevse, mazurdur.
    Sevgiden şaşkına dönen biçâreler, avareler neylesin
    Ay yüzlüler içki sunuyor, içmemek ayıp olur, sitem olur.
    Yar olanda, Cem kadehi olanda, böyle neşeli günler olanda.
    Arif odur ki bu zamanlarda neşe ile ganimetlenir.
    Zevki O sevgili tamam eder ki, sarhoş neşesiyle.
    Bir elinde lâle renkli kadeh, bir elinde büklüm büklüm saçını tutar.
    Her körpe güldür, eline içki kadehini almış.
    Lütfet, açıl sen de gül, hey servi boylu gonca ağızlı.


    Aşağıdaki hiciv şiiri kendi zamanının bir başka şairi Fırsati’ye bir sataşmasıdır..
    CENG(KAVGA)

    Fırsatî sen bu semti bilmezsin
    Eyleme gel bizimle yok yere ceng
    Sana kaç kere dedim anlamadın
    Sözde mazmûn gerekir â pezeveng

    RUBAİ - YOĞ İMİŞ

    Ey dil hele âlemde bir âdem yoğ imiş
    Var ise de ehl-i dile mahrem yoğ imiş
    Gam çekme hakikatde eğer ârif isen
    Farz eyle ki el'an yine âlem yoğ imiş...
    Nefi denilince akla gelen ilk şeylerden biri hicivleridir. Nefi'nin sadece hicivleriyle ün salmadığını ve kaside alanında da başarılı eserler verdiğini ,hatta ve hatta kaside denilince de akla gelen ilk ismin Nefi olduğunu az çok edebiyat bilgisi olan bir çok insan bilir.Nefi öyle bir yazar ki, övgü ve yergi sanatını yani kaside ve hiciv sanatını bir arada kullanarak büyük bir başarı elde etmiştir. Aslında birbirlerine zıt olan bu sanatları uygulamak her baba yiğidin harcı değildir. Hicivlerinden dolayı ona genç yaşta "Zari" mahlası verilmiştir."Zari" günümüz Türkçesiyle "zararlı, faydası dokunmayan" anlamları taşır.O öyle bir Hiciv sanatı işlemiş ki 1585 Erzurum defterdarı olan Gelibolulu Müverrih Ali, şiirlerini görmüş, beğenmiş ve bu genç şaire Nef'i "Nafi" yararlı" mahlasını vermiştir.Ne kadar yararlı bir şair, orası meçhul tabii.Öyle ki, Nefi yazmış olduğu hicivleriyle dönemin birçok isminin nefretini ve öfkesini üstüne çekmeyi başarmıştır. Dönemin Müftüsü ile aralarında geçen bir atışma oldum olası beni Nefi'nin büyük bir şair olduğuna inandıran güzel atışmalardan biridir. Aslında güzel bir atışma olduğu söylenemez; bilakis ağır sözlerle kurulmuş,destansı sözler içeriyor. Malum bizim Nefi oturtucu sözlerin adamıdır.Dönemin müftüsü görünüşte Nef'i yi öven, fakat içeriğinde Nef'i ye kâfir diyen bir beyit oluşturup halka sundu. Üstad Nefi'de boş durur mu sanırsınız? Nefi'ye biri kafir diyecek ve Nef'i masum masum, hiçbir şey yokmuş gibi davranacak.Üstad boş durmadı. Hemen bu beyite karşılık bir beyit de o yazdı:
    Müftü efendi bize kâfir demiş.
    Tutalım ben O'na diyem müselman.
    Lâkin varıldıktan ruz-ı mahşere,
    İkimiz de çıkarız orda yalan."
    Yukarıdaki şiiri Nef’i nin asırlar sonra bile Hiciv sanatı denildiğinde ilk akla gelen isimlerden biri olmasını sağlamıştır..
    Satirik üslûbun (yergi/eleştirel) en önemli vasıtalarından biri olan mübalağa (abartı), Türk şiirinde bol bol kullanılmıştır.Divan şairi, övgüde ne kadar abartılıysa, hicivde de aynı derecede abartıya kaçmıştır. Hicvedilen kişinin hicvi hakettiğini göstermek için mübalağadan yararlanılmıştır. Yine Nef'î'den bu defa Vahdedi isimli bir şaire karşı yazdığı Hiciv den bir örnek verelim:

    Asmândan bir sadâ-yı saht irişdi
    İşidenler sâ'ika sandılar amma ol değil
    Vahdetî bir zarta çalmıştı geçen yıl sehv ile
    Künbed-i çerh-i felekden geldi âvâzı bu yıl

    âsmân: gökyüzü
    sâdâ-yı saht: kuvvetli ses
    nâgehân: ansızın
    sâîkâ:yıldırım
    sehv ile: yanlışlıkla
    künbed-i çerh-i felek: gökyüzü
    âvâz:ses
    zarta:gaz çıkartmak

    Bu öyle oturaklı bir beyitti ki,dönemin müftüsü bu beyite karşılık olarak başka bir beyit yazma cüreti gösterememiştir.Yani kısacası Nefi öyle bir hiciv ustasıydı ki sadece bir hicvinden dolayı bir çok insanın ağlamasına, efkarlanıp dünyadan soğumasına sebep olabiliyordu.
    Öyle ki o zamanın sadrazamlarına şiir şeklinde küfür ettiği için bir kez zindana atıldı; ama padişah bunu öğrenince kendisini affetti.1 ay sonra tekrar küfür etti ve yine zindana atıldı ve yine padişah Allah'ın sabrı üç kezdir diyerek, "bir kez daha affediyorum seni" dedi ve tekrardan bizim sivri dilli Nefi'yi affetti. Aradan epey bir zaman geçti.. Bizde bir tabir vardır: "Can çıkar huy çıkmaz" diye, malum bu söz tam bizim Nefi'ye göreydi Nefi dayanamayıp ne de olsa beni tekrardan affedip bırakırlar diye düşündüğünden olsa gerek, tekrardan küfrettiği için nihayetinde boğularak öldürülmüştür.Boğularak öldürülmesinin sebebi de Nefi'nin tamamen kendi isteği dahilinde gerçekleştirilmiştir.Sonuçta bir çok kez affedilmesine karşın, diline sahip çıkmayıp kendi ölüm fermanını yine kendi elleriyle imzalamıştır.

    Şair Padişah Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail’ e yazdığı hicviye…

    Sanma şâhım / HERKESİ SEN / sâdıkâne / YÂR OLUR
    Herkesi sen / DOST MU SANDIN / belki ol / AĞYÂR OLUR
    Sâdıkâne / BELKİ OL / bu âlemde / DİLDÂR OLUR
    Yâr olur / AĞYÂR OLUR / dildâr olur / SERDÂR OLUR

    İşte Yavuz Sultan Selim in Şah İsmail ' e yazdığı bu çok ince manalı şiirin günümüz Türkçesiyle yazılışı.(Hikayeyi okuduktan sonra ne anlatmak istediğini daha iyi kavrayacaksınızdır.)

    Şahım sen herkesi kendine sadık dost sanma
    Sen herkesi dost sanma belki o düşmanın olur
    Belki o kişi alemlerde sözü geçen olur
    Dost olur düşman olur sözü geçen olur hükümdar olur.

    Yavuz Sultan Selim Han'a ait bir beyit. Dizelerin ilk kelimeleri yukarıdan aşa ğıya okunduğunda aynı dizeyi verir.Bu tarzda yazılan ilk beyit olduğu söylen mektedir. Divan edebiyatında bu özelliğe vezni aher denir.
    Yavuz Sultan Selim Han bu beyiti Şah İsmail'e yazmıştır,hikayesi oldukça ilginçtir;
    Yavuz şiire, edebiyata ve satranç oynamaya meraklı biridir. Aynı şekilde Şah İsmail'de de bu özellikler vardır. Sarayında ünlü şairleri barındırır ve çok iyi satranç oynar. Bunu bilen Yavuz, Şahın bu özelliğinden yararlanmak ister.
    Tebdili kıyafetle (gezgin bir abdal kılığında) şahın ülkesine gider. Hanlarda Kervansaraylarda satranç oynayarak önüne geleni yener. Haber Şaha ulaşır. Şah der ki çağırın birde benimle oynasın. Yavuz Şah'ı da yener. Şah sinirlenir ve Yavuz'a der ki: " sen edep nedir bilmez misin? Hiç Şahlar mat edilir mi?" Elinin tersiyle Yavuza bir tokat atar. Şahın kızdığını anlayan Yavuz ,onu yücelten şiirler okumaya başlar. İşte şahın huzurundan ayrılmadan önce bu şiiri okur. Ancak Şah İsmail hala onun Yavuz Sultan Selim olduğunu anlamamıştır.Yavuz yediği tokatın acısını unutmaz. Birkaç sene sonra Çaldıran'da Şah İsmail'i yener ve ona bir mektup gönderir. Mektupta o günkü tokadın acısını aldığını söyler ve ilaveeder"atacaksan,tokadı,böyle,atacaksın"

    Aslında Yavuz bütün olacakları,planlarını,kastını,ve hıncını şiirinde Şaha anlatmış ancak Şah anlayamamıştır. Herkesin dost olmayacağını bir gün böyle kişilerin karşısına serdar olarakta çıkabileceğini söylemiştir." Bu örnek şair Padişahlarımızdan en güzel örnektir..
    Aşağıdaki şiirinde ise yine Edebiyat alanında hakikaten güzel eserler vermiş olan Yavuz Sultan Selim han ,aşık olunduktan sonra Padişahların bile ne kadar çaresiz kaldıklarını anlatan harika bir şiir örneği çıkarmış,bu yüzden illaki sizlerle bu şiiri paylaşmak istedim.
    Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etti felek
    Giryemi kildi hûn eksimi füzûn etti felek
    Sîrler pençe-i kahrimdan olurken lerzân
    Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek."

    ( Bilmem ki gözlerime felek nasil bir büyü yapti ki,
    Gözümü kan içinde birakti, aşkımı artırd.
    Benim pençemin( gücümün) korkusundan arslanlar(bile) titrerken,
    Felek beni bir ahu gözlüye esir etti..)

    KARACAOĞLAN
    Karacaoğlan, 17. yüzyılda yaşamış bir halk şairidir. Söylediği şiirlerde geçen yer isimlerinden anlaşıldığına göre, çok gezmiş, çok memleketler görmüş, Anadolu dışında, kendisinin "frengistan" dediği, yabancı bir ülke, yada ülkelere de gitmiştir.
    Karacaoğlan, şiirlerinde genelde Anadolu sevgisi, tabiat sevgisi gibi konuları işlemiş, bunun yanısıra, halk şiirinin hicviyeleri olan "taşlama" türü şiirler de söy lemiştir.
    Bu şiir, onun taşlamalarından biridir:
    Indim seyran ettim Frengistanı
    Iller var, bizim ile benzemez
    Levin tutmuş goncaları açılmış
    Gülleri var bizim güle benzeme
    Akılları yoktur, küfre uyarlar
    Imanları yoktur, cana kıyarlar
    Başlarına siyah şapka koyarlar
    Beğleri var, bizim beğe benzemez

    Seyredüben gelir karadenizi
    Kanları yok, sarı sarı benizi
    Övün etmiş kara etli domuzu
    Dinleri var, bizim dine benzemez.

    Karacaoğlan der ki:dosta darılmaz
    Hasta oldum, hatırcığım sorulmaz
    Vatan tutup bu yerlerde kalınmaz
    Illeri var, bizim ile benzemez
    Karacaoğlan mütemadiyen ,aşk şiirleri yazmış,duru bir dil kullanmış ,ve derdini anlatırken bazen kızların tomurcuk memelerinden,bazen gil yanaklarından,bazen saçlarından kendi dil ve kültürüne göre süsleme ve abartılarla anlatmıştır,yazmıştır,bir şiirinde ;

    Bir Kız Bana Emmi Dedi
    Değirmenden gelirim beygirim yüklü
    Şu kızı görenin del olur aklı
    On beş yaşında kırk beş belikli
    Bir kız bana emmi dedi neyleyim

    Bizim ilde üzüm olur alc olur
    Sızılaşır bozkurtları aç olur
    Bir yiğide emmi demek güç olur
    Bir kız bana emmi dedi neyleyim

    Birem birem toplayayım odunu
    Bilem dedim bilemedim adını
    Elbistan yanaklı Kürdler kadını
    Bir kız bana emmi dedi neyleyim

    Karacoğlan der ki noldum nolayım
    Akar sularınan bende geleyim
    Sakal seni cımbızınan yolayım
    Bir kız bana emmi dedi neyleyim
  • Eyvah! Ne yer, ne yâr kaldı,
    Gönlüm dolu ah-u zâr kaldı.
    .....

    Tarhan Mukaddimeyi okumakla şiiri okumanın, içindekileri okumakla şiirin adının aynı olduğunu söylüyor. Bu kitabı okuyan elinde bulunduranın kabristanı dolaşmış olduğunu fakat hiçbir şey anlamadan kabristandan çıkıp gideceğini dile getiriyor. Bunu da şu sözlerle açıklıyor. “Gönlümdeki feryattan yapılmış bir mezardır ki, muhtevasını taşlara yazılmış sözler gibi isterim.” İnsanlar kabrin hep dışını görürler. Ne kadar ölen için üzülseler de gördükleri taştan, yazılmış sözden isimden ibarettir. Fakat, içinde yaşanılan, hissedilen hakkında kimse hiçbir şey bilmez. Tarhan da o toprağın altındaki hayatı taşlarda görmek istiyor. Tarhan, derin düşünen, hisseden bir şair olarak çıkıyor karşımıza nitekim bu yüzden kendisini kimsenin anlamadığını, anlamayacağını da bilir.

    “Ben bu kitabı kendim okuyayım diye yazmadım.Zira bu iştirak edecekler nadir, belkide birkaç tane anlayan olacaktır.” Bir kişi düşüncelerini bir eserde ortaya koyarsa ikinci defa dünyaya gelmiş olduğunu görüyoruz bu sözde. Bir de kendim için yazıyorum demesi sanat sanat içindir ilkesini akıllara getirir. Nitekim Servet-i Fünun dönemine kadar şiirin konusu toplumsaldı, bireysellik yoktu fakat; işte bu eserle bireyselliğin temelleri atıldı ki Tarhan döneminden sonraki şairleri de bu bağlamda etkilemiş oldu.

    “Kederimin artması için buna sevinmek isterim bunu kimselere anlatamam.” Bu sözüyle şiirde işlediği muhteva akıllara gelir. Bu sözde bir insan bir sevinirse bu sevinci kursağanda kalır. Bu yüzden tekrar sevinmek ister. Yani sevinmek istedikçe keder artar ve Makber gibi eserler ortaya çıkar. Tarhan Makber şiirini yazmıştır fakat kendi dahi anlamamıştır. “ Hele yazdığım şeylerin bazısı o kadar benim değildir ki manalarını kendim dahi anlayamam.” Tarhan açıkça burda Makber’i ben yazdım fakat ölümün ne olduğunu anlayamadım. Anlaşılan şu ki ne kadar ölüm üzerine Tarhan kadar derin düşünülsün; yaşamadan, görmeden taşlara yazılmış sözlerden başkası anlaşılmaz.

    “Makber, makber değil bir türbe, türbe değil bir mabed, mabed değil bir küre, küre değil, ucu bucağı bulunmayan bir bir boşluk olmalıydı.” Şair burada da Makber’in ne olduğu hakkına bir arayışa çıkıyor. Türbe olmaz sadece dua eder gidersin, mabed olmaz orada da ibadet edersin. Küre olmaz sadece bu dünyayı görürsün. Yani hiçbir yerde o nuru göremezsin. Bu yüzden Makber, ilahiyle karşılaşacağın bir boşluk olmalıydı diyor. Nitekim devamında “ Nûr-ı ilahinin indiği, fikri insanın çıkamadığı bir yer olmalıydı” diyor. Yani Makber, kabirde o nurun indiği ve o anda insanın fikri olsada söyleyemeyecek kadar şaşırdığı bir yer olmalı ki Tarhan Tanrı’nın varlığını inanma konusunda akılla kalbi arasındaki ikilemden kurtulsun, aklı alt edip bütün varlığıyla Tanrı’ya inansın. Bu da Şinasi’nin Vahdet-i zatına aklımca şahadet lazım, sözünü hatırlatıyor. Diğer yandan Tarhan; “ Makber’den evvel yazdığım şeylerin pek çoğunu beğenmem, bazısını pek az beğenirim.Makber’i ise hiç beğenmiyorum çok seviyorum.” diyerek karşımıza çıkar. Yani Tarhan Makber’e şiir açısından değerli bir eser olarak bakmıyor. O Makber de işlediği, üzerine düştüğü ölüm düşüncesini seviyor. Tıpkı mezarın dış görüntüsünü sevmeyip, oranın içini özünü sevdiği gibi.



    “Alem-i edebiyatta bir ahiret lâzımdır. Makber, o ahiretten nişandır.” Tarhan burada da edebiyat aleminin yeniden doğuşu lazımdı. Çünkü; edebiyat divan edebiyatı geleceğiyle ya da Tanzimat’la toplumsallık geleneğiyle sürüp gidiyordu fakat, Makber bütün eski kalıpları kırıp, edebiyata yeniden bir sayfa açmış oldu.

    Bu eser şiir diye okunursa Tarhan’nın şairliğine dair hiçbir şey bulunamaz. Düşünülürse eserin derinliği belki yine şiir zannedilir. Çünkü bu eser” insanlığın ölüm karşısında çaresizliğidir.”
  • Çeşitli divan şiir tamlamaları, mazmunlarını açıklayan, örnekleyen alanında gayet başarılı bir kitap. Sözlük olması bu kitap gibi okunur mu dedirtebilir. Fakat yeni kelimeler yeni anlamlar öğrenmek ayrı bir haz verecektir