Kültürümüzün en büyük yanılgılarından biri de, anneliği (ve kadınlığı) sürekli hizmet olarak görmektir. Çocuğun ve aile bireylerinin tüm istek ve ihtiyaçlarına aralıksız cevap vermek, herkesin isteğini, talep dahi etmesine fırsat vermeden yerine getirmek, öngörmek, koşturmak, annelik (ve kadınlık) olarak algılanır.
Aşırı korumacılık, toplumumuzda 'iyi' ebeveynlikle eşdeğer tutulmakta. "Aman koşma düşersin! Üstüne hırkanı giy, üşürsün!" türünde ikazlar, çocuğun kendi algılarına güvenini sarsar. Düşmekten korkmayı öğrenir; düşünce nasıl kalkacağını bilmez; üşümenin daha ne demek olduğunu kestiremeden fazlaca giydirilir ve ilk rüzgarda hastalanır. Hata yapmasına izin verilmediği için, konuşmaktan veya fikrini açıklamaktan vazgeçer. Her şey önüne kolayca konduğu için, hayatın bu şekilde devam edeceği yanılgısına kapılır ve ilk hüsranda çöküntü yaşar.
Gerçekten de, öfkelendiğimiz, çok sinirlenip kızdığımız zaman, kendi kendimizi dahi tanıyamaz hale gelir, aslında söylemek istemediğimiz şeyleri söyler, yapmak istemediğimiz şeyleri yaparız. Bu gibi aşırılıkları da nedense çocuklarımıza daha sık göstermeye yatkınız. Sanki onların bize bağımlı olmaları, küçük ve güçsüz olmaları, aynı şekilde yanıt verememeleri bize bu hakkı tanıyor?