[...] insanlar yıldırımı, onu bir elektrik fenomeni, atmosferin yüklenmesi ve boşalması olarak idrak edip böyle adlandırdığından beri, eski kuşaklara göre ne kadar daha az tehlikeli görüyorlarsa, bizim insanın ruhsal mekanizması konusundaki artan bilgimiz de insanlığa olan saygımızı o derece daha aza indirmiştir.
Ondan önce hiçbir ölümlü, ruhun ölümsüz gizemi hakkında onun kadar çok şey bilmiyordu. Ama şu harika bir şey: Bizim kendimiz hakkındaki bilgimizi ne kadar çok genişlettiyse, biz ondan o kadarını öğrendik, onun idrak ettiği yüksek duyguyu, alçakgönüllü olma ve hayatı biraz şeytani bir şey olarak hissetme duygusunu hiç unutmuyoruz.
Doktorların eskiden, bugün yüzlerce farklı ismi ve tedavi metodu olan bir grup hastalığı tek bir isimle adlandırması gibi, diğer psikologların da "aşk" kavramı altında kolayca özetledikleri kavramın ne kadar da ölçüsüz, sonsuz farklı şekilleri var.
Aşk insanlara dokunur, tanrısal bulutlardan inen sihirli bir değnek gibidir, bir sır, büyük bir büyü, açıklanamaz, anlatılamaz bir şeydir ve hayatın en nihai gizemidir.
Her bir duygu öylesine yarılmış, öylesine çok boyutlu ve anlamlıdır ki, ellerinin eylemi kalplerinin eylemi değildir, kalplerinin dili dudaklarının dili değildir. Bir duygu birliğine ulaşmak, bir insanı bir dilsel kavram ağıyla yakalamak asla mümkün olmaz Dostoyevski'de.