Demet Satı

"Bazı hikayeler vardır, defalarca anlatılır. Bazı hikayeler çocuklar içindir, kabilenin geçmişini, neyi yemek iyidir, neyi yememek gerekir gibi şeyler anlatır. Ders verir. Kadınların anlattığı hikayeler vardır. Çocuk-erkeklere asla öğretilmeyen, yaşı eren erkeklerinse bilgeliklerinden öğrenmediği özel bir dildedir bunlar. Erkeklere anlatılmaz. Erkeklerin gece vakti erkekler kulübesinde anlattığı hikayeler vardır. Erkeklik uzvunu kaybeden kertenkelenin ya da aslan krala ayın ruhu diye maymun boku satan üçkağıtçı Malabayo'nun hikayesi gibi, kaba sabadır bunlar. Şenliklerde, şölenlerde, bütün kabilenin birbirine anlattığı hikayeler vardır: o kaya nasıl zıplamış, ateş nasıl gelmiş, daha böyle binlerce. Ucuz hikayeler. Yüce hikayeler. Kim bilir kaç kez anlatılıp dinlenen hikayeler. Ama bir hikaye vardır ki bir kez anlatılır. ... Hikayenin başka bir anlatımı daha var. Kadınların, çocuk-erkeklere öğretilmeyen, yaşı eren erkeklerinse bilgeliklerinden öğrenmediği o özel bir dilde, birbirlerine anlattıkları hikaye bu. O hikayede her şey farklı bir şekilde olup bitiyordur belki. Ne var ki o kadınların hikayesi. Erkeklere anlatılmaz."
Reklam
"Başlangıçta... Ama biz başlangıcı hiç görmeyiz tabii. Hikayeye ortasından, ışıklar söndükten sonra dalarız daima, o zamana kadar olup bitenleri çözmeye çalışırız. Yanımızdakilere fısıldarız, "Bu adam kim? Ya şu kadın? Daha önce karşılaşmış mı bunlar?" Anladığımız kadarıyla idare ederiz. Bu kez yanımızdakinin uzun boylu biri olduğunu farz edelim, üstünde eski, keşişlerinki gibi bir giysi olsun, yüzü kapüşonun gölgesine gizlensin mesela. Asırlar gibi, toz gibi koksun, ama bu hoş bir koku olsun. Elinde bir kitap tutsun. Kitabı açtığında (kitap deri ciltli, hiç şüphesiz, ve içindeki her bir kelime elle yazılmış özenle) metalin şıngırtı sesini duyalım ve kitabın adamın bileğine zincirli olduğunu anlayalım. Çok takılmayın bunlara. Rüyalarımızda daha tuhaf şeyler de gördük; kurgu dediğimizde donmuş düşlerden, bir yapı suretine bürünmüş birbirine bağlı imgelerden ibaret zaten. Düşlere itimat etmemeli, düşleri yaratanlara itimat etmemek gerektiği gibi. Rüya mı görüyoruz peki? Muhtemelen. Ama cübbeli adam konuşuyor işte. Sesi, kütüphanelerdeki eski parşömenlerin, gece geç vakit, insanlar evlerine gidip de kitaplar kendi kendilerini okumaya koyulduğundaki hışırtısı gibi. Kulak veriyoruz, şunlar olmuş hikayede şimdiye dek... ... Biz hikayeyi dinler, bir son beklerken yanımızdaki kitabın kapağını kapatıveriyor. Kör Kader'i kitabına bağlayan soğuk zincirler şıngırdıyor usulca. Hikaye, elbette ki, sona ermiş değil. Ama bu kaynaktan daha fazlasını öğrenemeyeceğimizi anlıyoruz, huzursuz oluyor, hareketleniyoruz. Sis kalkıyor, dönüş vakti geldi. Filme ortasında girdik, bir müddet izledik ve ışıklar yanmadan kalkıp gidiyoruz. Eğer başlangıç yoksa, son da olamaz. Karanlıkta yalnızız. Her cevap yeni bir soru işareti doğuruyor ve her an yeni bir şeyler oluyor. Şimdilik bu
"Dee, Yakutu imha ederken Morpheus'a son darbeyi vurduğunu sanıyordu. Ama Düşler Lordu Sonsuzlardan biriydi, Tanrı değildi (tanrılar ölür onlara inanan kalmadığında) ve Yakutu imha etmek yaratıcıyı yok etmedi."
"-Miğferin olsun olmasın, burada hiç gücün yok... Düşlerin cehennemde ne gücü olabilir ki? -Hiç gücün yok mu diyorsun? Beki de doğru söylüyorsundur... Fakat burada düşlerin gücü yok mu sanıyorsun? Söyle bana Lucifer Morningstar... Siz, hepiniz, sorun kendinize... Ne gücü kalırdı cehennemin, buraya hapsolanlar cenneti düşleyemese?"
"Alması insanlığa, vermesi bana düşmeyen hediyeler için tehditler yağdırdınız..."
Reklam