Melike ÇALIŞKAN, bir alıntı ekledi.
6 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

İnsanlar çoğu zaman ne istediğini bilmiyor , bildiklerinde de doğru düzgün istemiyorlar. Basit düşünmek ve basit ifade etmekten neden kaçındıklarını bilmiyorum. Arzu ettiklerini elde etmelerinin tek yolu , onu açıkça istemekken , gereksiz ve dolaylı yollarla zaman kaybediyor, çoğunlukla da istediklerini alamıyorlar. Konuşmaya başlamalarından milyonlarca yıl geçti , ama hâlâ doğru düzgün konuşamıyorlar .

Mor, Kahraman TazeoğluMor, Kahraman Tazeoğlu
DESTİNA ÖYKÜ, Hızlandıkça Azalıyorum'u inceledi.
8 saat önce · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 8/10 puan

Neredeyse süslü cümlelerden uzak yazar tarafından lafı dolandırmadan sade ve basit bir şekilde yazılmış, her cümlesinde düşünmek isteyeceğiniz, hatta düşünmek zorunda kalacağınız bir kitap "Hızlandıkça Azalıyorum"

Yaşamının sonlarına doğru yaklaşan yaşlı kadın Mathea'nın varoluş hakkında sorular soran, cevaplar arayan, daha önce verilmiş olan cevapları sorgulamasını anlatan bir kitap bu. Cevap arama süreçleri kadar soruları da başlı başına dikkate değer.

Hepsi de insanı okuyunca kışkırtıcı olan bu sorulara sade ve sakin cevaplar vererek, bu esnada yeni soruların sorulmasına da zemin hazırlayarak, okurunu bambaşka hayata bir pencereden bakmaktan ziyade , pencerenin olduğuna dikkat çekiyor.

Gülce
GÜLCE



Ve Gülce,
Savruluyor imgeler ardından bir bir
Anlatılamaz olanın kifayetsiz dinginliğinde
Sana ve bahara dair ne varsa
Ne kaldıysa,
Bir giz oluyor zamanda.


Bir söz söylesem,
Adını telafuz edebilsem,
Zaman ağırlaşırdı
Zaman ağırlaşırdı ve
Geceye pusu kurardı.
Heybetli dağlardan
Faziletli sulardan
Güneşin bizim değil eşsizliğinden sıyrılan bedenin
Kurumuş bir dal gibi iliklenirdi yakama.


Gülce,
Hoyrat yaradılışlı kadınların
Ve inceliksiz adamların
Orta yerinde savruluyor günlerim
Ve ki şimdilerde özlemek
Kestik demeyecek bir yönetmenin filmi sanki.


Uzağı düşünüyorum,
Boynuna kavuşmayan ellerimi
Bir bozkırın avucunda,
Memleketsizlik bu.


Savruluş,
Bir hiçliğin yörüngesinde gece ve gündüz
Gövdesinden yaralanmış
Ve içine doğru ölen bir ağacın çaresizliği.
Belki de bir yolculuk
Bir ülkeden bir iç ülkeye.


Gülce bil ki,
Ne zaman yadına düşsem sesinin
İçli bir romanın kapağı aralanıyor içimde
Bir konçerto ilişiyor yanıbaşıma
Acıtıyor rakının tadını
Hüzne vuruyor kemanın yayı
Kedere demleniyor lili marlen türküsü


Ezgiler,
Aşka geçit yok ağırlığında
Hasmane bir tokat gibi
Günler, bir kasetin iki yüzüne de sarılmış aynı şarkı
Bugün, üç yıl önceki bugüne uyandım
Dün üç yıl önceki dündü.
Yaşamak da geçmişe dair akıp giden bir nehir yani


Seni yazmak Gülce,
Seni düşünmek kadar ağır
Ve sana yazmak kadar zor
Ellerimi havaya kaldırarak adımlıyorum
Anıların karanlık koridorlarında.
Çünkü Gülce
Yakalanırsam yokluğuna
Hayata dair ne varsa
Umuda dair ne kaldıysa
Apaçık ortada kalırdı.
Buna tüm kalbimle inandım...



10.11.2017 -Antalya

Yoruma muhtaç bir giriş yazısı
Yorgunluk belirtisi insandan insana değişir miydi bilinmez ama onun göz kapaklarından aşağı doğru akıyordu. Uyku üzerine doğru geliyorken son bir çaba ile gözlerini açıp ayağa kalkmayı başarması onu sevindirdi. Ceketini üzerine geçirmek için kapıya doğru yönelirken arkadaşlarından ayrılmak için gerekli konuşmaları yapabilmişti. Yorgunluk ve uykunun verdiği tatlı dalışlardan yüzerek kurtulup, suratına çarpan sert ve soğuk rüzgarla birlikte yağan kara beyninin içinden küfreden bir serzenişle cebinde arabanın anahtarını aradı. Anahtarı yakalayıp çıkarırken arabayı uzağa park etmiş olduğunu hatırlayarak sinirli adımlara küfrü basarak eşlik ettirdi. Karda çatırdayan ayak seslerinin gecenin sessizliğine verdiği, aslında normalde hoşuna giden bu sesin verdiği gürültüde uykusunun kaçtığını fark etti. Madem uykum kaçtı biraz yürümenin zararı olmaz diye düşünerek ıssız sokaklarda yalnızlığın ve sessizliğin tadını çıkarmaya başladı. Dar sokakları severdi ve gördüğü bir dar sokağa girme isteği onda karşı koyulmaz derecede hisler uyandırırdı. Bu hep böyleydi, nedeninin hiç bir önemi yoktu onun için. Bir şey zevkli ise onu yapmak gerekir ve sorgulanmasına gerek yoktur. Her zaman savunurdu derdi ki, eğer başka bir varlığa zarar vermiyorsam yaptığım şey başka biri için anlamsız olsa bile bana keyif vermesi onu yapmam için yeter sebeptir. Düşünmek gereksizdir neden sevdiğin üzerine.

Karşısında duran dar sokağın büyüleyici güzelliğine tereddütsüz kapıldı. Kar yağışının artması, sırtında sadece ceket olması, soğuk rüzgarın kulaklarını kızartması, burnunun uyuşmuş olması önemli değildi. Sadece keşke montu arabada bırakmasaydım diye bir saniye bile sürmeyen iç geçirmenin dışında pişmanlık duymadı. Kar iyice hızlanmış ama bu o dar sokağa daha dar ve güzel bir hava katmıştı. Bazı noktalarında üç kişi yan yana yürüyebilecek genişlikte olsa da genel olarak iki kişilik bir sokak olduğu kanısına vardı. İki taraftan evlerin birinci katlarının saçakları gökyüzüne doğru daha da bir daraltmıştı sokağı. Gökyüzü geniş ve sonsuz görünmüyordu. Düz bir çizgiden akan beyaz tanecikler arasında yürümenin keyfine diyecek yoktu. Her şey çok güzel gidiyordu.

Kar durmaya başlayıncadır ki yarım saattir yürüdüğünün farkına vardı. Farkına vardığı tek şey yarım saattir yürüdüğü değildi, yarım saattir aynı dar sokakta yürüdüğüydü. Bir sokak ne kadar uzun olabilir ki yarım saattir yürüyorum, alt tarafı bir sokak diyerek yürümeye devam ediyordu ama sokağın hala bir sonu da var gibi görünmüyordu. Durdu, gökyüzüne baktı, havanın açmış, bulutların dağılmış, yıldızların ortaya saçılmış olduğunu gördü. Ay ışığının dar açıklıktan üzerine doğru gelerek tüm sokağı nasıl aydınlattığını izledi bir süre. Daha ne kadar yürütecekti, arkasını döndü, geri dönse bir yarım saat daha yürüyeceği kesindi, ilerlese ne kadar yürüyeceği belirsizdi. Acaba geride çıkışlar vardı da kârdan dolayı kaçırmış mıydı? Bu imkansız geliyordu çünkü kaçırabileceği kadar geniş bir sokak değildi. Hava soğuk değildi artık, ilerlemek zorunda kaldı, yürüyordu, yürüdükçe terlemeye başladı. Ayaklarının altında ezilen kar sesini duymaz oldu. Yere baktı ki değil kar bir ıslaklık dahi göremedi. Gökyüzüne çevirdi yüzünü ayın yerinde güneşi gördü. Yıldızlar yoktu artık. Gün doğmuştu. Nasıl olur dedi eli saatine gitti, yanılmıyordu gece bitmemiş olmalıydı.

İlerde bir kapının önünde beton yükseklik gördü ve inanılmaz bir oturma isteğiyle yığılıverdi. Sırtını kapıya aklını içinde bulunduğu duruma verdi. Neredeydi, ne oluyordu?

fatmanur petek, Kavga Başlıyor'u inceledi.
 Dün 00:14 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Sonunda 1000kitap’a gelmiş, çok mutlu oldum. Raşit Ulaş ağabey’in edebiyatımız için çok önemli bir değer olduğunu düşünüyorum bu kitap da bunun nişanesidir. Her dizesine ayrı değer veririm ama bazıları var ki insana el uzatır, öfkeni doğru yere kanalize etmene vesile olur. Bence ben bu kitabı anlatmakla anlatamam siz de bu anlattıklarımı okumakla anlayamazsınız. Eğer okumakla okumamak arasında kalıyorsanız şiiri seçin. Kavga başladı haberiniz olsun :)
Bir de kitabı kendisine imzalatma hikayem çok manidardır. O gün çok zorluklar çekerek yanına gidebilmiştim. Benim için çok önemli bir olaydı. Raşit ağabeyin gerçekten nasıl biri olduğunu da görme imkanım oldu. Kendisi gerekirse okuyucusunun yanına kendi imkanlarıyla gelebileceğini söyleyebilecek kadar alçakgönüllü birisidir. Bir okuyucusunun küçük ama mühim bir hayali olan imzalatma şeysini değersiz görmeyip elinden geleni yapmıştır. Halktandır, Allah’ını sever, kalın Türk’tür, Süleyman Çobanoğlu’nu sever, türkülerden anlar, onun için İsmet bey Özel’dir, Türk şiirini sevdirir. Sevdiğini sevmek sevmediğini niye sevmediğini bir düşünmek gerekir. Allah istikametini bozmasın, oğlu Ömer Ali’ye hayırlı güzel bir ömür versin. Bakın bitmiyor, daha yazacağım gücüm yetmiyor.
Bir alıntıyla bitirelim
“ben Allah’a inanınca kaburgamdan bir parça koptu
sürüldüm el yurduna. bağrım derviş lokması”

(Aytmatov'un "Fujiyama" adlı tiyatro eseri hakkında yazdığım ve Aytmatov etkinliği kapsamında #28739532 paylaştığım bu yazı, eserin içeriği hakkında detaylı bilgi içermektedir!)

FUJİYAMA’DA KENDİNİ KEŞFETMEK
İnsan bazen hayat karşısında kendisini bir suyun akışına kapılmışçasına çaresiz hisseder. Suyun yönünü değiştirmek mümkün olmadığı gibi sürüklenmek de ağır gelir çok zaman. Pişmanlıklar, hayal kırıklıkları, ertelenmiş umutlar birikir hızla. Zaman baş döndürücü bir hızla geçip gitmektedir, ancak kapana kısılmış gibi yaşamaktan başka da bir şey gelmez elden. İşte Cengiz Aytmatov’un, Kaltay Muhammedcanov’la birlikte kaleme aldığı Fujiyama adlı tiyatro eserinde de geçmişle ya da birbirleriyle hesaplaşmaya çalışırken kendini ele veren, kendini arayan insan tiplerini görürüz. Bu kahramanlar hayatı bir yük gibi omuzlarında taşırken, aslında kendilerinden ne kadar uzaklaşmış olduklarının farkında değildirler. Her birinin büyük hayalleri, ertelenmiş umutları, derin pişmanlıkları vardır, ama gerek içinde yaşadıkları toplumun şartları, gerek aldıkları eğitim, gerekse yaptıkları yanlış tercihlerden dolayı hiçbir şeyi değiştirememekte, kendilerini suyun akışına bırakıp mutsuz olmayı tercih etmektedirler. Fujiyama adını verdikleri dağda yaptıkları piknik sonunda artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Taşlar yerinden oynamıştır bir kere ve tüm bu olanlardan sonra onları eski yerine koymak imkansızdır.

BU UZUN YAZIYI BLOGUMDAN DAHA RAHAT OKUMAK İSTERSENİZ:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...rine-dair-tespitler/
Aytmatov, yazarlık hayatı boyunca sadece iki tiyatro eseri kaleme almıştır. Bu eserlerden ilki yukarıda bahsi geçen Fujiyama, ikincisi ise Muhtar Şahanov ile birlikte kaleme aldığı Sokrat’ı Anma Gecesi’dir. Büyük yazar, bir röportajında Fujiyama’yı Kaltay Muhammedcanov’la ortak yazmasının sebebini –bu sebep Sokrat’ı Anma Gecesi için de geçerli olmalıdır- şöyle açıklamaktadır:
"Biliyorsun Fujiyama’yı Kazak Dramturg Kaltay Muhammedcanov ile beraber yazdım. Niçin kendim yazmadım? Çünkü bu benim direkt konum değil. O profesyonel dramaturg. (http://www.biyografi.net/MAKALE.asp?HABERID=162)

Eser, cıvıl cıvıl bir yaz günü, akşamüstü başlar. Devlet çiftliğinde tarım uzmanı olan Dosbergen’in çağrısı üzerine bir araya gelen eski okul ve cephe arkadaşları ile eşleri (Dosbergen-Almagül, Mehmet-Anvar, Yusufbay, İsabek-Gülcan) geçmişteki güzel günleri yad etmek için coğrafya öğretmeni olan Almagül’ün keşfettiği ve adını Fujiyama koyduğu yemyeşil bir dağda toplanırlar. Ancak olaylar umdukları gibi gelişmez ve eser sürpriz denilebilecek bir olay örgüsü içinde gelişerek sona erer. Aytmatov, kendisiyle yapılan bir röportajda Japonya’da kutsal kabul edilen bir dağ olan Fujiyama’yı eserinde kullanmasının sebebini şöyle izah eder:
"Niçin Fujiyama? Biliyorsun Fujiyama Japonya’da herkesçe bilinen bir dağın adıdır. İnsan ömründe bir defa bu dağa çıkıp kendince Allah’a yalvarır. 'Ben bunu yaptım, şöyle yaşadım, bu hataları yaptım' diye itiraflarda bulunur. Böyle bir özelliği vardır. Değerli dostum Muhammedcanov ile beraber kaleme aldığımız Fujiyama’da yüksek bir tepede geçmişin muhasebesinin yapıldığını görürüz. Eski dostların birbiriyle hesaplaşmasıdır. Kim oldukları sorusuna cevap ararlar."

Bir cumartesi günü akşamüstü bir araya gelen bu dört arkadaş, eşlerini beklerken çadır kurma telaşı içine girerler. Dört kişi olmalarına rağmen bir çadırı kurmaları saatler sürer. Aileleri göçebe hayattan gelmesine rağmen kendilerinin bu konuda bu derece beceriksiz olmaları ilgi çekici bir detay olarak göze çarpmaktadır. Zira metinde çadır, geçmiş değerleri sembolize eden bir araç olarak kullanılmıştır. Kahramanlarımızın çadır kurmayı unutmuş olmaları onların kendi değerlerine yabancılaştıklarını gösteren ayrıntılardan biridir. (Bu bölüm bize Elveda Gülsarı’nın Tanabay’ını da hatırlatır. Tanabay da gençlik yıllarında keçe çadırlara savaş açmış, sonraları bu çadırların kıymetini idrak etmiştir.)

Bir süre sonra eşler de pikniğe katılmak üzere dağa gelirler. Bekledikleri son kişi olan eski öğretmenleri Ayşe Ablanın da katılımıyla ekip tamamlanmış olur. Aradan yirmi beş yıl geçmiştir. O zamanlar gencecik bir öğretmen olan Ayşe Ablanın katılımı anıları canlandırır. Laf lafı açar ve konu dönüp dolaşıp okulda ekibin beşinci kişisi olan Sabur’a gelir. Sabur, son derece yetenekli bir şairdir. Ancak Sovyet sisteminin tek tip insan yetiştirme arzusu böyle yetenekli insanlar için bir handikaptır. Zira sistem sorgulayan değil, itaat eden insan istemektedir. Eserin devamında Sabur’un karakterine dair anlatılanlar onun savaşta başına gelen felaketi de izah eder niteliktedir.

Birbirine son derece bağlı olan bu beş arkadaş, on yedi yaşında gönüllü olarak cepheye gitmişler, savaşırken de birlikte olmuşlardır. Şimdi bu dağda yeniden bir aradadırlar ve aralarında olmayan tek kişi Sabur’dur. Adını Japonya’daki kutsal bir dağ olan Fujiyama’dan alan bu dağda o güne kadar kendilerine bile itiraf etmekten çekindikleri sırlarını ortaya dökeceklerdir. Sırları itiraf etme fikri İsabek’in tiyatro oyuncusu olan eşi Gülcan’dan çıkar. Gülcan, itiraf etme işine savaş yıllarında yaptığı bir hırsızlığı anlatarak başlar. Babasının ölümünden sonra adetlere uygun olarak konu komşuya yemek dağıtabilmek amacıyla işyerinden gömlek çalıp satmış ve onun parasıyla adetlere uygun bir yemek vermiştir.

Gülcan’ın hırsızlıkla ilgili itirafı bundan ibaret değildir. O en büyük hırsızlık suçunu kendisine karşı işlemiştir aslında. Evlendikten sonra hamile kalmış, eşi istemediği için bebeğini aldırmış, kendi ifadesiyle bebeğini “kendinden çalmıştır.” Onu hayatı boyunca muzdarip eden bu büyük acı içinden hiç çıkmaz ve eser boyunca sağduyu ve vicdanın sesini temsil eden Gülcan, haksızlık gördüğü her yerde sesini çıkarmaktan çekinmez.

Eserdeki kahramanların hepsi Sovyetler Birliğinin okullarında yetişmişler, ideallerine odaklanmışlar, çok iyi yerlere gelmişlerdir. Ancak hemen hemen tamamına yakınında karşılaştığımız ortak problem; mutsuz, huzursuz ve tatminsiz olmalarıdır. Eşlerin tamamı birbiriyle problemlidir. Arkadaş olmalarına rağmen birbirlerinin eşleriyle yasak ilişki yaşamakta bir beis görmezler. Hiçbir şeye inançları yoktur. Bu inançsızlığın temelinde de aldıkları eğitim vardır. Kahramanların aldıkları eğitime ve yükseldikleri konumlara rağmen bu kadar tatminsiz olmaları köklerinden tamamen koparılmalarıyla alakalıdır. Aradan geçen yirmi beş yıldan sonra Fujiyama’da belki de ilk kez kendilerini keşfetme şansını yakalamışlardır. Peki, bu şansı yeterince değerlendirip kendileriyle yüzleşmeyi başarabilecekler midir, ya da işler daha da karmakarışık hale mi gelecektir?

Gülcan’ın itirafı olayların akışını hızlandırır. Hemen herkes ortamın etkisiyle içlerinde ne varsa dökmeye başlar. Kimse kimseyi beğenmemektedir aslında. Almagül, Yusuf Tatayeviç’in doktora tezini orijinal olmadığı gerekçesiyle eleştirir. Gülcan, gazeteci ve yazar olan eşini insanın yüreğini titreten romanlar yazmadığı için tenkit eder. Gülcan’ın ve Almagül’ün tenkitleri dikkatle incelendiğinde bu tenkidin sadece adı geçen şahıslara değil, yazarları tek tip eser vermeye iten “sosyalist realizm” metoduna da yapıldığı görülmektedir. Nitekim Sabur’un cephede savaşırken yazdığı savaş karşıtı şiir de sürgüne gönderilmesine yol açmıştır. Zira sistem; eleştiren, sorgulayan, kendi fikirleri olan insan istememektedir. Sabur da “sanatta ısmarlama yol bulunmadığını” söylemiş, gerçek fikirlerini ifade etmiş, sırf bu sebepten dolayı da istenmeyen adam ilan edilmiştir.

Sabur, grubun beşinci kişisidir. Ancak eski okul ve cephe arkadaşlarının pikniğine katılmamıştır. Okuldayken içlerinde en yetenekli ve olgun olan odur. Duvar gazetesine düzenli olarak şiir yazar. Savaşa gittikten sonra da şiir yazmaya devam eder. Ancak zamanla savaşı sorgulamaya başlar ve bu sorgulamalar sırasında yazdığı bir şiiri sadece arkadaşlarıyla paylaştığı halde gruptaki bir arkadaşı tarafından ihbar edilerek sürgüne gönderilir. Sonraları aklansa da bu olayın etkisinden kurtulamaz. Hatta çok sevdiği öğretmeni Ayşe Abla ondan okulun açılışının 40. Yıldönümü için malzeme istediğinde çok kısa ve net bir cevap gönderir: “Değerli Ayşe Abla, beni cephede ölmüş bilin. Yokum ben.” Görüldüğü gibi Sabur çok kırgındır ve geçmişte yaşadığı olay onu yaşayan bir ölüye dönüştürmüştür.

Sabur’u kimin ihbar ettiği belli değildir. Sabur’un dışındaki dört kişi onun sürgüne gönderilmesine ses çıkarmaz. Savaş karşıtı şiir yazdığı için onu suçlu kabul ederler. Yazar, her Mozart’ın bir Salyeri’si olduğunu söyleyerek her yetenekli insanın karşısında onu kıskanıp arkadan vuracak bir yakını olabileceği gerçeğini ima eder. Zira Sabur’u ihbar eden her kim ise bu zeki ve yetenekli şairin ileride kendisine rakip olabileceğinin de farkındadır. Yıllar sonra bu mevzu yeniden açıldığında Mehmet dışında vicdan muhasebesi yapan olmaz. Hatta diğerleri onun suçlu olduğunu, aldığı cezayı hak ettiğini ima edecek sözler söylerler. Bu durum eşlerinin dahi vicdanını sızlatırken Mehmet dışındaki tüm erkeklerin Sabur’un başına gelenleri normal karşılaması içinde yetiştikleri sisteminin beyin yıkamada ne derece etkili olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Zira mühim olan sistemin devamıdır ve eğer bir insan sisteme ters düşüyorsa onun ortadan kaldırılması gerekir. (Devlet bir sobadır yakıtı da insandır. /Cengiz Hana Küsen Bulut)

Sabur’un başına gelen bu felaket, eserde vicdanın ve sağduyunun sesini temsil eden bir karakter olan Ayşe Abla tarafından şiddetle eleştirilir:
"Bu işe ben de şaştım. Herkes başka türlü konuşuyor. Birlikte büyüdünüz, savaşa katıldınız, fakat birinizin başına bir felaket geldiği an sanki birbirinizi tanımayan insanlar olmuşsunuz. Bu ne biçim iş böyle?"

Sabur’un başına gelenler kadınların vicdanını sızlatır. Almagül, Sabur’un yazdığı bir şiirden dolayı ihbar edilmesine bir türlü anlam veremez ve bu durumu şöyle ifade eder:
"Ama savaş alanını terk etmemiş, elinden silahını bırakmamış, askerlik görevinden kaçmamış. Bütün suçu düşünmek. Şiirleriyle duymak ve düşünmek."

Gülcan da eşlerinin kendilerini temize çıkarmaya çalışmalarını şaşkınlıkla izler ve onların vicdansızlıklarını şu cümlelerle eleştirir:
"Kendinizi boşuna temize çıkarmaya çalışıyorsunuz. Sabur’a karşı davranışınız düpedüz hayınlıktır."

Tüm bu konuşmaların ardından Ayşe Abla gitmek için müsaade ister. Ancak ayrılmadan önce Sabur’un bir şiirini ezberden okur. Şiirin ismi “Bitmez Tartışma”dır. Ayşe Abla’nın okuduğu bu şiir, gerçek insan olmayı sorgulamaktadır. Şaire göre bu, bitmez bir tartışmadır. Bu şiirin içeriği ile tiyatronun vermek istediği mesaj arasında yakın bir ilişki vardır. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği düşünmesi, idrak etmesi, iradesini kullanabilmesidir. İnsanın “gerçek insan” olabilmesi için her durumda vicdanını doğru kullanması gerekir. Eğer insan menfaatine göre hareket ediyor ve menfaatine ters düşen bir durumda vicdanını devreden çıkartıyorsa onun gerçek insan olması zordur.

Ayşe Ablanın gidişinin ardından Dosbergen bir şişe konyak getirir ve arkadaşlarına dağıtır. Konyağı içenler neşelenip bağırarak şarkı söylemeye başlarlar. Dosbergen’in teklifiyle dağdan aşağıya taş atma yarışı yapmaya başlarlar. En uzağa atmak için birbirleriyle yarışmaktadırlar. Bu yarış, kadınlar gelinceye kadar devam eder. Kadınlar da küçük taşlar atarak bu oyuna dahil olurlar. Sonrasında yatmaya karar verirler. Sabah olduğunda gelen bir orman işçisi tüm keyifleri kaçırır. Zira aşağıda yaşlı bir kadın cesedi bulunmuştur ve zavallı kadının ölümüne sebep olan cinayet aleti de yukarıdan atılan bir taştır. Ayrıca cesedin yanında çok sayıda büyük taş bulunmuştur. İlginçtir, orman işçisinin verdiği bu haberi duyan erkekler, Mehmet dışındaki diğer üç erkek kendini kurtarmanın derdine düşer ve yaptığı işin bedelini ödemeyi, vicdanını rahatlatmak için olsun itirafta bulunmayı düşünmez. Kriz anları, insanın gerçek karakterinin ortaya çıktığı nadir zaman dilimleridir. Bir cinayet söz konusu olunca -ölen kişi çok yakınları dahi olsa- kimse suçu üstlenmek istemez. Bunun bir kaza olabileceği gerçeğini bile itiraf etme cesaretini göstermezler, zira Sabur’un da ifade ettiği gibi bunu yapabilmek için “gerçek insan olmak” gerekir.

Görüldüğü üzere yazar(lar), bu taş atma yarışı ile Sabur’un başına gelen olayı ustaca birleştirmiştir. Sabur’u ihbar edip sürgüne gönderilmesine sebep olan kişinin yaptığı vicdansızlık ile yaşlı kadının ölümüne sebep olan taşı atanların yaptığı sonuç olarak aynıdır. Sabur sürgünden dönmüş, hakları iade edilmiş, fakat tüm bu olaylar onda kapanmayacak yaralar açmış, onu manevi olarak öldürmüştür. Aynı şekilde atılan taşlardan biri ya da birkaçı kadının ölümüne yol açmıştır, ancak gruptakiler böyle bir oyun oynayıp kazaya sebep olduklarını itiraf etmekten dahi acizdirler. Netice olarak Sabur’u ihbar eden kadar onun ihbar edilmesi karşısında sessiz kalanlar da suça ortaktırlar. Aynı şekilde yaşlı kadının öldürülmesine sebep olan taşı ya da taşları atanlar kadar bu olay karşısında susarak cinayete ortak olanlar da suçludur. Bu açıdan iki olay da ortaktır ve ikisinde de verilmek istenen mesaj “herkesin suçlu olduğu”dur.

Gülcan eser boyunca yaptığı konuşmalarla vicdanı temsil eden bir karakterdir ve yaşlı kadının ölümü karşısında bencilleşip korkaklaşan eşini ve arkadaşlarını görünce şu sözlerle “gerçek bir insanın” göstermesi gereken tepkiyi gösterir:
"Ne korkunç! Ne korkunç! Aşağıda ölü bir kadın yatıyor, bizim yüzümüzden ölen bir insan… Bunların aldırdıkları bile yok, sorumluluğu kimse üzerine almak istemiyor. Diz çöküp pişmanlıklarını söyleyecek, af dileyecek yüreklilikleri bile yok. Bir kadın ölmüş yatıyor; bunlar batan bir gemiden kaçışan sıçanlar gibi, her biri sıvışacak bir delik arıyorlar. Aman Tanrım, ne insanlarmış! Ne küçük, değersiz, korkak yaratıklarmış bunlar!"

"Fujiyama" adlı eserde insanın insan olmaktan kaynaklanan sorunlarına temas edildiği görülmektedir. İnsanın kendisini keşfedebilmesi için kendi kusurlarının farkında olması ve kendisine eleştirel yaklaşabilmesi gerekmektedir. Fujiyama bunun için bir fırsattır aslında. Bu mekan; Gülcan, Mehmet, Ayşe Abla gibi karakterler için vicdan muhasebesine zemin hazırlayıp onların insan olma yolculuklarına katkıda bulunurken, Yusuf Tatayeviç, Dosbergen ve İsabek’i insan olmaktan bir adım daha uzaklaştırır.

Gülcan Beydilli (Küçük Şair), bir alıntı ekledi.
19 May 01:30 · Kitabı okudu

Yirmi üçüncü mektup
Seni kıskanıyorum. İçimde gururdan eser yok artık. Kıskançlığımın başladığı yerde
yüreğim tertemiz oldu, aydınlandı, pırl pırıl şimdi.
Gururum, zaman zaman benliğimi saran kendimi beğenmişliğim, güvenim ve
inançlarım; hep seninle yaptığım savaşta yenildiler. Bir kıskançlık hissi kaldı içimde
dipdiri ve her zamankinden daha güçlü. Kazandığın savaş onu da yenebildiğin anda
bir zafer olacak, ancak o zaman < kazandım > diyeceksin.
Fakat ben o duygunun, bende fethedemediği o son kalenin asla düşmeyeceğine
inanıyorum. Bütün çabaların boşa gidecek, seni sevdikçe kıskanacağım.
Bir gün beni sevmemen bile bu savaşa tesir etmeyecek. O zaman asıl büyük yenilgiye
doğru sen gideceksin. Sevgimi karşılıksız bırakman bana attığın son kurşun olacak.
Açacağın büyük yaraya rağmen yıkılmayacağım, ölmeyeceğim anlıyor musun?
Yine seni sevmeye, yine seni kıskanmaya devam edeceğim.
Beni tanımadan önce yaşadığın yıllar var ya; onları da kıskanıyorum. Düşün bensiz yaşayacağın bir dakikaya bile tahammülüm yok artık.
Bir gün güzel bileğindeki
küçük saati parçalayabilirim, bensiz bir zamanı sana bildirdiği için. Mümkün olsa
bütün o dakikaları, o günleri sana yeniden yaşatmak isterdim.
Sana kıskanılmış zamanlar, mesafeler ötesinden seslenmek ne acı bilemezsin.
Seni gören, güzelliğini arzulu bakışlarla seyreden insanların da bu dünyada
yaşadığını düşünmek ne korkunç bir şey anlayamazsın. Hele seni başkaların
da sevdiğini ve seveceğini bilmek ne türlü bir ölümdür düşünemezsin.
Kıskançlığım bir hayvanın dişisini kıskanması değil. Mayamızda olan arzunun
ötesinde bir şey bu. Ebediyyen sahip olmak hissinin çok üzerinde bir ölümsüzlük
çabası, bir sonsuzluk duygusu...
Seni kıskanıyorum. Verdiğin huzursuzluğa rağmen bir kadını kıskanmanın
büyük huzuru içindeyim. Oysa ben seni tanıyıncaya kadar kıskançlığı daima
ilkel bir duygu olarak düşünür, reddederdim. Bu kadar değer bir insanı
tanımamış olamanın verdiği eziklikten gelirdi.
Şimdi o ezikliğin yerine bir kabına sığamamak var içimde, taşmak var.
Sevginle tamamlandımsa verdiğin kıskançlıkla bütünlendim.
Hep böyle kıskançlığımı besleyecek kadar güzel kal...

İki Kişiye Bir Dunya Sahibini Arıyan Mektuplar, Ümit Yaşar Oğuzcan (Sayfa 191)İki Kişiye Bir Dunya Sahibini Arıyan Mektuplar, Ümit Yaşar Oğuzcan (Sayfa 191)
Ümit Bahçekapılı, bir alıntı ekledi.
18 May 14:52 · Kitabı okuyor

Köklerinizle ve şu anda ne iş yapıyorsanız bunu neden yaptığınızla ilgili düşünmek üzere biraz zaman ayırın. Kendiniz için düşünmeye başlamanın güzel bir yoludur ve büyük olasılıkla doğru cevaplara ulaşacak tek kişi de siz olursunuz.

Zengin Olmanızı İstiyoruz, Donald Trump (Sayfa 118)Zengin Olmanızı İstiyoruz, Donald Trump (Sayfa 118)
Metin Özdemir, bir alıntı ekledi.
 17 May 19:33 · Kitabı okudu · Beğendi · 6/10 puan

"Diğer bir deyişle sizin insanlara değil bilgisayarlara ihtiyacınız var. Eğer eğitim sisteminiz buysa o zaman er ya da geç insanları bilgisayarlarla değiştireceksiniz" dedim. Ve onların yaptığı şey de budur. Her yerde önemli pozisyonları bilgisayarlarla değiştiriyorlar çünkü bilgisayarlar daha güvenilirdir. Onlar sadece hafızadır, zekâ yoktur.
Ne kadar bastırılmış olursa olsun bir insanoğlu belirli bir zekâya sahiptir.
Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombasını atan adam... şayet o bir bilgisayar olsaydı hiçbir sorun olmazdı: tam saatinde, tam sırasında bombayı atar ve geri dönerdi. O tamamıyla mekanik olurdu. Ancak onun zekâsını ne kadar yok etmiş olursan ol bombayı atan adam yaptığı şey hakkında bir kez daha düşünmek zorunda kaldı. Tamamıyla masum, sivillerden oluşan, asker olmayan, hiç kimseye bir zararı dokunmamış yüz bin insanı öldürmek; doğru mudur?
Artık her yerde tüm nükleer silahlar insanların ellerinde değil bilgisayarların ellerindedir.

Özgürlük, OshoÖzgürlük, Osho