• Şimdi odana çekilirken,kitabın hayattan kaçış olduğunu iddia edenlere şu cevabı verebilirsin artık:
    " Evet,kitap bir kaçıştır. Zaten hayat da bir kaçış değil midir? Ama kitap bunların içine en değerli olanıdır. Önyargıların, ezberlerin, kolay hayatların zindanından kaçıştır kitap ; özgürlüğe doğru kaçıştır."
  • Merhabalar efenim, yeni bir inceleme ile sizinle buluşmakdan dolayı heyecanlıyız. İncelemeye geçmeden daha önce bu kitabın adını bile duymadığım zamanlarda bana okumam için tavsiye ettiğinden dolayı teşekkürü bir borç bildiğim; Tuco Herrera ya sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Tavsiye ettiği diğer kitaplar da radarımda tabii ki:) incelemeye geçecek olursak:

    Kendimde son zamanlarda yeni bir şey fark ettim; biyografi okumayı (yazarların) çok seviyorum. Bana onlarla yaşıyormuşum hissi uyandırıyor. Daha önce Dostoyevski biyografisi okudum. Şimdi de gözde yazarım Sabahattin Ali ye çevirdim radarımı. Kitapta neler öğrendim neler... Meraktan çatlatmadan başlıyorum dedikodulara:))

    Size Sabahattin Ali'nin çapkın mı çapkın bir adam olduğunu söylesem ne derdiniz? Almanya'ya dil eğitimi için giderken trende karşılaşıp aşık olduğu (Trende görür görmez aşk da diyebiliriz:)) kızdan tutun da, öğretmenlik yaptığı yıllarda da 16 yaşındaki öğrencisini ailesinden istemesine kadar (tabii ki aile izin vermedi bu evliliğe:)) en az 5-6 kadından bahsediyor kitap. Ayrıca ne kadar açık sözlü olduğundan (bu açık sözlülük yüzünden Almanya'dan kovuldu yazarımız) ilk kitabından, kitaplarında neyden bahsettiğinden, kitaplarını ne amaçla yazdığından vs. bir sürü bilgi topluyoruz. Bitmedii bitmedii asıl bombalara gelmeye başlıyoruz:)

    Size Nazım Hikmet Ran sayesinde Sabahattin Ali var desem ne derdiniz? Eveeet kesinlikle durum böyle. Sabahattin Ali daha yazılarını yeni yeni gün yüzüne çıkarmayı düşündüğü vakitlerde Nazım taa o zamanlarda zirveyi sallayan, ülke çapında çokca tanınan bir şairdi. Sabahattin ona hayran olup, yazılarını da onun yayımlamasını istemiş. Tabii elindeki şiirin nasıl bir şiir olduğunu tam kestirememiş (güzel bir şiir mi, kötü bir şiir mi) Nazım'ın eline verdiği gibi kaçıyor Sabahattin odadan:)) Nazım o gittikten sonra şiirini değerlendiriyor. Çok beğeniyor tabii. Ama bir sorun var. Nazım Sabahattin'in ha bire şiir yazmasını doğru bulmuyor. Sen düz yazıya yönel diyor Sabahattin'e ve Kuyucaklı Yusufla tanışıyoruz hemencicik. Bayaa ses getiriyor tabii kitabı. Çünkü adı siyasete karışıyor Sabahattin'in. Sonunu da siyaset getiriyor zaten.

    Kitapta eşi ve çocuğundan, birazcık da ailesinden bahsediyor. Arkadaşlarıyla olan ilişkisinden, ne kadar şakacı olduğundan ve kesinkes sivri dilli olduğundan bahsediyor. En çok uğraştığı kişilerden biri de Fenerbahçenin eski başkanlarından (adını hatırlayamadım) biri:) Her gördüğü yerde iğneli laflar sokuştururmuş adama:))) Sabahattin'in bu sivri dili yüzünden dayak yiyeceğini düşünen arkadaşları da yok değil:)

    Reşat Nuri, Aziz Nesin ve daha nice yazarlarla iletişimi oluyor yazarımızın. Mustafa Kemal Atatürk, Adolf Hitler gibi isimlerle aynı yıllarda yaşadığınızı düşünün. Kesinkes çok şanslı. Aynı zamanda da şanssız:( ölümü ile ilgili kısma değinmek istemiyorum. Çünkü sinirlerim bozuluyor. Onun gibi bir sanat adamı sırf doğruların peşinde diye nasıl öldürülür aklım almıyor...


    Sabahattin Ali okumak ayrıcalıktır. Onun gibi düşunmek her yiğidin harcı değil maalesef. İncelemeyi yazarken hem hüzünlü hem de sinirli bir ruh halindeydim. Umarım çokca duygularımı katmamışımdır incelemeye. Çünkü Sabahattin Ali'nin hayatını incelerken nesnel davranmak gerek diye düşünüyorum. Nur içinde yat Sabahattin. Biz de kitaplarını okuyalım...
  • Herkes doğal olarak yakın dönemden söylediği şarkılardan bilir. Bunjnla beraber bir kere de olsa gençken söylediği şarkıları dinlemenizi öneririm. Zira bu şuhluk, duruluk, prüzsüzlük , eğitim , yetenek ,sanat, güzellik bırakın kulaklarınızdan ruhunuza doğru yolculuğa başlasın... İyi ki doğdun yeri dolmayacak büyük sanatçı

    https://youtu.be/1yMctBHPyxo
  • O tanrısızlığa inanır. ahiret yoktur. cennet, cehennem yoktur. doğru, yanlış yoktur. yegâne ahlaki pusulamız doğadır. onun gözünde insan bir böcekten farksızdır. ve doğa hayatı ölümle besler. o nedenle cinayet iyidir, toplu cinayet en iyisidir Ona göre tanrısızlık hayatı anlamsızlaştırır. şiddete, suça, ölüme ve hazza kışkırtır. o da edebiyatında/sanatında bunları yüceltir. ne kadar aykırı ve sapıkça olursa olsun, her türlü arzuyu sınırsızlaştırır. zulüm ve arzu birbirinden ayrılmaz. sade'ın bu düşünceleri, ilerde intiharı bir sanat olarak hayal edecek romantiklerde, Charles Budelaire gibi estetik modernizmin babalarında, dada ve sürrealizm üzerinde, bataille(bkz: Georges Bataille, Albert Camus, Michel Foucault gibi filozofların estetiklerinde son derecede etkili olacaktır.
  • Einstein'in bu kitabını felsefe hocam sayesinde okumuş oluyorum. Kendisi de yıllar önce okumuş; o sıralar tekrar okumaya başlamıştı. Okula kendisini ziyaret ettiğimde yeni öğrencilerine içinden bazı bölümler okuyordu. O an aklımda pek bir şey kalmamıştı ama sanırım eğitim hakkında birkaç paragraf okumuştu. Okuduğum kitapların hikayeleri olmasını sevdiğimden buraya bu hikayesini de not düşmek istedim.

    Şekil özelliklerinden bahsederek kitap ve içeriği hakkında bilgi vermek istiyorum. Kitap çok yönlü bir düşünce kitabı. 4 bölümden oluşuyor.

    1. bölümde çeşitli kişilere (meslektaşları genelde) ve grup ile topluluklara (öğrenciler, gazeteciler...) mesaj şeklinde yazılmış. Bu kısımlardan fazla bir şey kazanamayacağınızı düşünebilirsiniz, fakat Einstein, bu bölümlerde de evrensel değerlerden bahsettiği için beklemediğiniz ölçüde mesajlar alıyorsunuz kendinizce. Bunun dışında çeşitli konu başlıkları var:
    - Zenginlik Üzerine
    - Özgürlük Üzerine
    - Din Üzerine
    - Eğitim Üzerine
    - Hayatın Anlamı
    - Toplum ve Kişilik bu başlıklardan bazıları. Bu bölüm üzerine söyleyeceğim son şey de bir iki başlığın biraz zorlaması. Fizik veya felsefi konularda eğer ilgili değilseniz o kısımları anlamıyorsunuz ama bu kısımlar 50 sayfada en fazla 5 sayfa oluyor.

    2. bölümde Einstein beni şaşırtan derecede politik konulara eğiliyor. Aslında düşündüğüm zaman neden bunu yaptığına dair iki sonuç buldum. Birinci sebebi kendisin bir iki yerde söylediği gibi atom bombası ve silahlar sorununda kendi payının az da olsa katkısı olması ve bunda kendini sorumlu hissetmesi; ikinci sebepse o zamanlar bir dünya savaşının yıkıntısı üzerinde yükselen faşist eğilimler ve yeni bir dünya savaşı tehlikesinin var oluşu. Bunları düşününce politik konulara eğilmesini haklı ve doğru buluyorum.
    Kendisi gibi bilim insanlarının politik sahada bu yıkıcı etkileri fazla olan silahların kullanımını engellemek için çaba sarf etmesinin gerekliliğinden söz ediyor Einstein.
    Sonra burada Einstein'in çok etkili bir dili olduğunu söyleyeceğim. Hem dili çok iyi ve etkili hem de çeviri bunu çok iyi yansıtmış.
    Einstein, politik sahada bu bölümde çokça tekrar ettiği - fakat bunaltacak kadar değil- silahsızlanmadan, zorunlu askerlikten, kalıcı bir barışı temin edebilmek için şovenizm gibi sığ düşüncelerden uzaklaşmamız gerektiğini anlatıyor ve kendi önerisi olan uluslar üstü bir kurumun oluşturulmasından bahsediyor. Siyaset okuyan birisi olduğum için Einstein'in uluslar üstü kurumunun gerçekleşmesinin çok zor olduğunu söylemek istiyorum. Özellikle o dönemlerde yükselen faşist rejimlerin, önceki savaşın yıkıntılarının ve İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan kutuplaşmayı da göz önünde bulundurunca pek de olmasını düşünemiyorum. Fakat Einstein'in barış yanlısı tutumunu destekliyorum. Yine de farklı çözümler gerekir.
    Bu bölümde Einstein, dönemini oldukça iyi analiz etmiş görünüyor. Özellikle olayların içinde olduğunu da düşündüğünüzde günümüz analizlerini aratmayacak olan sözleri çok iyi. Belki olayların açık seçikliği de bunu kolaylaştırmıştır.
    Bu bölüm için son olarak Einstein'in kapitalizm analizi yaptığını ve sosyalizmi incelediğini söyleyecek ve bazı örnek başlıklar ekleyeceğim:
    - Üretim ve İş
    - Zorunlu Askerlik
    - Savaş Kazanıldı: Barış Değil
    - Nükleer Savaş veya Barış
    - Barış
    - Askeri Zihniyet
    - Savaş Tehlikesini Ortadan Kaldırmak
    - Neden Sosyalizm?

    3. ve 4. bölümlerde de "Yahudi Halkı Üzerine" ve "Almanya Üzerine" Einstein 3. bölümde haklı olarak -kendisi de bir Yahudi olduğundan (bunu belirtiyor)- yaşadıkları sıkıntıları anlatıyor, Filistin'deki yerleşmelerden ve orada Araplarla olması gereken ilişkilerden bahsediyor. 4. bölümde de Almanya üzerine bazı yazdıkları var ve akademilerle olan mektuplaşmaları verilmiş. Bu iki bölüm içerik ve sayfa sayısı olarak kısa olduğundan bir arada verdim. ( 3. bölüm belki yeteri kadardır, bilemiyorum.)

    İncelememde 1. ve en çok 2. bölüme yer ayırdım, çünkü girdiğim siyaset derslerinin bazılarından daha yararlı oldu, başka açılardan baktım ve başka şeyler öğrendim. Ve tabii bu kadar yer ayırmamda bir başka etken de bu bölümlerin uzun olması ve benim siyaset okumam...

    Bu kitaptan bu incelemeyi yazmadan önce tam 185 alıntı eklemişim. Kitap, yine bu incelemeden önce 8 kişi tarafından -tabii bu sitede- okunmuş. Belki bu inceleme ve eklediğim alıntılarla bu kitabın değerinin farkına varılır.

    Fazlasıyla uzattığımı biliyorum ve o yüzden son olarak şunları eklemek istiyorum. Yaptığım alıntılar o an için tam istediğim şekilde beğenilmedi. Fakat genel olarak düşününce oldukça etkili oldu. Kitap zaten kendisinin çok yönlülüğü sayesinde ( bilim, politika, eğitim, kültür-sanat alanlarından bahsetmesi) gereken hakkı kazanacaktır. Tabii benim daha fazla ilgilenileceğini düşündüğüm alıntılar ters etki yaptı bazı yerlerde ama olsun. İyi okumalar.
  • Kitap doğru okunduğu ve anlaşılabildiğinde insana doğru yolu, en güvenli limanı gösterir.
  • “Hiçliğin üzerindeki boşluktaydı, anlatılabilenin ve anlatılmayanın ötesindeki boşluktaydı, ve dalgaların sesi tarafından bastırılmış, dalgaların sesine hapsedilmiş olan Vergilius, evet o da sözle birlikte boşluktaydı, fakat öte yandan söz tarafından sarıp sarmalandığı ölçüde, akıp giden tınılara katıldığı ve onlar benliğine katıldığı ölçüde söz daha bir erişilmez ve büyük, daha bir ağır ve kaçıp gidici oluyordu, boşlukta bir denizdi, boşlukta dalgalanan bir ateşti, deniz kadar ağır ve deniz kadar hafifti, buna rağmen hala sözdü: Vergilius, onu alıkoyamıyordu, ve alıkoymak hakkına da sahip değildi; söz onun için anlaşılmaz bir dile getirilemezlik haliydi çünkü dilin ötesindeydi.”
    Boşluk, anlatılabilir mi, diye sorduğum tüm sorulara yanıt verirken bitiyor bu dev eser. Bu tanım sadece başlangıç belki de yeniden yeniden okumaya davetiye. Tekrar et hayatını diyebilmek mümkün değil elbette ama tekrar oku ve tekrar keyfine var tekrar anlamdır bu eseri. Ya da en iyisi sana kattığı tüm değerlere sahip çık. Hiçliği, boşluğu, şimdiyi bir an’danın muhteşem güzelliği içinde eritmek bu olmalı. Birçok kavramı, felsefe, sanat, birey ve toplum gözüyle görüp kelimelerin o kısıtlı fakat bilenin elinde cevhere dönen dünyasına sığdırmak bu olsa gerek.
    Yaşanan anın tüm manzarasını anlatırken çelişkileri, insan ruhunu, felsefik ve mantıksal çıkarımları bu zemine oturtmak bu kesinlikle. Bazen aynı kelimeleri kullandığımızı düşünmek şaşırtıyor beni; özellikle bu kadar derin bir eseri okurken. Yirmidokuz harf epi topu ama bir şaheser yaratmak ayrı bir meziyet elbette:
    “Ey yeryüzü hayatı! Sürekli bir soluk alıp verme içersindeki saydamlığın dünyası ve gecenin dünyası, gölgenin büyüklüğü ile gölgesizliğin baştan çıkarıcılığı arasında bocalayan iki Dünya; sürekli akışın, zamanın hükümünü kaybedişinin iki kutbu arasında, hayvani ve ilahi zamandan yoksunluk arasında, değişmez bir şekilde hapsolmuş gelgitleri -gece, yeryüzünden olanın bütün damarlarında, topraktan gelmiş ne varsa hepsinin içinde, yukarıya doğru akar, içte ve dışta eş zamanlı olarak, sürekli uyanıklığa ve bilinçliliğe dönüşür, biçimden yoksun olana karanlığı barındıran, gölgeleri saklayan biçimler kazandırır, ve dünya, hiçlik ile varlık arasında, böyle bir boşluğun ortasında, boşlukta sallanarak, karanlık ve ışık olur, gölge gibiliği ile ışık gibiliği içersinde belirginleşir. Ruhun içersinde, bazen alçak, bazen yüksek tonda, ama asla yitirilmeksizin, gecenin çan sesleri, sürülerin çan sesleri, günden gelen Aslan kükremezleri, ışıkta ve tanınmışlıkları içersinde sarsıcı şekilde yankılanır; bu bütün canlıları yutan, göz kamaştırıcı bir fırtınadır-; insanoğlunun bilgisi, henüz bilgi olmayan, ama artık bilgelik olmaktan çıkmış bilgi, varlığın toprağından yükselen, sezginin tohumlarından yükselen, anaların bilgeliğinden yükselen, ışık ötesinin, hayatın ötesinin öldürücü çıplaklığına uzanan, baba bilincinin yakıcılığına, soğuğa uzanan bilgi; evet, insanoğlunun bileğisi; kök salmamış, sonsuza kadar hareketli, aşağıda da, yukarıda da olmayan, fakat hep gece ile gündüz arasındaki ufkun eşiğinde, boşlukta asılı duran, yıldızların şafağının o ara bölgesinde, gecenin sürülerinin hayatları ile ışığa boğulmuş tek başınalık arasında, suskunluk ile tekrar suskunluğa geri dönen söz arasında bir soluk alıp vermeden farksız olan bilgi.”
    Bilgiye açlığı bilginin dünyasını anlatırken kendini eleştiren bakış açısını görüyorsunuz. Yüzyıllardır sorula gelmiş tüm soruları da soruyor üstat. Bilgi, bilmek, sanat, sanatın gerekliliği, köle ve insan gibi sorulara cevap arıyor kelimelerin ve felsefenin dehlizlerinde. Boşluğu ve hiçliği şimdinin geniş zamanını anlatmayı seçmiş yazar. Ölüm ise en son nokta mı bilemiyor yazar. Ve diyor ki ölüm bilgisi olmadan hayatın bilgisi olamaz. Klasik bir Yunan edebiyatı örneğini de sunmuş postmodern bir yaklaşımı da. Konuşmalar en çok Yunan edebiyatından örnekler. Konuşmalar içinde soru cevap şeklinde birbirine elense çeken birçok insan. Vergilius ise ölüme yakın bir fani olduğunu fark etmiş bir etmiş. En önemli eserini yakmak isteyen. Ve ölümsüzlüğe kafa tutuyor bununla. Hatırlanmanın da bir ölümsüzlük olduğunun farkında. Yaşamı ve sanatı sorgularken sizi de katıyor bu metaforun içine şimdinin içine atıyor sizi hiç çekinmeden:
    “Artık tek önemli olan, canavar kesilmiş bir Şimdi’ydi; sonsuzluğa uzanırcasına çoğaltılmış, sadece sürüye özgü uçurumuna yuvarlanan, aynı zamanda da gürültüden dışarıya fırlamış bir Şimdi; hissettiklerinde kargaşaya düşmüş, duyularını kaybetmiş olanlar tarafından, deliler ve ruhlarını kaybettikleri için her türlü anlamdan soyunmuş olanlar tarafından ortaya saçılmış; ama yine de bütünü ve anlamı bağlamında öyle bir yoğunluk noktasında ki, geçmiş ve gelecek adına ne varsa hepsini yutmuş, hatırlamanın bütün derinlik boyutlarını içine almış, en uzak geçmişi ve en uzak geleceği anaforunun içine saklamış! Ah, insanın çeşitliliğinin büyüklüğü, özleminin uçsuz bucaksızlığı!...”
    Tekrarlanan herbir kavramı sıkmadan anlatmış. Bir tanımına bayıldım mesela bekleyişsiz bir bekleyiş içinde olmak. Tamamlanmış bir egonun kurabileceği bir cümle elbette. Broch bu eseri yazarken aklından neler geçiyordu elbette bilemem ama beynini ve dünyasını bana açtığı için çok mutluyum. Bu dev eserin çevirmenini anmadan edemem doğrusu. Ahmet Cemal usta da hayatını adamış bu esere hayatını katmış. Kendi serüvenini de bu eseri çevirdikten sonra tamamladı üstat. Saygı ile anımsadım.
    Keyifle okuyunuz ve mutlaka okuyunuz. Bir değil bir kaç kez hem de.