Ayşegül Öztürk, bir alıntı ekledi.
13 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

Siz siz olun, hiçbir sanat yapıtıyla, hiçbir roman kişisiyle, hiçbir şiirle özdeşleşmeyin. Yoksa, Hindistan'a doğru yola çıkar ve... Hindistan'a varırsınız.

Şimdi Saat Kaç ?, Ferit Edgü (Sayfa 58 - Sel Yayıncılık)Şimdi Saat Kaç ?, Ferit Edgü (Sayfa 58 - Sel Yayıncılık)

Orhan Pamuk'un Beyaz Kalesi üzerine eleştiri:
Orhan Pamuk, Beyaz Kale Romanı ve Kurmacalar Üzerinden Tarihimiz

Bir kaç hafta önce Orhan Pamuk’un 1986 basımlı post – modern etkiler de taşıyan romanı Beyaz Kale’yi okudum. Kitap, tarihi bir roman olma özelliği de taşıyor. Fakat, kitap ben de biraz hayal kırıklığı oluşturdu. Dünya edebiyatında, benzer temalı romanlarda neredeyse hiç karşılaşmayacağımız biçimde, yazar, Beyaz Kale’nin konusunun geçtiği toplumun sosyal hayatını gerçekte olmadığı şekilde sunmakta, bana göre bunu da gerçeğe dayanmayan kurmacalar üzerinden yapmış görünmeketdir.

Roman’da Orhan Pamuk, 4. Mehmet (Avcı Mehmet) dönemi Osmanlı toplumunu ve İstanbul’u tasvir eder. Türk Gemiciler tarafından esir düşen bir Venedikli romanın baş kahramanıdır. Bu esir diğerlerinden farklı olarak mühendislik, edebiyat ve anatomi alanında eğitim görmüştür. Venedikli, zindanda özellikle doktorluk bilgisi ile dikkat çekmeyi başarır ve “Paşa” (Osmanlı idaresinde güçlü) tarafından makamında kabul edilir. Burada kendisine çok benzeyen bir şahsiyet olan “Hoca” ile tanışır. Daha sonra Paşa tarafından zindan alınıp bu Hoca’nın yanına yerleştirilen Venedikli, Hoca ile Paşa için görkemli bir havai fişek gösterisi yapar, sonrasında da Padişah’ın dikkatini çeker. Venedikli, görevlendirildiği önemli icat ve incelemeleri Paşa ile birlikte yaparlarken, aynı zamanda birlikte bir çok yazı yazmaya da başlarlar. Bu yazma sürecinde “Venedikli” ile “Hoca” karakterlerinin farklılıkları okurun zihninde daha belirgin hale gelir. Roman boyunca Venedikli, Hoca kadar hatta bazen ondan daha kabiliyetli bir şahsiyet halinde tasvir edilir.

Venedikli’nin Hoca’dan daha bilgili, daya yetenekli olması, Hoca’nın bir çok konuda Venedikli ile çatışmalarına neden olur. Çatışmalarda Hoca Venedikli’ye gör hep haksız, hep kötü duygulu, kötü niyetli olarak görünür; Batı iyi, Doğu kötü…..

Romanın sonunda post modern eserlerin genel özelliği olan okuyucuyu yanıltma hali karşımıza çıkar; Hoca Venedikli’nin yerini alarak İtalya’ya gider. Venedikli esir de Hocanın yerini alır gibi görünürken aslında bu esirin Hoca’nın bir hayali kurmacası olduğunun anlaşılması ile roman da biter.

Orhan Pamuk tasarladığı bu iki karakterin sırtına Doğu ve Batı’nın değerlerini yüklemiş, bu iki zıt kavramı bireyler üzerinden anlatarak okuyucuya sunmuştur.

Orhan Pamuk’un bu tarihi romanı, içerdiği tasvirlerle, sunuları ve anlatısı ile aklımızda bir çok soru işareti oluşmasına neden oluyıor. Öncelikle, yazarın her ne kadar kurguda özgür olması gerekse de bir tarihi roman, tarihi bu denli yaşanmamış kurmalarla okuyucuya nasıl sunabilir ? Bu, o topluma, o sosyal yapıya bir haksızlık olamz mı ? Haksızlık olursa etik sorunlar taşıamz mı ? “Roman’da “kasıt yapılmış”  yorumlarına neden olamz mı ? Ayrıca, Roman boyu Orhan Pamuk, bazı tarihi olayları olduğu gibi almış, bazılarını ise kurmaca olarak işlemiştir. Eğer Orhan Pamuk Beyaz Kale’yi gerçek bir kurmaca amacı ile tasarlamış ise ve o dönemi kendince yorumlamayı amaçlıyor ise o zaman işlenen dönemdeki bazı tarihi gerçeklikleri olduğu gibi alıp bazılarını neden göz ardı etmeyi ve kendince değiştirmeyi tercih etmiştir ? Dahası, neden kurmaca yolunu tercih ettiği olaylar ve tiplemeler Osmanlı tarihinin en hassas en belirleyici noktaları olurken, gerçekte olduğu gibi aldığı kısımlar ya genel bilinen isimler, olaylar ya da dönemde yaşanan idari zayıflıklar olmuştur ?

Romanın genelinde okur yükselen ve üstünleşen yüksek ahlaklı bir Batı ve güçlü olsa da zayıflamaya yüz tutmuş, ahlaki değerlei zayıflamış bir Doğu ile karşılaşmaktadır. 17. yüzyıla doğru uzanan bir tarihte bu tasvir bazı yönleri ile kabul edilebilir, ancak, Osmanlı ve Türk toplumu üzerinden yazılan yanlış kurmacalar Türk tarihinin ve Osmanlı portresinin özellikle yabancı ve Osmanlı tarihine uzak okurların zihninde ister istemez yanlış şekilde şekillenmelere, yanlışlar gerçekmiş gibi kanaatlere neden olmaktadır.

Bu bağlamda, Pamuk’un yaptığı bazı tasvirleri şu şekilde sıralayabiliriz;

Bütün direklerin tepesine sancaklar çektiler, bizim bayrakları (Venedik), Meryem Ana tasvirlerini, haçları tersinden asıp külhanbeylerine aşağıdan oklattılar. Askerlerimizi (Venedik) gülünç göstermek için zırhlarını ters giydirdiler, kaptanların ve subayların boyunlarına demir çemberler taktılar. (syf 14)1

Osmanlı tarihinde gerek toplum gerekse de yönetici kesim Türk töresinin ve İslam’ın emirlerinin doğrultusunda hep hoşgörüyü tercih etmiş, düşmanın kültürüne, esirlere, tüccarlara karşı Pamuk’un betimlediği gibi davranışlarda bulunmamıştır. Dahası Meryem Ana bizce de mübarek bir kadın değil midir ? Bu özelliklerimiz aslında Türk tarihi karakteri bakımından en hassas noktalardan birisidir, Batılı sömürgeci ve emperyal zihniyetten farklı bir büyük devlet ve millet oluşumuzun da kanıtıdır. Işte bu noktada Orhan Pamuk Osmanlı’nın en hassas ve temel noktasında çok zıt bir kurmaca ile okuyucuyu karşı karşıya bırakmaktadır: 

Paşa derdini öyle bir anlatmaya başladı ki, bunun, “düşman iftiraları”1 ile Allah’ı kandırdıkları için yeryüzünde bir tek bu Paşa’nın yakalandığı özel bir hastalık olduğunu düşünmeye başladım. Oysa derdi nefes darlığı idi. (syf16) 1

O dönemde, Paşa rütbesi ile anılan bir çok asker veya yüksek devlet memuru çocukluktan itibaren Enderun Mektebi gibi özel okullarda özenle yetiştirilmiş, üstün yetenekli ve hayatlarını devlete adamış kimselerdi. Bir çok Türk ve yabancı tarihçilerin bu kişilerin kahramanlıklarının, üstün yeteneklerinin ve çalışkanlılıklarının altı çizilirken, açıkça görülmektedir ki Orhan Pamuk bir Osmanlı askerini ‘zayıf’ bir karakter olarak betimleyerek, adeta onu, onun tiplemesinde Osmanlı Paşa’sını alçaltmıştır:

Din değiştirmeyeceğimi söyleyince, Paşa bana öfkelendi. Hücreme döndüm.  Müslüman olmazsam Paşa boynumun hemen vurulmasını emretmiş. Kalakaldım. (syf 26) 1

Her dönemde hoşgörüsü ve saygısıyla anılan, bunu temel özelliği olarak taşıyan Osmanlı, Beyaz Kale’de tamamen tersine çevirilerek okyucuya sunulmuş haldedir. Hiç din değiştirmedi diye boynu vurulan bir kişi bizim tarihimizde var mıdır ? Tam tersi, kuruluşundan yıkılışına Osmanlı Devleti, tebasını dininde açıkca serbest ve devlet güvencesi altına almamış mıydı ?

Gerçek tarihe zıt düşen bu anlatılar, baştan aşağı kurgulanmış bir imparatorluk (hayali), karakterler ve şehirden bahsetseydi “bir tarihi tema işleyen kuramsal roman haliyle” kabule edilebilir olurdu. Fakat, Orhan Pamuk Osmanlı tarihinde geçen gerçek olaylara, isimlere, karakterlere ve İstanbul’a romanında yer vermiştir; Padişah 4. Mehmet’e yer verilmiş, Evliya Çelebi’ye gönderme yapılmış, Sokullu Mehmet Paşa’nın ismi geçmiş, Havai Fişek gösterileri, siyasi bağlamda Hoca aracılığı ile anlatılan müneccimbaşı meselesi, ve dönem siyaseti ile ilgili bazı kesitleri gerçek tarihten doğruca alıntılamıştır.2 Bu vurgularla Beyaz Kale, doğrudan Osmanlı’nın bir dönemini işlemektedir; tasvirleri ve kurmacaları ile de o dönemi “kötü Doğu” olarak tanıtmaktadır.  

Ortalam bilgi sahibi bir Türk okur veya Osmanlı tarihini ortalama seviyede bilen bir okur, romanın anlatısının tarihi gerçeklik ile örtüşmediğini ve çoğu yerde yazarın kurmacaları olduğunu açıkça anlayabilir. Ama bunu, etkilenmiş Batıcı aydın zihniyetine ya da yabancı (küresel) okuyucu kitlesine vurduğumuz da durum çok değişebilmektedir. Batıcı aydın ya da Batılı okuyucu, 16. – 17. Yüzyıl Osmanlı’sını bu denli yaşanandan tam tersi şekide anlatan bir tarihi romanı okuyunca, ya görmek istediği “kötü Doğu”yu görecek ve ön yargılarına doğruluk gerekçeleri bulacak, ya da, iyimser bir ifadeyle yanlışlar ile gerçekte olmayanlar ile bizi tanıyacaktır. O zaman, bir Batlı kişi, önce iyi niyetli bile olsa, bu tür romanları okuduktan sonra, bizi Batı’ya göre “öteki” yapan zihniyeti haklı görmeye başlayacaktır.  Boşuna bir yığın ödül vermez Batılılar Doğu’dan insanlara…

Başta değindiğim iki soru ile tüm bu argümanları birlikte değerlendiricek olursak; Orhan Pamuk,  Beyaz Kale’de, hayal gücünün ürünü olan bir (hayali) kurmaca yaratmaktan ziyade, gerçekte var olanı farklı (kötü ve yanlış) göstermeye dayalı bir romancılık ile okuyucunun karşısına çıkmıştır.

Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın, Pamuk’un şahsına yaptığı “toplumun alışkanlık ve kültürünü doğru bilmeden Nobel Ödülü almış olsa bile doğru eserler çıkarması beklenemez” şeklindeki eleştirisi de tüm bu bahsettiklerimi desteklemektedir.

Tartışılmasına rağmen altını çizmemiz gereken önemli bir nokta da, İlber Ortaylı ve bir çok Türk entelektüel tarafından ciddi şekilde eleştirilmesi ve hatalı bulunmasına rağmen Orhan Pamuk’a  Publishers Weekly, The Intepended, New York Timesgibi en büyük yayın kuruluşlarında olumlu eleştiriler yapılmasıdır. O ve eserleri, Emperyal Batı’lı edebiyat tarafından benimsenmiş, sevilmiş ve dünyaya tanıtılmıştr. Acaba, Beyaz Kale’de sunulan “Doğu” ve hep özenilen, arzulanan “Batı” tasvirleri nedeniyle mi sayın Pamuk bu kesimlerce çok sevilmiş ve kabul edilmiştir ?

Sonuç olarak, Beyaz Kale’den aldığım ders, romancı gerçekte yaşanmış bir tarihi, çeşitli nedenlerle kurmacalarıyla kötülediği an asgari edebiyat değerinin ve hatta estetiğinin dışına çıkmış demektir. Yazımda, bahsettiğim gerçeği yıpratan kurmacaya yazar özgür olmalı eleştirileri gelebilir. Bu eleştiriyi yapanlara söylemek isterim ki, gerçek bir romancı kurmacada özgür olduğu kadar, sanatını siyasetten, emparyal güçlerden, kariyer, yükselme ve tanınma arzusundan ve bunun gibi daha bir çok yan beklentiden de uzak tutmalıdır. Aksi halde o sanat güdümlü, toplum mühendisliğine maksatlı bir çalışma haline gelir. Son olarak şunu da belirtmek isterim; edebiyatçı ya da sanatçı üzerinde uğraşacağı medeniyetin dilini, kültürünü, insanlarını ve tarihini olabildiğince en iyi şekilde bilerek yola çıkmalıdır. Beyaz Kale’nin buna bir örnek olması dileğiyle !

Dipnotlar

1- Orhan Pamuk: Beyaz Kale, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları
2- Bensu Funda Gür; Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü: Orhan Pamuk’un Romancılığı ve Beyaz Kale (Makale)

http://www.kirmizilar.com/...-uzerinden-tarihimiz

İşte, İstanbul’da gezilmesi gereken 14 edebiyat müzesi!
1.Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi:
Gülhane Parkı’nın Sultanahmet yönündeki girişinde, surları geçince hemen solda yer alan müzede yalnızca Tanpınar’a değil Yahya Kemal, Necip Fazıl, Nedim, Orhan Pamuk ve Nazım Hikmet gibi edebiyatçılara dair bölümler, salonlar ve buralarda özel eşyalar da yer alıyor.
2.Aşiyan Müzesi:
Tevfik Fikret’in kendi hazırladığı planlarla yaptırdığı ev Boğaziçi’nin en güzel yerinde bulunuyor. Edebiyat-ı Cedide akımından adını alan salonda yazarın kendi yağlı boya tablolarını, çalışma odasında eserlerini kaleme alırken kullandığı yazı takımını görebilirsiniz
3. Sait Faik Abasıyanık Müzesi:
Sait Faik, birçok hikâyesini Burgazada’daki köşkünde yazdı. Yazarın ölümünden 5 yıl sonra müzeleştirilen bu köşk, uzun süren bir tadilattan sonra 2013’te yeniden ziyarete açıldı. Yazarın yaşamından izler görebileceğiniz müzede aynı zamanda Okuma Odası, Eğitim Gösterim Salonu ve Mektup Odası gibi farklı amaçlara hizmet eden odalar var.
4. Hüseyin Rahmi Gürpınar Müzesi:
Hüseyin Rahmi’nin 1944’e kadar yaşadığı bu ev 2000 yılında müze haline getirildi. İçinde yazarın kitaplarının yanı sıra kendi yaptığı el işi eşyaları da görebilirsiniz. Yolunuz Heybeliada’ya düşerse, girişleri ücretsiz olan bu müzeye de bir uğrayın.
5. Yahya Kemal Enstitüsü ve Müzesi:
Yahya Kemal’in sevgilisinden aldığı karanfili ve bir tutam saçı görmek, Sessiz Gemi şiirine ilham veren odalarda gezmek ister misiniz? Beyazıt’taki bu müzede yazarın bütün kişisel eşyalarını bulabilirsiniz.
6. Orhan Kemal Müzesi:
Cihangir’de yer alan ve yazarın oğlu Işık Öğütçü tarafından 2000 yılında açılan Orhan Kemal Müzesi yalnızca yazarın eşyalarını, ilk kitap baskılarını, çalışmalarını değil aynı zamanda Ara Güler tarafından çekilmiş 70 kadar fotoğrafı, üç katlı binası içerisinde bir kitaplık ve İkbal Kahvesi adlı kafeyi de barındıran, hareketli bir edebiyat mekanı.
7. Tanzimat Müzesi:
Yalnızca edebiyat değil siyasi ve kültürel parçaların da yer aldığı bir müze. Devrin devlet adamlarına ait imzalı fotoğrafların, çeşitli görsel sanat eserleri, dokümanlar, Mustafa Reşid Paşa, Sadık Muhtar Bey ve Ziya Paşa’ya ait eşyalar ile birlikte Osmanlı’nın batılılaşma macerasının en önemli belgelerinden Tanzimat Fermanı da yine bu müzede yer alıyor.
8.Türkiye Yazarlar Sendikası Edebiyat Müzesi ve Yazın Belgeliği:
TYS Edebiyat Müzesi ve Belgeliği, belgelik ve kitaplık olarak iki bölümden oluşuyor. Belgelik bölümünde, sanatçıların belge değeri taşıyan yapıtları, mektup ve çalışmaları, bilgisayara yüklenmiş fotoğrafları ve yapıtları; kitaplık ölümünde araştırma kitapları, ansiklopedi, sözlük, antoloji ve derlemeler, yazarlar üzerine tezler, eleştiri ve deneme kitapları var. Ayrıca özel imzalı bazı kitaplar ve dergiler de bulunuyor.
9.Karikatür ve Mizah Müzesi:
Karikatür ve Mizah Müzesi, Karikatürcüler Derneği girişimiyle 1975’te Tepebaşı’nda açıldıysa da 1980 darbesinden nasibini alıp kapatıldıktan sonra 1989’da Saraçhanebaşı’nda yeniden ziyarete açıldı. Fakat yolculuğu burada da bitmedi ve Gazanferağa Külliyesi’nin 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’na devredilmesi sebebiyle yeniden Tepebaşı’na taşındı.
Mizah ve karikatür arşivinin yanı sıra uluslararası sergilere de ev sahipliği yapan müzede, isterseniz uzmanların gözetiminde özgün baskı atölyesinde çalışabiliyorsunuz da.
10.Divan Edebiyatı Müzesi (Galata Mevlevihanesi):
Beyoğlu Tünel’den Karaköy’e doğru inerken görebileceğiniz Galata Mevlevihanesi içerisinde yer alan müze, 1491 yılında inşa edilip, 1975 yılında müze haline getirilmiş. Esasen bir külliye şeklinde tasarlanan binada semahane, derviş hücreleri, kütüphane, türbeler, hazine, sebil, şeyh dairesi ve hünkar mahfeli gibi kısımlar bulunuyor.
11. Masumiyet Müzesi:
Orhan Pamuk’un aynı adlı romanından yola çıkılarak yine yazarın öncülüğünde hazırlanan Masumiyet Müzesi, roman kahramanlarının giydiği, kullandığı, romanda anlatılan objeleri içeriyor. 2012’de açılışı yapılan müze, romandan yola çıkmışsa da öte yandan 20. yüzyılın ikinci yarısındaki İstanbul hayatını anlatıyor.
12. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Basın Müzesi:
Doğrudan “Yazar Müzeleri” kategorisi içerisinde değerlendirilmese de içeriği itibariyle bu listenin temasını yakalayan Basın Müzesi; özellikle basın tarihinden örnekler, dizgi ve baskı makineleri, Türk basın hayatının önemli isimlerine ait anı eşyaları yer alıyor. Abdi İpekçi’den Agah Efendi’ye, Şemsettin Sami’den İbrahim Şinasi’ye, Çetin Emeç’ten Sabiha-Zekeriya Sertel’e kadar birçok ismin yağlı boya portreleri de yine müze kapsamında sergileniyor.
13. Kemal Tahir Müze Evi:
Tahir’in eşi Semiha Tahir tarafından kurulan vakıf sayesinde müze haline getirilen Şaşkınbakkal’daki ev, yazarın son 10 yılını yansıtıyor. Tahir’in son çalışmalarını yaptığı ve hayata gözlerini yumduğu bu ev, apartmanın hemen giriş katında oldukça mütevazı ve sessiz bir yer. Bu müze-evde ünlü yazara ait yaklaşık dokuz bin kitap, el yazmaları, kullandığı daktilosu, çalışma masası, çeşitli zamanlarda çekilmiş fotoğrafları, ödülleri yer alıyor. Yazarın hayatının son yıllarını geçirdiği bu evde, Kemal Tahir’in yatağını, o meşhur kalın çerçeveli gözlüğünü, piposunu, saatini ve diğer kişisel eşyalarını görmek de mümkün. Müzede sadece Kemal Tahir’in değil, uzun süre cezaevinde kalan yazarın bu süre boyunca devamlı mektuplaştığı ünlü şair Nazım Hikmet’e ait izler de yer alıyor. Nazım Hikmet’in “Oliver” marka daktilosu Kemal Tahir’in odasının ortasında, çekmecelerde ise karşılıklı yazdıkları mektupları duruyor.
14. İstanbul Modern Sanat Müzesi:
Modern sanat alanında uluslararası bir kimliği olan İstanbul Modern, bugün müzesinin, kütüphanesinin, sinemasının ve veri tabanının yanında önemli etkinliklere de ev sahibi oluyor. 2004 yılında İstanbul Boğazı kıyısında 8000 metrekarelik bir alana kurulan İstanbul Modern Sanat Müzesi, 1987’den bu yana İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı tarafından geliştirilerek oluşturulan köklü bir projenin ürünü.

(HADİ ŞİMDİ BİR PLAN YAPIN VE BU MÜZELERİ GEZİP EDEBİYATA DOYUN ;) )

Orhan Veli Kanık
Orhan Veli Kanık, 13 Nisan 1914 yılında İstanbul’da dünyaya gelir. Edebiyata olan ilgisi ilkokul sıralarındayken başlar.İlk hikâyesi “Çocuk Dünyası” adlı bir dergide yayınlanır. Ortaokulun yedinci sınıfına geldiğinde Oktay Rıfat Horozcu, sonraki yıllarda ise Melih Cevdet Anday’la tanışıp arkadaş olur.Lisedeki edebiyat öğretmeni ise Ahmet Hamdi Tanpınar’dır.Ahmet Hamdi Tanpınar, Orhan Veli’nin edebiyata olan ilgisinden haberdardır. Ona öğütler verir ve yol gösterir. Lise öğrenimi devam ederken Melih Cevdet, Oktay Rıfat ve Orhan Veli arkadaşlığından bir de dergi doğar: “Sesimiz” O yıllarda yazdıkları şiirlerde aruza uygunluk ve ahenk dikkati çeker. Şair, aynı zamanda tiyatroyla da ilgilenir. Birçok tiyatro oyununda rol alan Orhan Veli, sonraki yıllarda pek çok tiyatro oyununu Türkçe’ye çeviren isim olacaktır.1936 yılında Nahid Sırrı Örik’in önerisiyle Varlık dergisinde şiirleri yayınlanır.
Ve Orhan Veli Kanık, edebiyat dünyasına şu cümlelerle tanınıtır: “Varlık’ın şiir kadrosu yeni ve kuvvetli genç imzalarla zenginleşmektedir. Aşağıda dört şiirini okuyacağınız Orhan Veli, şimdiye kadar yazılarını neşretmemiş olmasına rağmen olgun bir sanat sahibidir. Gelecek sayılarımızda onun ve arkadaşları Oktay Rifat, Melih Cevdet ve Mehmet Ali Sel’in şiirimize getirdikleri yeni havayı daha iyi belirtecektir.” Yayınlanan ilk şiirlerinin bir kısmını Mehmet Ali Sel takma adıyla yazar.Yazıları ve şiirleri 1936-1942 yılları arasında Vaklık dergisinin yanı sıra Gençlik, İnkılapçı Gençlik, Ses, İnsan gibi dergilerde de yayınlanır.1936 yılında Melih Cevdet Anday’la birlikte trafik kazası geçirirler.Melih Cevdet Anday’ın kullandığı araç Çubuklu Barajı yakınlarındaki bir tepeden aşağı yuvarlanmıştır. Orhan Veli, bu kazanın ardından 20 gün komada kalır.Ve 1941 yılının Mayıs ayında Garip seçkisi yayınlanır.Yayınlanan seçkide Melih Cevdet Anday’ın on altı, Oktay Rıfat’ın yirmi bir, Orhan Veli Kanık’ın ise yirmi dört şiiri yer alır.Bu kitap, daha sonradan Birinci Yeni olarak da anılacak olan Garip akımının öncüsü olur.Akımın öncüleri arasında yer alan Melih Cevdet Anday, Oktay Rıfat ve Orhan Veli, kendilerinden önceki hececi ve toplumcu-gerçekçi şairlerin şiirlerini tamamen reddettiler.1949 yılında Yaprak dergisini çıkarmaya başlar. Hatta yeni sayıya para yetiştirebilmek için paltosunu satmak zorunda kalır.Dergide Bedri Rahmi Eyüboğlu, Necati Cumalı, Oktay Rıfat, Melih Cevdet, Sabahattin Eyüboğlu, Abidin Dino gibi isimler de yer almaktadır. Derginin son sayısının masrafları için Abidin Dino’nun kendisine hediye ettiği resimleri elden çıkarmak zorunda kalır.Aynı günlerde Nâzım Hikmet’in serbest bırakılması için düzenlenen kapmanyaya destek veren Oktay Rıfat, Melih Cevdet ve Orhan Veli, üç gün boyunca açlık grevi yaparlar.Aynı zamanda Oktay Rıfat ve Melih Cevdet’in ilk toplusal şiirleri de Yaprak dergisinde yayınlanır.Ankara’da belediye işçileri tarafından açılan çukura düşerek yaralanır ve İstanbul’a geri döner.Damar çatlaması sebebiyle başlayan kanama doktor tarafından doğru tespit edilemeyerek “alkol zehirlenmesi” teşhisiyle yanlış tedavi uygulanır. Aynı akşam komaya giren şair, hastanede hayatın kaybeder.Orhan Veli’nin son şiiri “Aşk Resmi Geçidi”, ceketinin cebinde bir diş fırçasına sarılı olarak bulundu ve Son Yaprak dergisinin özel sayısında yayınlandı.

Semih, Eski Ustalar'ı inceledi.
 22 May 20:55 · Kitabı okudu · 10 günde · 10/10 puan

Thomas Bernhard'ın okuduğum 4. kitabı oldu. Eski Ustalar isimli bu kitabını okurken bir kez daha Bernhard'ın zihnindeydim ve bu sefer hiç acele etmedim, kendimi tamamen onun çılgın düşüncelerine teslim ettim. Açıkçası şu ana kadar okuduğum en nefret dolu, en öfke dolu, en siyasi ve dolayısıyla en rahatsız edici kitabıydı. Çünkü Bernhard'ın düşünceleri ve fikirleri başlı başına rahatsız edici.

Kitabın başından sonuna inanılmaz bir öfke ve nefret hakim. Thomas Bernhard öylesine öfkeli ki, çocukluğunu, ebeveynlerini, devleti, hükümeti, hukuku, müziği, felsefeyi, gazeteciliği, politikacıları, öğretmenleri, sanatçıları, sanat tarihçilerini yerden yere vuruyor. En önemlisi de edebiyatı ve edebiyatçıları yerden yere vuruyor. İlerleyen sayfalarda fark ediyorsunuz ki, edebiyatçılarla ilgili nefreti bir türlü dinmek bilmiyor. Böyle olunca, bir kez daha onları yerden kaldırıyor ve bu sefer sert bir şekilde duvara çarpıyor. Aklına kim gelirse, adeta kılıcından geçiriyor ve paramparça ediyor. Bernhard'ın karşısında durmak gerçekten çok zor. Freni patlamış kamyon misali önüne geleni eze eze yoluna devam ediyor. Bu yolculuk esnasında kim ölmüş kim kalmış umursamıyor. Çünkü içinde yaşattığı nefret hiçbir zaman dinmiyor. Zaten Bernhard'ın en büyük serveti de sanırım bu nefreti...

Kitabın adı "Eski Ustalar" olduğu için Thomas Bernhard'ın sevdiği usta yazarları açıklayacağını, onları öveceğini sanmıştım; ama tamamen yanılmışım. Adam hemen hemen hiçbir yazarı veya eseri övmüyor. Sadece küçücük bir yerde Montaigne'i, Pascal'ı ve Voltaire'yi sevdiğini söylüyor. Ama bu yazarları da resmen ağzından cımbızla alıyoruz. Konu sevgi olduğunda, yazarımız maalesef nefret ederken kullandığı gibi rahat rahat açıklamalar yapamıyor. Bu yönüyle, kitabın isminin beni ters köşe yaptığını açık yüreklilikle itiraf etmek zorundayım.

Dikkatimi çeken bir diğer konu da yazarın, kendini bir kitap okuyucusu olarak değil, sayfa çeviricisi olarak nitelemesiydi. Oldukça ilginç bir takım tespitler yapıyor bu bölümde ve şu cümlesi sanırım özet niteliğinde olabilir: "Dört yüz sayfalık bir kitabın topu topu üç sayfasını normal bir okuyucudan bin kez daha dikkatli okumamız, hepsini okuyan, ama bir tek sayfasını bile dikkatli okumayandan daha iyidir."

Ayrıca Bernhard'ın bu kitabında ilk defa bir sevgi kıpırtısı da gördüm. Büyük bir tesadüf değil mi, en nefret dolu kitabının içerisinde sevgi kıpırtısı bulmak? Kitaptaki karakter karısını çok seven ve ölümü dolayısıyla karısını bir türlü unutamayan bir kişi. Karısının ölümünden belediyeyi ve hükümeti sorumlu tutuyor ve hiçbir zaman onları içinden bağışlamıyor. Hep nefret kusuyor belediyeye ve hükümete. Ölen karısının arkasından ise şöyle bir cümle kuruyor: "Biz bir insanı benim karımı sevdiğim gibi durdurulamaz bir aşkla seversek, onun sonsuza kadar ve sonsuzluğa doğru yaşayacağı gerçeğine inanırız."

Thomas Bernhard'ı çok seviyorum. Ben onun kadar nefret dolu olamam hiçbir zaman; ama onun düşüncelerini de saygıyla okumaya devam ederim. Thomas Bernhard'ın elimdeki bu son kitabını da bitirmenin üzüntüsünü yaşarken size onun nefret dolu bazı cümlelerini sunarak yazımı sonlandırıyorum. Yazarımız biraz uzun cümleler kurduğu için 1,2,3,4 olarak sıralandırdığım paragraflardan istediğiniz birisini seçip okumanız da yeterlidir. Ne de olsa, dört alıntının yalnızca bir tanesini normal bir okuyucudan bin kez daha dikkatli okumanız, hepsini okuyan, ama bir tek paragrafını bile dikkatli okumayandan daha iyidir... Lütfen sinirlenmeden, keyifle okuyun ve özellikle dördüncü paragrafı ülkemizdeki yazarlar yazsa şimdi nerede olurlardı bir düşünün...

1- "Öğretmenler tamamen küçük burjuvadır ve içgüdüsel olarak öğrencilerindeki sanat hayranlığına ve coşkusuna karşı, sanatı ve sanatla ilgili her şeyi kendilerine has bunaltıcı, budala acemiliklerine indirgeyerek bir davranış geliştirirler ve okullarda sanatı ve sanatla ilgili her şeyi de, öğrencileri mutlaka iten, iğrenç flüt çalma ve aynı biçimde iğrenç ve duygusuz koro şarkıları haline getirirler. Öğretmenler böylece daha başlangıçta öğrencilerine sanata açılan kapıları kilitlerler. Öğretmenler sanatın ne olduğunu bilmezler, böylece öğrencilerine de anlatamaz ve sanatın ne olduğunu öğretemezler ve onları sanata doğru değil de, sanatın dışına iterler o iğrenç, duygusal, şarkılı ve enstrümanlı, öğrencileri usandırması gereken uygulamalı sanatlarıyla. Öğretmenlerinkinden daha ucuz bir sanat zevki yoktur. Öğretmenler daha ilkokulda öğrencilerin sanat zevkini mahvederler, öğrencilerden sanatı henüz başlangıçta söküp atarlar, onlara sanatı ve özellikle de müziği açıklayıp müziğin yaşam sevincine dönüşmesini sağlayacakları yerde. Zaten öğretmenler yalnızca sanatla ilgili olarak engelleyici ve yok edici değildirler, öğretmenler zaten her anlamda hep yaşam ve varoluş engelleyicileri olmuşlardır, genç insanlara yaşamı öğretecek, onlara yaşamı açacak, yaşamı kendi doğalarının gerçekten de akıl almaz zenginliğine dönüştürecekleri yerde, onların içlerinde öldürürler yaşamlarını, onu içlerinde öldürmek için her şeyi yaparlar. Bizim öğretmenlerimizin çoğunluğu zavallı yaratıklardır, onların yaşamdaki görevleri, öyle görülüyor ki genç insanların yaşamlarını engellemek ve mutlaka bu yaşamı bunalıma dönüştürmektir. Öğretmenlik mesleğine de zaten aşağı orta sınıftan duygusal ve sapkın küçük kafalılar yapışıyor. Öğretmenler devletin yamaklarıdır.''

2- "İnsan gördüğümüzde, yalnızca devlet insanlarını görürüz, devlet hizmetlilerini, ne kadar doğru söylenmiş bir sözdür bu, doğal insanlar görmeyiz, tersine tamamen yapaylaşmış, devlet hizmetlileri olmuş, ömürleri boyunca devlete hizmet eden ve dolayısıyla ömürleri boyunca yapaylığa hizmet eden devlet insanlarını görürüz. İnsan gördüğümüzde, yalnızca devlet ahmaklığının hizmetine girmiş, yapaylaşmış devlet insanları görürüz. İnsan gördüğümüzde, yalnızca devlete teslim olmuş ve devlete hizmet eden, devletin kapanma düşmüş insanlar görürüz. Bizim gördüğümüz insanlar devlet kurbanlarıdır ve gördüğümüz insanlık, devlet yeminden başka bir şey değildir, onunla gittikçe daha oburlaşan devlet beslenir. İnsanlık, artık yalnızca devlet insanlığıdır ve yüzyıllardan beri, yani devletin varoluşundan bu yana kimliğini yitirmiştir, diye düşünüyorum. İnsanlık bugün artık kendisi devlet olmuş insanlıkdışılıktan başka bir şey değildir, diye düşünüyorum. Bugün insan artık yalnızca devlet insanıdır ve bu yüzden de o bugün artık mahvedilmiş insandır ve devlet insanı, düşünülebilecek en insan olabilen insandır, diye düşünüyorum. Doğal insan artık asla olamaz, diye düşünüyorum. Büyük kentlerde yığılmış milyonlarca devlet insanını gördüğümüzde midemiz bulanır, çünkü devleti gördüğümüzde de midemiz bulanmaktadır. Her gün uyandığımızda, şu bizim devletimiz yüzünden midemiz bulanır ve sokağa çıktığımızda, bu devletin nüfusu olan devlet insanlarından midemiz bulanır. İnsanlık devasa bir devlettir, ondan, eğer doğruyu söyleyecek olursak, her uyandığımızda midemiz bulanır. Her insan gibi ben de uyandığımda midemi bulandıran bir devlette yaşıyorum. Bizdeki öğretmenler insanlara devleti öğretirler ve devletin tüm korkunçluğunu ve ürkütücülüğünü ve devletin tüm yalancılığını, bir tek tüm bu korkunçluğun ve ürkütücülüğün ve yalancılığın devletin kendisi olduğunu öğretmezler."

3-"Ana babama en ufak bir saygı duymak zorunda değilim, onlar en ufak bir saygıyı hak etmiyorlar, dedi. Bana karşı iki suç işlediler, iki ağır suç, dedi, beni yaptılar ve bana baskı yaptılar, beni bana sormadan yaptılar ve beni yapıp dünyaya fırlattıktan sonra bana baskı yaptılar, beni yapma suçunu ve baskı altına alma suçunu işlediler."

4-"Bu ülkeden daha yalancı ve daha sahtekar ve daha kötü bir ülke daha yoktur diyoruz, ama bu ülkenin dışına çıktığımızda ya da dışına baktığımızda, ülkemizin dışında da yalnız kötülük ve sahtekarlık ve yalan ve alçaklığın egemen olduğunu görüyoruz. Biz insanın düşünebileceği en iğrenç hükümete sahibiz, en sahtekarına, en kötüsüne, en hainine ve aynı zamanda en budalasına, diyoruz ve düşündüğümüz doğru da ve bunu her an söylüyoruz da, dedi Reger, ama biz bu alçak, sahtekar ve kötü ve yalancı ve budala ülkeden dışarıya baktığımızda, öteki ülkelerin de aynı biçimde yalancı ve sahtekar ve kısacası aynı biçimde aşağılık olduğunu görüyoruz, dedi Reger. Ama bu diğer ülkeler bizi o kadar ilgilendirmiyor, dedi Reger, yalnız bizim ülkemiz bizi ilgilendiriyor ve bu yüzden her gün kafamıza öylesine vuruyor ki bu, arada çoktan gerçekten baygın olarak, hükümetin hain ve budala ve sahtekar ve yalancı ve üstelik de akıl almaz biçimde aptal olduğu bir ülkede varlığımızı sürdürmek zorunda kalıyoruz. Düşündüğümüz zaman her gün, sahtekar ve yalancı ve hain bir hükümet tarafından, üstelik de düşünülebilecek en aptal hükümet tarafından yönetildiğimizi hissediyoruz, dedi Reger, ve bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimizi düşünüyoruz, en korkunç olanı da bu, bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimiz, hem de bu hükümetin her geçen gün daha da yalancı ve sahtekar ve hain ve alçak oluşunu baygın durumda seyretmek zorunda oluşumuz, yani bu hükümetin gittikçe daha beter ve gittikçe daha çekilmez oluşunu üç aşağı beş yukarı sürekli bir şaşkınlık durumu içinde seyretmek zorunda oluşumuz. Ama yalnız hükümet değil yalancı ve sahtekar ve hain ve alçak olan, parlamento da öyle, dedi Reger, ve bazen bana öyle geliyor ki parlamento hükümetten daha da sahtekar ve yalancı ve nihayet bu ülkedeki hukuk ve bu ülkedeki basın ve nihayet bu ülkedeki kültür ve nihayet bu ülkedeki her şey ne kadar yalancı ve hain; bu ülkede onlarca yıldır yalnız yalancılık ve sahtekarlık hâkim ve hainlik ve alçaklık, dedi Reger."

Mert Kurtaran, bir alıntı ekledi.
18 May 02:53 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Weimar Cumhuriyeti
İki savaş arası Almanya'ya dair algımızın Nazizmden kaçan, II. Dünya Savaşı ve diktatörlük travmalarını üzerinde taşıyan bir tarihçi kuşağı tarafından belirlendiğine dikkat çeken ve yakın tarihli bazı araştırmalar sayesinde Almanya'nın ilk demokratik cumhuriyetine yönelik olumsuz ve karamsar tablonun biraz olsun hafiflediğini söyleyen Storer, dönemin olumsuzluklarının yanı sıra şunların da göz önünde bulundurulmasının daha doğru olduğunu savunuyor:

1-) Weimar Cumhuriyeti, Britanya, Fransa ve ABD'den önce kadınlara eşit oy hakkı tanıdı ve 1920'lerin ortalarında yerleşik demokrasilerden çok daha fazla kadın parlamentere sahipti.
2-) Eşcinselliği yasaklayan yasa neredeyse kaldırılıyordu. Avrupa'nın birçok yerinden eşcinselin, o dönem daha özgür oldukları Almanya'ya taşınması bunun kanıtı.
3-) Ayrıca Weimar Cumhuriyeti rakipsiz bir bilimsel ve sanatsal güce sahipti; kuramsal fizik ve felsefe alanında geliştirilen yeni kuramlar insanlığa büyük fayda sağladılar.
4-) Weimar Cumhuriyeti, son derece etkili yeni müzik, mimari ve görsel sanat tarzları da sağladı. Dönemin Alman sineması Hollywood'la yarışıyordu ve sinemanın bir sanat biçimine dönüşmesine yardımcı olan, teknik ve biçimsel yenilikler getirdi.

#Tarih Dergi 18. Sayı, Kolektif (Sayfa 98 - Weimar Cumhuriyeti'nin Kısa Tarihi-Colin Storer (kitap tanıtımı))#Tarih Dergi 18. Sayı, Kolektif (Sayfa 98 - Weimar Cumhuriyeti'nin Kısa Tarihi-Colin Storer (kitap tanıtımı))
Harun Bora Tunç, bir alıntı ekledi.
17 May 17:09 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Sanat dediğimiz işle uğraşıp da var olandan başka şeyler yapan insanların ilk yaptığı şey, o şeyin diline müdahale etmektir. Önce biçim bozulur. Mana biçimin içinde saklı olduğu için, yavaş yavaş ortaya çıkar. Fakat refleks olarak önce biçime saldırılır. Mesela, "Konanmış çesinler çevrelende hotuyordu" gramatik olarak doğru bir cümledir. Öznesi vardır. Dolaylı tümleç var bir tane ve yüklem var: "hotuyordu." Ne hotuyordu? Konanmış çesinler. Nerede hotuyordu? Çevrelende. Cümle doğru. Peki ne diyor? Ne dediğini bilmiyorum. Önemli olan orada ne dendiğini bilmek değil. Önemli olan daha kafadan var olan dilin bizzat özüne saldırılması.

Onur Ünlü: Bir Sürü Endişe, Alper Kırklar (Sayfa 39 - Sel Yayıncılık)Onur Ünlü: Bir Sürü Endişe, Alper Kırklar (Sayfa 39 - Sel Yayıncılık)
'Dilhûn', Pulbiber Mahallesi'ni inceledi.
17 May 11:38 · Kitabı okudu · 1 günde · Puan vermedi

Mana arıyorum, baktığım gözde, burnuma gelen kokuda, dinlediğim seste (sözlerinden bile önce), gördüğüm fotoğraf karesinde ve elbette bir kitapta, dahası bir şairde.. Hep bir mana peşinde giderim, okurken bir kitabı. "Sanat, sanat için" değildir benim dünyamda, "sanat, benim için"dir. Ben, toplumum.. "Toplum için."

Pulbiber Mahallesi'nin sokaklarında geziyoruz usul usul. Şair tutuyor elimden, iç dünyasını gösteriyor, mertçe.. Ama burası bira kokuyor. Burası mana barındırmıyor.. Şairden beklentim gülistan gezmek iken, bana içki sofralarını gösteriyor. Midem bulanıyor. Ben.. Buraya ait değilim.

"Bu sadece bir bardak biradır.
Hayır o biradır.
Hayır sadece bir bardak biradır.
Hayır o biradır." (45)

Fakat ortak yönlerimiz bulunuyor şairle, tamamen ayrı dünyaların insanı değiliz. Kalbini açıyor bana:

"Kimbilir bu gidişin dönüşü olacak mıydı?" (33)

Anlıyorum ki yaralı bir serçeyle birlikteyim, kalbinden.. Ama cevabı söyleyemiyorum, bilsem de. Tebessüm edebiliyorum, sadece.

" 'Tanrı'nın olmadığı bir Dünya'da fazladan bir yığın aşk vardır.'
Sözün aslını araştıracak takatim yok." diyor. Keşke araştırsaydı diye geçiyorum içimden. Umarım anlar, bir gün..

Ve güldürüyor beni kimi zaman:

"Noel Babalar sakallı değil sakarlar, biliyor musun, dedim Zeyna'ya
Traş olurken yüzlerini kesip bir paket pamuk yapıştırıyorlar
esasında
Aslında kaymak gibi adamlar." (35)

"Ciğerlerimin filmini çektiler
Ciğerlerim artiz oldu icabında" (98)

"Şak şuka şak şuka şak şuka şaka da şukaaaaaaaaaaaaa." (48)

Bir soru soruyor bana:
"Önceki hayatımda cennette selpak satan bir cenin miydim acaba?" (71)
- Önceki hayat? Reenkarnasyondan mı bahsediyorsun, diyorum. Gülüyor. Anlıyorum. Anlatmasa da..

"Şahit yazarlar diye korkmadan izledim kavgayı
Ben doğuştan şahidim.
Sivilceden fışkıran irin gibi aniden anlatırım her şeyi
Kim ne derse desindi." (73)

Tebessüm geçiyor yüzümüzden.

- Bende doğru bildiklerimi söylerim kimin ne dediğine aldırmadan ama kendimi hiç sivilceden fışkıran irine benzetmemiştim, diyorum.

Gülümsüyor yine. Bu ona çok yakışıyor. Gülüşünde bambaşka bir sıcaklık var..

"Kazaya imanım tamdı, müşriktim kadere karşı." (75) diyor.

Yüzüm düşüyor, neşem kaçıyor. Özlem'in gözleri geliyor gözlerimin önüne. "Sabret, lütfen.." dercesine bakıyor. Derin bir nefes alıp dinlemeye devam ediyorum.

"Tanrı olsaydı kesinlikle kitap yazmazdı. Olmadığını buradan anlıyoruz." (83) diyor. Hüznüm artıyor. Kopuşu görüyorum. Ellerimiz ayrılıyor sevgili Madak'la. Uzun sürmeyecekmiş demek bu yolculuk..

İçki kokusu gelirken ağzından, devam ediyor: "Bir nebze olsun saçmalamayı bıraktım." (83)

Bu kokuyu ilk kez duyduğum ân'a dönüyorum birden. Antalya. Deniz. Güneş. Sıcak hava. Açık kadınlar. Sarhoş adamlar.

Ah Didem..


"İçime dokunan bir halin vardı." (96) diyor. İrkiliyorum sesiyle. Etrafıma bakınıyorum, cümlesinin muhatabını aramak için. Kimse yok. Bana söylüyormuş meğer. Ayrılık çökmüş yüzüme. Anlıyorum. Anlıyor, üzülüyor.

Ve şimdi onun hali benim içime dokunuyor.

"İyiyim falan diyorum sana ama
Bunlar hep sen yanımda olmadığından." (105) diyor.
Gönül almayı pek iyi beceriyor.

- Bana yazsaydın, sana hep cevap verirdim, diyorum.

"Kalbine mektup yazamıyor insan." diyor. (102)

Beni kalbinde biliyor. Mutlu oluyorum.

"Birleşebilir mi aşk ihtirasla. O güzel başını göğsüme yasla." (82)

Gülümseyerek ama içten içe hüzünlü olarak kalkıyorum yanından:

"Ben buranın değilim, Didem." diyorum. "Hoşçakal."

Okuduğunuz için teşekkür ederim. :)

Not: Özlem'in tavsiye ettiği bir kitap olması nedeniyle söyleyeceklerimi yumuşatıcıya batırarak söylemeye gayret ettim.

Not 2: Tırnak içinde yazılanların yanındaki sayılar, tahmin edeceğiniz üzere sayfa numarasıdır.

Ali Rıza MALKOÇ, Felsefenin Önceliği Bilgi Sorunu'yu inceledi.
16 May 17:53 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Kitap İnceleme Yazısı

Kitap Adı : Felsefenin önceliği Bilgi Sorunu

Yazarı : Prof. Dr. Afşar Timuçin

Yayıncı : Bulut yayınları

Baskı : 1. Baskı/ Nisan 2013/ 124 Sayfa

Bilginin temelleri ve doğruluğu sağlam değilse; faydalı/ zararlı, gerekli/gereksiz, tutarlı/tutarsız

Olduğunu nasıl belirleyebiliriz? Bu ön sorgu ile yola çıkarak bilginin; bilinç, toplum, sanat, estetik ve ahlâk açısından nerede ve nasıl konumlandırılması gerektiği konusunda bir fikir yürütebiliriz.

Daha sonraki aşamalarda atacağımız adım, bilginin işlenme ve kullanılma alanları olacaktır.

İnsan ve toplum adına ilerleyen tüm bu süreçler, felsefenin gözlem ve öngörü geliştirdiği sosyal laboratuvar alanlarıdır. Bilgi; bilim, sanat ve tarih süreci ile zaman zaman denetlenebilir/ doğrulanabilir olmalıdır.

Bilgi doğru ama gerekli mi, faydalı mı, öncelikli mi gibi sorgulamalar da tercih ve beklentilere göre değişecektir. Felsefenin en belirgin ilkesi; oturmuş, tutarlı bir bilgi kuramı ile yola çıkmasıdır.

Bilgi kuramı; öngörünün kaynağı, yöntemi, süreci ve dayanak noktasıdır. Tutarlı, bütüncül ve sistem ile devamlılık arz etmesi gerekir.

Bilgi yalın, net ve doğru ise; felsefi çözümler de bulmaca ve çok bilinmeyenli denklem olmaktan çıkacaktır.

Okuyup önerdiğim her kitap, aslında okur adaylarının arayış alanını daraltıyor, kolaylık sağlıyor, zaman kazandırıyor. Tercihler, beklentiler, algılar, yaşam tarzları farklı olsa da güncel ve öncelikli sorunlara odaklı seçici ve ince bir duyarlılıkla yapıyorum önerilerimi. Ülkemizde yaklaşık üç bin yayınevi var. Bir yılda ortalama elli bin adet kitap basıyorlar. Hepsini tek elden inceleyip değerlendirmek zaten mümkün değil. Reklam ve tanıtımlar da yanıltıcı olabiliyor.

Her okuduğum kitabı; önce “inceleme yazısı yazmaya, önermeye değer mi” diye tarttıktan sonra,

Zihnimde oluşan yorumları sizlere aktarıyorum. Kitabı okumaya arzu ve hazırlanmaya faydalı olacağı kanısındayım.

Felsefe belirsiz, değersiz, niteliksiz veri ve bulgularla adım atmaz. Bilgi, gözlem, söylem ve tüm düşünceler tarihi ana malzemesidir.

Ölçü yanlış ise, ölçüm de hatalı çıkacaktır. Bir bilgi, olgu ve kavramın ölçüsü de içerisinde olamaz.

Bir maddeyi başka bir maddeyle taşıyıp ve tartmak zorundayız. Diğer türlü, “bozacının şahidi şıracı”

Örneği ortaya çıkacaktır ve baskıcı, dayatıcı, aldatıcı bir önerme oluşur.

Kuvvetler ayrılığı ve özerkliği ilkesi sadece yönetim alanında değil, düşünce ve inanç sistemlerinde de etkin olması gerekir. İşte böylesi durumlarda, felsefenin temel ilkeleri önem arz etmektedir.

Bilgi ve kültürün varlığını şu şekillerde algılarız: etkiler, yok sayar, mayalar, kirler veya yok eder.

Felsefe, değerler dünyasının eşiği gibidir. Kapıdan girerken, size tutarlı sorular üretmede yardımcı olur. Bu sorgulamada, diyalektik kavramından da faydalanır.

Şekil ve şekilcilikle; bilgi, fikir, doktrin üretenler, bilerek veya bilmeyerek bireyleri tembelliğe, taklitçiliğe, yalancılığa, sığınmacılığa, hazırcılığa özendiriyorlar. Sonuçta da bilgi ve fikir kirliliği oluşuyor. Devamında ahlaki değerler zedeleniyor ve ayrışmalara yol açabiliyor.

Kısa yorumlarımla, anlatım içeriği hakkında işaretler verdiğim eserde, okuru farklı düşüncelere sürükleyecek anlatımlar var.

İnsan beslenen, üreyen, çalışan, haz duyan bir canlı olmanın dışında; nakledilebilir, tekrarlanabilir, kabul edilebilir tutarlı bir amacı ve anlamlar dizisi de olmalıdır. Ve ancak yaşarken ve öldükten sonra onlarla tanınır, onlarla hatırlanır. Ve bıraktığı insanlık mirası bunlardır.

Düşünen, seven, paylaşan, ahlaklı, yüksek bilinciyle ön plana çıkan insan; varoluş amacına göre hareket edecektir.

Nesneleri, olayları ve ortamı çoğunlukla hazır buluruz, kurgulayan biz değiliz.

Fakat yüksek nitelikli doğrulama, yorumlama, anlama ve yönlendirme bilinciyle onu ortak yaşama aktarabilecek tek canlı ancak insandır.

Düşünce ve onun şekillendirdiği niyetler ve tetiklediği eylemler; zirve yaptığımız veya çukura düştüğümüz olgulardır. Yerinde ve sürece yayılmış etkin bir felsefe eğitimi, insanı olmasa gereken yere, en kalıcı şekilde ulaştırabilecek bir yaşam biçimi ve ahlak öğretisidir.

Elbette bunu tamamlayıcı faktörler; bilim, sanat, etik, estetik ve metafizik alanlarıdır.

16.05.2018
Ali Rıza Malkoç
#armozdeyis

Nurhan Işkın, 53. Risale'yi inceledi.
 16 May 00:32 · Kitabı okudu · 5 günde · 10/10 puan

Öncelikle kitabın isminin anlamını yazmak istiyorum. Risale, küçük kitap, broşür anlamına geliyor ve bu eserde, onuncu yüzyılda İslam coğrafyasında bilginin nasıl hüküm sürdüğünü ve oradan tüm dünyaya nasıl yayıldığı, yalın ve anlaşılır bir dille anlatılıyor...

İhvan-ı Safa (Arınmış Kardeşler) adlı bir oluşumda yer alan bilginler o dönemde elde ettikleri, matematik, fizik, astronomi, sanat, tarih ve bir çok alandaki bilgileri risale olarak yazıp çoğaltarak insanların bilgilenmesi için uğraşıyorlar ve bu konuda epey yol alıyorlar. 52. Risaleden sonra bu bilginlerin önlerini o dönemde siyasi iktidarları rahatsız olduklar için bilginin yayılmasını engellemeye çalışıyorlar. İhvan-ı Safa bilginleri kainatın var oluşunu ve bu oluşumun tüm insanlara nasıl hizmet ettiğini anlatmaya başladıklarında; toplumun cahil kalması siyasi çıkarlarına olan bu iktidarlar el birliği ile İhvan-ı Safa'da yer alan bilginleri ortadan kaldırmak için her şeyi yapmaya başlıyorlar...

O dönemin Avrupa'sında da bilgi yasak fakat İslam coğrafyasında yakılan bilim meşalesi çok geçmeden el altından Avrupa'ya ulaşıyor...
Ve eser, Ihvan'ı Safa hocası Ebu Ali ve onun öğrencisi Salih ile bu uğurda verdiği savaşı anlatıyor...


Hazreti İdris Peygamberin tapınağından saklanan ve sırlarla dolu olan altın levhaların, 53. Risale'nin tamamlanması için uğraşan bu bilginler zamanın çok ötesinde bilgilere ulaşsalar da, onları korumak için canlarını hiçe sayarak sancılı bir sürece gireceklerinden habersiz yollarına devam etme kararını el birliği ile alırlar...

Bu eseri okuyana kadar ismini duyduğum İhvan- Safa hakkında hiç bilgim yoktu. Google'de yaptığım araştırmalara göre bu oluşumun kurucusu hakkında kesin olmamakla beraber farklı görüşler var. Günümüze kadar gelen risaleler bu kitapla beraber ben de okuma isteği uyandırdı...

Ne kadar doğru bilgidir bilmiyorum ama aşağıdaki sayfada bu oluşum ile ilgili bilgi mevcuttur...

http://www.felsefe.gen.tr/ihvan-i_safa_kimdir.asp