• Bugün, Anton Pavloviç ÇEHOV'un doğumunun 160ncı senesidir. Çehov, Rus Tiyatrosu'nun gelişimini büyük katkılarda bulunmuştur. Oyunları bir çok dünya tiyatrolarında oynanmamtadır. Merkür gezegeninde, yazarın onuruna, adının verildiği bir krater de mevcuttur.

    Anton Çehov


    Сегодня исполняется 160 лет со дня рождения Антона Павловича Чехова. Чехов внес огромный вклад в развитие русского театра. Его пьесы ставятся во многих театрах мира. А на Меркурии даже есть кратер, названный в честь писателя
  • 336 syf.
    ·9 günde·Beğendi
    20 Mayıs 1799 tarihinde, Fransa’nın Tours kentinde gaddar, huysuz ve ilgisiz bir annenin oğlu olarak dünyaya gelen Balzac, annesinin keyfine düşkünlüğü sebebiyle evinden uzakta bir yetimhanede, sütanne elinde büyümüştür. Doğumgünü, Saint Honore Yortusu'na denk geldiği için ismi Honore koyulmuştur. İleriki yaşlarında Paris'e yerleşerek hukuk öğrenimi görmüştür. Hayatının her döneminde, orta sınıfa ait bir aileden geldiği için utanan Balzac, Honore Balssa olan gerçek ismini, sırf aristokrat bir kimliğe bürünebilmek için değiştirmiştir. Zira ''-de'' takısı, sadece aristokrat ailelere ait bir takıydı...

    1827 yılında, henüz 28 yaşında iken, 45 yaşındaki Madam Laure de Berny ile 16 yıl sürecek bir gönül macerasına atılmıştır. Madam, Balzac' ın hem sevgi açlığını doyuruyor hem de Balzac'a maddi olarak destek sağlıyordu. Bu ilişki sırasında Madam'a ihanet ederek yine bir aristokrat olan evli Düşes d'Abrantes ile de sık sık kaçamak yapıyordu.

    "Hayatımdaki en büyük güç, tartışmasız kahvedir" diyen ve günlük 18 saat okuyup yazarak çalışan Balzac'a, bu çalışmalarında günde 50 fincan kahve eşlik etmektedir. Fransız kaynaklarına göre ya aşırı doz kafein tüketiminin sebep olduğu kalp yetmezliği ya da kafein zehirlemesi sonucu vefat etmiş Balzac.

    Tam anlamıyla bir Balzac hayranı olan ve edebiyat dünyasına Balzac çevirileri yaparak giren Cemil Meriç, çevirisini kendisinin yaptığı, Üniversite Kitabevi tarafından 1943 yılında basılan ''Altın Gözlü Kız"adlı Balzac kitabının ön sözünde Balzac hakkında şöyle söylüyor :

    "Napoleon, onun nazarında ilahileşen beşer iradesiydi. Napoleon olmak ihtirası ile tutuşan genç Balzac, Zweig'in dediği gibi-birkaç yıl evvel doğsa, şüphesiz ki omuzları apoletli kahraman bir başbuğ olacaktı. Halbuki şimdi kainatı fethetmek için tek vasıta kalıyordu : San'at. Damarlarında imparatorluk devrinin cengaverlik ateşi yanan Balzac da, edebiyat dünyasının imparatorluk tacına göz dikti. Ve Napoleon'un bütünün altına "Onun kılıçla bitirmediğini ben kalemle tamamlayacağım " yazmıştı.

    Şimdi, Balzac'ın özel hayatına neden girdiğimi, bizleri ne ilgilendirdiğini soracaksınız. Bu özelleri bilmeden Balzac’ı, daha doğrusu "Vadideki Zambak" ı tam özümsemeyebiliriz zannımca. Çünkü Balzac bu eserinde bizlere kısmen de olsa, otobiyografik bir hikaye sunuyor.

    Kitabın ilk sayfalarında çok sıkıldığımı itiraf etmeliyim. Ancak bitirince, bunca zamandır okumadığım için pişmanlık duyduğum, haklı bir hayıflanma yaşadığım bir eser olarak gönlümde yerini aldı.

    Ana kahramanımız Felix, eserin girişinde, sayfa 15'te kendisini bizlere takdim ediyor:

    "Yeni doğmuş bir çocuktum; hangi gururu kırmış olabilirdim? Hangi bedensel ya da hangi ruhsal kusur, annemin bana soğuk davranmasına neden oluyordu? Görevin çocuğu muydum, doğumu bir rastlantı olan çocuk mu yoksa yaşamı bir serzeniş olan çocuk mu? Köye sütanaya verilmiştim,ailem üç yıl boyunca unutmuştu beni, babaevine döndüğümde öylesine küçümseniyordum ki, görenler acıyorlardı."

    Aristokrat bir ailenin, sevgi, şefkat ve ilgi görmemiş oğulları olan Felix de Vandennesse ile evli ancak mutsuz Madam Henriette de Mortsauf'un aralarında cereyan eden tertemiz, saf ve masum aşkı konu alıyor Vadideki Zambak. Evli kişinin temiz aşkı mı olur demeyin lütfen, Balzac yapmış, mis gibi de olmuş...Felix'in Natalie de Manerville'ye yazdığı mektup ile başlayan kitap, Natalie'nin cevap mektubu ile son buluyor. Bir nevi bizler Felix'in mektubunu okuyoruz.

    Felix ve Henriette başta olmak üzere, tüm karakter tahlilleri oldukça başarılı bir şekilde işlenmiş. Mekan tasvirleri ise kimi yerlerde sayfalarca sürüyor ama asla okuyucuyu(en azından beni) sıkmıyor, yormuyor, bunaltmıyor. Buradan da anlıyoruz ki Balzac'ın inanılmaz güçlü bir gözlem yeteneği mevcut. Bu konuda yine Cemil Meriç'in şöyle bir beyanatı var:

    "Balzac' ın heybet ve kudreti - kandan, çamurdan ve altından- rüyalar ile bütün bir asrı ifade edebilmesindedir.
    Balzac hakkında esaslı bir görüş sahibi olabilmek için bütün dünyayı dolaşmak, saraylardan kulübelere, mabetlerden fuhuş evlerine, kumarhanelerden harp meydanlarına, Paris'in en tantanalı mahallelerinden Fransa’nın en ücra eyalet kasabalarına, Norveç'in şairane körfezlerinden İspanya'nın kum çöllerine, Nil boylarından Sibirya' ya kadar muharririn peşi sıra gitmek lazım"

    Eser boyunca, esere hakim olan romantik anlatımın haricinde sıklıkla, aforizma olarak nitelendirebileceğimiz felsefi ve dini anlatımlara da rastlıyoruz. Vadideki Zambak için kuru kuruya bir aşk romanı demek, kesinlikle Balzac'ın kemiklerini, bizlerin de vicdanını sızlatacaktır. Zira Balzac, aşk olgusu altında, doğu batı sentezi, feodalite, taşra ve kent yaşamı, annelik, fedakarlık, vicdan, ızdırap, ahlak, erdem, etik değerler, prensipler ve iffet gibi psikolojik ve sosyolojik ögeleri de sorgulatan bir eser çıkarmış ortaya.

    Kitabın ilerleyen bölümlerinde Balzac, İngiliz Lady Dudley ile Fransız Madam Mortsauf üzerinden bir İngiltere - Fransa karşılaştırması da yapıyor ve tarafını net bir şekilde ortaya koyuyor ki bu benim en sevdiğim kısım oldu eserde. Tabiri caiz ise İngiltere'yi aklınıza gelebilecek her açıdan yerle yeksan ediyor.

    Balzac'ın "Yazması yirmi yılımı alan, en kusursuz eserim" dediği Vadideki Zambak, 1835 yılında Fransa'da Revue Paris Gazetesinde tefrika edildikten sonra 1836 yılında kitap haline getirilmiş ve ilk basımı yapılmıştır. Zor olmasına rağmen asla okuyucuyu zorlamayan dili ve şiirsel üslubu sayesinde edebi hazzın doruklarına vardığımı düşünüyorum.

    Zaten büyük üstad Tanpınar da Balzac okumamızı, onun derinliklerine inmemizi arzu etmiş:

    "Bugün bile Balzac, gerek eserleriyle, gerek roman tekniğine getirdiği yenilikler, hatta keşiflerle tahminimizden çok fazla taklit edilmektedir. Balzac’vari roman, bu nev’in Proust, James Joyce, Dostoyevski gibi yenileştiricilerine rağmen, hâlâ mühim bir yekûn tutmaktadır.
    Kaynakları hem hayal, hem hakikat. Rüyayla kaynaşan gerçek. Bu romanlar birer itirafname değil, Balzac konuları seçmez, konular seçer Balzac’ı.”

    Eseri bu denli beğenmemde, çevirisini muhteşem bir şekilde yapan Sevgili Tahsin Yücel'in katkılarını da göz ardı edemem pek tabii ki.

    "Doğrusunu söylemek gerekirse bu roman, bir Goriot Baba’nın, bir Langeais Düşesi’nin sürükleyiciliğinden, bir
    Köylüler’in, bir Eugénie Grandet’nin gerçekçiliğinden, bir Altın Gözlü Kız’ın, bir Sarrasine’in büyülü havasından
    yoksun görünür; üstelik, belki de günahtan çok erdemin romanı olduğu için yer yer ağır, yer yer gereğinden fazla
    özenlidir. Bu yüzden olacak, kimileri Vadideki Zambak’ı Balzac’ın başyapıtı olarak nitelerken kimileri de sıradan
    romanlarından biri olduğunu söylemişlerdir. Ne olursa olsun, zaman Balzac’ı haklı çıkarır: Vadideki Zambak, Balzac’ın
    en çok okunan romanlarından biri olur, Balzac’ın en çok okunan romanlarından biri olmak da, belirtmek gerekir mi
    bilmem, dünyanın en çok okunan romanları arasında yer almak anlamına gelir. Ama, bugün bulunduğumuz noktadan
    bakılınca bu büyük ilgiyi açıklamak hiç de zor değildir."
    Tahsin Yücel /Sunuş
  • Düğün dediğiniz şeyi bir düşünsenize...
    Düğünün en önemli anı gelinle damadın merdivenlerden indiği andır değil mi?
    Evet ama aslında herkes geline bakar. Yalnızca gelin saçı denilen şey bile bakmayı hakediyor tabii... Yapılması neredeyse bir gün sürüyor. Gelinlik deseniz ayrı bir hadise... Makyaj özel yapılmış. Kirpikler beş santim uzunluğunda... Başka bir yaratık yürüyor orada. Bir saat önce gördüğünüz kızla ilgisi bile yok.
    Ama damat aynı damat.
    Düğüne gelirken giydiği elbisenin biraz daha iyisini giymiş, bir de fazladan papyon takmış.
    Aksesuar olarak binlerce yılda ancak bir kravat, bir de papyon bulabilmiş bir cinsten sözediyoruz. Nesine bakacaksın? Adamın hayatının en önemli anında üstündeki en değişik şey bu: Papyon.
    Daha birşey demiyorum.
    Onun için düğün dediğiniz şey de kadınlarla ilgilidir. Gelin, anne, kaynana, elti, hala, teyze, kız arkadaşlar... Düğünün nasıl olduğuna da karar verecek olan yine onlardır.
    Şimdi bana kızmaya başlayacaksınız ama çocuk doğum gün­leri bile öyle değil mi?
    Verilen partinin çocukla ne derece ilgisi var bilemiyorum.
    Çünkü çocuklar zaten öyle bir giydirilip süsleniyor ki (tabii kız çocukları özellikle) dağıtıp yerlerde yuvarlanacak bir halleri yok.
    Bir de annelere bakın. Kızın doğumgünü mü yoksa annenin bekarlığa veda partisi mi belli değil.
    Kadınlarla tiyatronun bağlantısı var derken boşa konuşmu­ yorum. Bunların hepsi bir gösteri. Sahneleniyor ve sonunda alkış bekleniyor.
    Kesinlikle kadınlar oyuncudur filan demek istemiyorum.
    Ağzımdan yel alsın. Hatta denilebilir ki sıradan bir kadın bile hayatının belli günlerinde kendiliğinden bir sanatçıdır.
  • Üstadin dogumgünü serefine ,

    karima mektup
    bir tanem!
    son mektubunda:
    "başım sızlıyor
    yüreğim sersem!"
    diyorsun.

    "seni asarlarsa
    seni kaybedersem;"
    diyorsun;
    "yaşayamam!"

    yaşarsın karıcığım,
    kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgârda;
    yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı
    en fazla bir yıl sürer
    yirminci asırlarda
    ölüm acısı.

    ölüm
    bir ipte sallanan bir ölü.
    bu ölüme bir türlü
    razı olmuyor gönlüm.
    fakat
    emin ol ki sevgili;
    zavallı bir çingenenin
    kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli
    geçirecekse eğer
    ipi boğazıma,
    mavi gözlerimde korkuyu görmek için
    boşuna bakacaklar
    nâzım'a!

    ben,
    alaca karanlığında son sabahımın
    dostlarımı ve seni göreceğim,
    ve yalnız
    yarı kalmış bir şarkının acısını
    toprağa götüreceğim...

    karım benim!
    iyi yürekli,
    altın renkli,
    gözleri baldan tatlı arım benim;
    ne diye yazdım sana
    istendiğini idamımın,
    daha dava ilk adımında
    ve bir şalgam gibi koparmıyorlar
    kellesini adamın.
    haydi bunlara boş ver.
    bunlar uzak bir ihtimal.
    paran varsa eğer
    bana fanila bir don al,
    tuttu bacağımın siyatik ağrısı,
    ve unutma ki
    daima iyi şeyler düşünmeli
    bir mahpusun karısı.

    Nazim Hikmet Ran
  • Türk edebiyatının değerli isimleri arasında yer alan, hem siyasi görüşü hem de eserleriyle tarihe damgasını vuran mavi gözlü dev adam Nazım Hikmet Ran, aslında 20 Kasım 1901’de Selanik’te dünyaya gelmiş fakat doğum tarihi nüfusa 15 Ocak 1902 olarak kaydedilmiş değerli üstat, ölümsüz eserleriyle unutulmaz yüce şairimizdir. Doğumgünü münasebetiyle saygı, sevgi ve hürmetle anıyorum Nazım Hikmet Ran'ı. Ruhu şad, melekler yoldaşı olsun. Işıklar içinde uyu üstat.
    Nazım Hikmet'i öncelikle memleket ve aşk şiirleri ile biliyor olsak da şiir dışında roman, oyun ve anılar da kaleme almıştır. Kendisi "romantik devrimci" olarak tanımlanmaktadır.
    Nazım Hikmet Ran, yaşadığı dönemde yazdıkları ile büyük ses getirmiş pek çok şiiri bestelenmiş, şarkı haline getirilmiş ilerleyen süreçte ise siyasi içerikli bazı yazıları ve siyasi görüşleri sebebi ile birçok kez tutuklanarak sürgüne gönderilmiş, ne yazık ki hayatının büyük bir kısmını parmaklıklar ardında geçirmek zorunda kalmış, yurt dışına kaçmış, vatandaşlıktan çıkarılmış ve son yolculuğuna da yurt dışında uğurlanmıştır.
    S. Perse, bir Fransız şair şöyle demiş: “Ozan; insanın görünmez yüzü. Nazım bir ozandı. Büyük insanlığın ozanı: İnsanın, emeğin, doğanın değerini bilen bir sanat adamı. Nazım Hikmet, modern çağın çelişkileri, acıları içinde, sınıf çatışmalarının ve savaşların yoğun yaşandığı bir çağın şairiydi. Onu yaşadığı ve hiç durmadan şiirler ürettiği zamanda kendi ülkesi için tehlikeli (!) ve günümüzde ise onu bir “Türk şairi” olarak değerli kılan şey tam da buydu: Çağının şairi olması.

    Memleketim, memleketim, memleketim,
    Ne kasketim kaldı senin ora işi
    Ne yollarını taşımış ayakkabım,
    Son mintanın da sırtımda paralandı çoktan,
    şile bezindendi.
    Sen şimdi yalnız saçımın akında,
    infaktında yüreğimin,
    Alnımın çizgilerindesin memleketim,
    Memleketim,
    Memleketim...
    ~Nazım Hikmet Ran~
    https://www.youtube.com/watch?v=34jWDQGmOe4
    kendi sesinden...
    CEVİZ AĞACI
    Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,
    Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
    Budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.
    Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

    Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
    Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
    Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril,
    Koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil.
    Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var.
    Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a.
    Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım.
    Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u.
    Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.

    Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
    Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

    işte beni bu muhteşem dizeler, bu şiirler mahvetti, ahhhh...Volkan Konak'ın muhteşem yorumu ile...
    https://www.youtube.com/watch?v=Z3FVn0Ajk4U

    Hoş geldin kadınım benim, hoş geldin.
    Yorulmuşsundur
    Nasıl etsem de yıkasam ayacıklarını,
    Ne gül suyum, ne gümüş leğenim var.

    Susamışsındır
    Buzlu şerbetim yok ki ikram edeyim.
    Acıkmışsındır
    Sana beyaz keten örtülü sofralar kuramam

    Memleket gibi esir ve yoksuldur odam.
    Hoş geldin kadınım benim, hoş geldin!
    Ayağını bastın odama
    Kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi.

    Güldün
    Güller açıldı penceremin demirlerinde.
    Ağladın
    Avuçlarıma döküldü inciler

    Gönlüm gibi zengin
    Hürriyet gibi aydınlık oldu odam.
    Hoş geldin kadınım benim, hoş geldin.

    Tahir olmak da ayıp değil
    Zühre olmak da...
    Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
    Bütün iş Tahir ile Zühre olabilmekte.
    Yani yürekte...

    Mesela bir barikatta dövüşerek,
    Mesela kuzey kutbunu keşfe giderken,
    Mesela denerken damarlarında bi serumu;
    Ölmek ayıp olur mu?

    Tahir olmak da ayıp değil
    Zühre olmak da...
    Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

    Seversin dünyayı doludizgin,
    Ama o bunun farkında değil.
    Ayrılmak istemezsin dünyadan.
    Ama o senden ayrılacak...
    Yani sen elmayı seviyorsun diye
    Elmanın da seni sevmesi şart mı?

    Yani Tahir'i Zühre sevmeseydi artık,
    Yahut hiç sevmeseydi;
    Tahir ne kaybederdi Tahir'liğinden...

    Tahir olmak da ayıp değil
    Zühre olmak da...
    Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil...

    BÜTÜN İŞ YÜREKTE, YÜREKTE...
  • Doğumgünü pastasındaki mumları üflerken içimden , "Allahım ne olur büyümeyeyim!" diye dilek tutan o melek arkadaşını hatırlıyor. Kuluçkaya yatmış anaç bir tavuğun altındaki yumurta gibi, aile denen o büyülü güce sığınmış olarak yaşamak ne kadar kolaydı...
  • Doğumgünü partilerinden söz ettiğimde
    beni ilgiyle dinlediler. Onlara pastayı,
    şarkıları, armağanları ve her yıl bir adet artan mumları anlattım. “Bunu neden
    yapıyorsunuz? ” diye sordular. “Bizler için
    kutlama özel bir durumu dile getirir.
    Yaşlanmanın nesi özel anlayamadık, bunu
    sağlamak için bir çaba göstermeyiz ki! Bu
    kendiliğinden olur. “
    “Peki, “ dedim ben de, “Sizler neyi
    kutlarsınız? “
    “Daha mükemmel olmayı. Bizler eğer
    geçen yıla oranla daha iyi, daha bilge
    olmuşsak, bunu kutlarız. Bunu da ancak sen kendin bilebilirsin ve kutlama partisinin ne zaman yapılabileceğini sen söylersin. “ İşte, diye düşündüm, anımsamam gereken bir şey daha!