Bir amaç arıyordum.
İnsanların yüz yıldan fazla yaşamama nedeninin buna uygun olmamaları olduğunu anlamıştım.
Yani psikolojik olarak.
Sanki tükeniyordunuz.
Geriye devam etmenizi sağlamaya yetecek kadar bir benlik kalmıyordu.
Kendi düşüncelerinizden sıkılıyordunuz.
Hayatın kendini tekrarlayışından.
Bir süre sonra görmediğiniz hiçbir gülücük, bir jest kalmıyordu.
Dünya düzenindeki her değişiklik önceki değişiklikleri hatırlatıyordu.
Haberler haber olmaktan çıkıyordu. "Haber" sözcüğü komik gelmeye başlıyordu.
Her şey bir döngüydü.
Yavaşça dönerek geçmişe doğru giden bir döngü.
Defalarca, tekrar tekrar aynı hataları yapmaya devam eden insanlara duyduğunuz hoşgörü azalmaya başlıyordu.
Bir zamanlar nakaratını çok sevdiğiniz ama artık her duyduğunuzda kulaklarınızı parçalamak istediğiniz bir şarkıyı sonsuza kadar dinlemek gibi bir şeydi bu.
Kişi, kendi içinde kabul etmekte zorlandığı, suçluluk veya kaygı uyandıran olumsuz duygu, düşünce, dürtü ya da kusurları kendinde görmek yerine, bunları sanki dışarıdaki birine veya dünyaya aitmiş gibi algılaması.
Kendini temize çıkarma: Birey, "Bu kötü özellik bende değil, karşı tarafta" diyerek kendi egosunu suçluluk duygusundan korur ve bir nevi rahatlama yaşar.
Bilinç dışı İşleyiş: Bu durum genellikle tamamen bilinç dışı gerçekleşir; yani kişi bunu yaparken aslında yalan söylediğini düşünmez, duruma gerçekten inanır.
**Bu mekanizması anlaması için kişinin içgörüsünün yüksek olması gerekir. Bir insanda içgörü düzeyini nasıl anlarız: İfadelerine ve tepkilerine bakıp , her olayda diğerini suçlu gibi algılıyorsa, sürekli develüe ediyorsa, kendinin kötü parlaçalarına hiç temas edemiyor ve kendiyle ilgili içgörüsü gelişmemiştir diyebiliriz. Kırılganlığı yüksek kişiler , bunu deneyimlememek için insan ilişkilerinden ve insanları kendilerinden bu şekilde uzaklaştırıabilirler. Ve yalnızlıklarından şikayet edip dururlar. Bu devam eden bir döngü haline gelir. İlişki kırmak ve kırılmak ve sonrasında onarabilme becerisi demektir. İlişki geliştirebilmek için bunlara göze almak gerekir.
Lev Tolstoy’un Anna Karenina romanı, yalnızca bir aşk hikâyesi değil; toplum, aile, ahlak, bireysel arzu ve varoluş arasındaki gerilimi çok katmanlı biçimde ele alan dev bir insanlık panoramasıdır.
Ne de olsa yaşamın son kalıntısıdır kemik, varoluşla ölüm arasında muğlak geçiş nesnesi. Sonsuz döngü arzusuyla geçiciliğin aynı anda yan yana bulunması en çok kemiklerle belirir. Varlığı eşitler, katman katman uyandırır, ürkütür, konuşur, hatta susturur da. İsa peygamberin diriltme hükmü de kemikten gelir bu yüzden. Kemik sınırdır. Uğradığın her sınır, dışarı çağırır.