• BİRİNCİ SUAL: Hazret-i Hızır aleyhisselâm hayatta mıdır? Hayatta ise, niçin bazı mühim ulema hayatını kabul etmiyorlar?


    Elcevap: Hayattadır. Fakat merâtib-i hayat beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebepten, bazı ulema hayatında şüphe etmişler.
    Birinci tabaka-i hayat: Bizim hayatımızdır ki, çok kayıtlarla mukayyettir.
    İkinci tabaka-i hayat: Hazret-i Hızır ve İlyas aleyhimesselâmın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yani, bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levazımatıyla daimî mukayyet değillerdir. Bazan, istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Tevatür derecesinde, ehl-i şuhud ve keşif olan evliyanın Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i hayatı tenvir ve ispat eder. Hattâ makamat-ı velâyette bir makam vardır ki, "makam-ı Hızır" tabir edilir. O makama gelen bir velî, Hızır'dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bazan o makam sahibi, yanlış olarak ayn-ı Hızır telâkki olunur.
    Üçüncü tabaka-i hayat: Hazret-i İdris ve İsâ aleyhimesselâmın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levazımatından tecerrüdle, melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letâfet kesb eder. Âdetâ beden-i misalî letâfetinde ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semâvâtta bulunurlar. "Âhirzamanda Hazret-i İsâ aleyhisselâm gelecek, şeriat-ı Muhammediye (a.s.m.) ile amel edecek" [ 1 ] meâlindeki hadîsin sırrı şudur ki:
    Âhirzamanda, felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı ulûhiyete karşı, İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılâp edeceği bir sırada, nasıl ki İsevîlik şahs-ı mânevîsi, vahy-i semâvî kılıcıyla o müthiş dinsizliğin şahs-ı mânevîsini öldürür. Öyle de, Hazret-i İsâ aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı mânevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı mânevîsini temsil eden Deccalı öldürür; yani, inkâr-ı ulûhiyet fikrini öldürecek.
    Dördüncü tabaka-i hayat: Şüheda hayatıdır. Nass-ı Kur'ân'la, şühedanın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet, şüheda, hayat-ı dünyevîlerini tarik-i hakta feda ettikleri için, Cenâb-ı Hak, kemâl-i kereminden, onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı âlem-i berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar. Yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar, kemâl-i saadetle mütelezziz oluyorlar, ölümdeki firak acılığını hissetmiyorlar. [ 2 ] Ehl-i kuburun çendan ruhları bâkidir; fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saadet, şühedanın lezzetine yetişmez.
    Nasıl ki, iki adam bir rüyada cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rüyada olduğunu bilir; aldığı keyif ve lezzet pek noksandır. "Ben uyansam şu lezzet kaçacak" diye düşünür. Diğeri rüyada olduğunu bilmiyor; hakikî lezzet ile hakikî saadete mazhar olur. İşte, âlem-i berzahtaki emvat ve şühedanın hayat-ı berzahiyeden istifadeleri öyle farklıdır. Hadsiz vakıatla ve rivayatla, şühedanın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri sabit ve kat'îdir. Hattâ, Seyyidü'ş-Şüheda olan Hazret-i Hamza radıyallahü anh, mükerrer vakıatla, kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi ve dünyevî işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vakıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve ispat edilmiş. Hattâ, ben kendim, Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Benim yanımda ve benim yerime şehid olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum zaman, mahall-i defnini bilmediğim halde, bence bir rüya-yı sadıkada, tahte'l-arz bir menzil suretindeki kabrine girmişim. Onu şüheda tabaka-i hayatında gördüm. O beni ölmüş biliyormuş; benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor. Fakat Rus'un istilâsından çekindiği için, yeraltında kendine güzel bir menzil yapmış. İşte bu cüz'î rüya, bazı şerâit ve emâratla, geçen hakikate bana şuhud derecesinde bir kanaat vermiştir.
    Beşinci tabaka-i hayat: Ehl-i kuburun hayat-ı ruhanîleridir. Evet, mevt, tebdil-i mekândır, ıtlak-ı ruhtur, vazifeden terhistir; idam ve adem ve fenâ değildir. Hadsiz vakıatla ervâh-ı evliyanın temessülleri ve ehl-i keşfe tezahürleri ve sair ehl-i kuburun yakazaten ve menâmen bizlerle münasebetleri ve vakıa mutabık olarak bizlere ihbaratları gibi çok delâil, o tabaka-i hayatı tenvir ve ispat eder. Zaten bekà-i ruha dair Yirmi Dokuzuncu Söz, bu tabaka-i hayatı delâil-i kat'iye ile ispat etmiştir.
  • https://youtu.be/_ZkNgO2PKIk


    Şiir gibi bir ev
    Yeryüzünün en saadetli evi
    Efendimiz ve Aişe annemiz
    11 kadının hikayesini anlatıyor annemiz
    Yemenli 11 kadının hikayesi
    Bu kadınlar bir araya gelmiş kocalarının hallerini anlatıyorlar
    Ama önce kesin söz veriyorlar
    Hiç birşey gizlemiyecekleri hususunda

    Ve birinci kadın başlıyor
    Benim kocam yalçın bir dağın başındaki zayıf bir deve gibidir
    Kolay değil ki çıkılsın semiz değil ki götürülsün
    Sert mizaçlı huysuz gururlunun birisidir

    İkinci kadın anlatır
    Ben kocamın kötü huylarını anlatmak istemem korkarım
    Eğer anlatmaya başlarsam
    Büyük küçük herşeyini söyleyip geriye hiç bir şey bırakmamam gerekir
    Bu da kolay değil vakit yetmez

    Sıra üçüncü kadındadır
    O da kocasını kötüler
    Benim kocamın boyu uzundur ama aklı kısa
    Konuşursam boşanırım
    Konuşmassam muallakta kalırım

    Dördüncü kadın kocasını över
    Benim kocam tihama gecesi gibidir
    Ne sıcaktır ne soğuk
    Ne korkulur ne de usanılır

    Söz beşinci kadındadır
    Kocam içeri girince pars
    Dışarı çıkınca arslan gibidir
    Bana bıraktığı ev işlerinden hesap sormaz


    Altıncı kadın anlatır
    Benim kocamda yedimi üst üste katlayıp yer
    Çok yer içtimi sömürür
    Yiyip içmekten başka bir şey düşünmez

    Yedinci kadın bir ah çeker
    Benim kocamın işi sadece beni dövmektir der
    Başımı yarar vücudumu yaralar
    Bunları yapmak için eline ne geçerse kullanır

    Sekizinci kadın kocasını tavşana benzetir
    Ve bir cümle ile anlatır
    Güzel kokulu bitki gibi hoş kokar

    Dokuzuncu kadın anlatır
    Benim kocam boylu postludur evi rahattır
    Ocağının külü çoktur
    Evi meclis gibi bir adamdır
    Misafir perverdir

    Onuncu kadın anlatır
    Benim kocamda maliktir
    Akıl ve hayalinizden geçen her hayra maliktir
    Onun çok devesi vardır
    Develer kesilmek üzere bekletilir

    Ve söz onbirinci kadındadır
    Söz Ümmü Zer'dedir
    Ebu Zer'in hanımı fakat Ebu Zer Rifari değil
    Söz ümmü Zer dedir

    Kocam Ebu Zer di ama ne Ebu Zer
    Ebu Zer beni Şıp denen bir dağ kenarında
    Bir miktar davarla geçinen bir ailenin kızı olarak gördü
    Kulaklarımı ziynetlerde doldurdu
    Beni hoşnut kıldı
    Kendimi bahtiyar ve yüce bildim
    Beni atları kişneyen develeri böğüren
    Ekinleri sürülüp daneleri harmanlanan
    Müreffe ve Mesut bir cemiyete getirdi
    Ben onun yanında söz sahibiydim
    Hiç azarlanmadım
    Akşam yatar sabaha kadar uyurdum
    Doya doya süt içerdim
    Bir gün Ebu Zer evden çıktı
    Her tarafta süt tulumlar yağ çıkarılmak için çalkalanmaktaydı
    Yolda bir kadına rastlar
    Kocam bu kadını sevmiş olacak ki beni bıraktı
    Onunla evlendi
    Ondan sonra bende bir başkasıyla evlendim
    Oda iyi bir adamdı
    Bu kocamda bana Ey Ümmü Zer ye iç yakınlarına ihsanda bulun derdi
    Buna rağmen ben bu ikinci kocamın bana verdiklerinin hepsini bir araya toplasam
    Ebu Zerin en küçük kapını dolduramaz

    Yemende 11 kadının hikayesi bitmişti
    Efendimiz Aişe annemize gülümseyerek baktı
    Ey Aişe
    Ben sana Ebu Zer'in Ümmü Zer'e nisbeti gibiyim
    Şu farklaki Ebu Zer Ümmü Zer'i boşadı
    Ben seni boşamayacağım
    Biz beraber yaşayacağız

    Aişe annemiz Ya Resulullah dedi
    Beni nasıl seviyorsunuz?
    Efendimiz yine tebessümle cevap verdiler
    Ey Aişe
    İlk gün ki gibi kördüğüm gibi

    Şiir gibi bir ev
    Yeryüzünün en saadetli evi
    Yemenli 11 kadının hikayesi
    Efendimiz ve Aişe annemiz
    Yüzünde tebessüm gönlünde huzur
    Mutludur evin sahibesi
    Mü'minlerin şerefli annesi..
  • 120 syf.
    ·1 günde
    Emil Micheal Cioran'ın 1957 yılında yazmaya başladığı ve 1960 yılında tamamlanıp basılmış olan eseri.

Kitabın kapağında Albrecht Dürer'ın Mahşerin Dört Atlısı isimli tablosunun kullanılmasının nedeni Cioran’ın insanlık tarihini bu tabloya benzetmesinden dolayıdır. Nedenini de kitabında şu cümlelerle açıklar: "benim peygamberim Dürer. Yüzyılların geçip gidişini seyreyledikçe, bunun anlamını ifşa edebilecek yegane imgenin mahşerin dört atlısı olduğuna kanaat getiriyorum. Zaman, ancak kalabalığı ayaklar altına alarak, ezerek ilerler; zayıflar kadar kuvvetliler de, hatta o atlılar da telef olacaklardır, biri hariç. Çağlar; onun için, onun dehşet verici şöhreti için acı çekmiş ve inlemişlerdir." Bu nedenle Cioran'a göre tarih birtakım atlıların(ya da zırhlıların) halkları çiğneyerek ilerlemesinden ibaret... mutluluk fikrinin tarihte oynadığı rolü ele alan Cioran, ütopyaların çıkış zeminini ve gitgide insandan uzaklaşmalarını kendine has, alaylı üslubuyla dile getiriyor. Kitabın değerlendirmesini ele alan arka kapağında Cioran için “Geçmişte kalmış ya da gelecekte kurulacak bir altın çağ yerine öncesiz sonrasız şimdi'nin altını çiziyor” dediğini belirtmiştir. 

    Emil Micheal Cioran, Bu kitapta tarzının biraz dışına çıkarak, aforizmal yazı stilini bırakmış, daha uzun paragraflı nesirler halinde yazmıştır. Kitapta az da olsa sağa sola değinmekle birlikte daha çok Cioran'ın "batı medeniyeti" olarak adlandırdığı Avrupa ülkeleri grubu ve Rusya hakkında tespitler söz konusudur. Kitapta çok fazla alıntı gözüme çarptı. Yer yer etkileyici tespitlere yer vermekle birlikte, Cioran'ın saplantılı, eksik, sınırlı ve Avrupa merkezli nitelikle taraflı tarih anlayışı kendisini gösteriyor ve bu noktada keşke bu kitabı hiç yazmasıydı diyebiliyorsunuz. 

    Dördüncü bölüm olan “Kinin serüvenleri” bölümü çok hoşuma gitti. Bu bölüm Emil Michel Cioran’ın daha önce okuduğum “Gözyaşları ve azizler üzerine” kitabını anımsattı bana. O kitapta Cioran, "Suç dürtüsünün baskısı mutsuzluğun önemli nedenidir. Kaç düş kırıklığından ve kaç bireyden kurtulmuş olurduk kendimizi koyverseydik? Öldürmediklerimizin cesetlerini gömeriz ruhlarımıza." diyordu. Bu kitap Tarih ve ütopya'da ise "uykusuz gecelerimizin büyük bir bölümünü, düşmanlarımızı parçalamayı, gözlerini ve bağırsaklarını çıkarmayı, her bir organlarını ayağımızın altına alıp ezmeyi, iyilik olsun diye de onlara iskeletlerinin tasarrufunu bırakmayı düşünerek geçiririz. Bu tavizi verince sakinleşiriz ve yorgunluktan bitip tükenmiş bir halde uykuya dalarız." deyip, bir sonraki paragrafta "gündüzleyin fena eğilimlerimizin ortalıkta at oynatmasına izin verebilseydik, gecelerimizin programı daha az yüklü olurdu." cümlelerini kullanması, Cioran'ın içinde bir şeyleri baskıladığının ve öfke dolu olduğunun göstergesi niteliğinde. Zaten Emil Michel Cioran’ın bir çok kitabında bu yanı net bir şekilde ağır basıyor. Özellikle bir cümlesi var ki siyasetçiler için söylenebilecek en güzel sözü içinde barındırıyor diyebilirim; 
- "insanlar dinliyorlardı ya; anlamalarına ne gerek vardı?"

    Sonuç olarak çok net ve mükemmel tespitler yapmış Cioran. Tarih alanında iyi değilseniz, biraz anlamakta zorlanabilirsiniz. Çünkü incelemenin başında da belirttiğim gibi Cioran çok fazla alıntıya başvurmuş. Bunun haricinde kitap çok iyi. Zaten kitabın yazarı Cioran olunca kötü olması söz konusu olamaz.

    İyi okumalar.
  • 400 syf.
    ·11 günde
    "Para, ün ve iktidar hırsının gözleri bürüdüğü, üç kuruş gasp ederiz diye gencecik bir flütçünün acımasız ellerle boğulduğu, ortaçağ karanlığının her gün biraz daha koyulaştığı, köylerin, kasabaların, kentlerin etnik boğuşmalarla kan gölüne döndürüldüğü, gerçeğin mafya liderlerinden sorulduğu, hapishanelerde yazarların, bilim adamlarının çürütüldüğü, devletin ve halkın iliklerine kadar soyulduğu, soygunun soyana kâr kaldığı, goygoycuların minareye kılıf hazırladığı, eğitimin ve yönetimin şeriatçılara teslim edildiği, politikacıların çoğunun iktidar labirentlerinde kaybolduğu ya da çıkar peşine düştüğü, erdemin, dürüstlüğün, onurun unutulduğu, kültürün kültürfizikle karıştırıldığı bu şiddet, soygun ve ikiyüzlülük toplumunda birçok kişi, tıpkı benim gibi, herkesin ‘şıkıdım şıkıdım’ oynamadığının farkında.Ama acaba reklam rekabeti, ün ve çıkar hırsı ile gözleri kararmış olanlar yeterince farkında mı?
    Böyle bir toplumda ‘kültür’ün yeri ne?
    Soru bu..."

    "Onat Kutlar, Ase'nin Ölümü"

    Onat Kutlar 30 Aralık 1994 tarihinde Cafe Marmara'da Arkeolog Yasemin Cebenoyan ile birlikte oturuyorlarken
    terör örgütü tarafından bombalı saldırı düzenlendi. Olay yerinde Yasemin Cebenoyan https://imgyukle.com/i/VpAnVG
    hayatını kayberken Onat Kutlar ağır yaralandı kaldırıldığı hastanede 11 Ocak 1995 tarihinde hayatını kaybetti. "aydın" insanlarımızdandı onlar, aydın diyorum zira bu kelime şuan ayaklar altına alınmış olsa da bu ülkede bir avuç aydın da var, ve onları unutturmamak adına da uğraş vermeye devam edeceğiz...


    Ahmet Cemal'de Onat Kutlar'ı sık sık anar ve bu durumu şöyle dile getirir:
    "Onat Kutlar'ı yitirişimiz gibi, yitirdiğimiz her gerçek aydının yokluğuyla birlikte bir darbe daha yiyoruz!.."

    Diğer insanları pek bilmiyorum ama kaybedilen her gerçek aydından sonra bu ülkede biraz daha yalnız ve biraz daha eksik hissetmemek elde değil, zaten bir avuç olan bu insanların yerine de kimseler yetişmiyor Onat Kutlar'ın dediği gibi "para, ün ve iktidar hırsının göz bürüdüğü" bu sözde ve sahte aydınlara insanın kendini yakın hissetmesine imkan var mı?

    Aydın yetiştirebilme bağlamında özürlü olan bu toplumun niteliklerini Onat Kutlar 7 Kasım 1993 tarihindeki yazısında şöyle açıklıyor:

    "Nasıl bir toplum olduk? Nasıl bir gençlik yetiştiriyoruz?.. Okullarından mantık derslerini kaldırmış, değerli öğretmen ve eğitimcilerini ya dışlamış ya da küstürmüş, tam bir çürüme ile kirlenmiş, kısa yoldan köşe dönmeye koşullanmış, tüm medyasında bir bayağılaşma yarışına girmiş, eleştirel bakışı da, belleği de, moral değerleri de yitirmiş bir toplumun küçüklerinden de büyüklerinden de ne bekliyoruz?..

    Onat Kutlar'a "Gündemdeki Konu" kitabına İlhan Selçuk'un yazdığı önsözden bir bölüm ile şimdilik veda edelim;

    "Onat Kutlar omurgalıbir yazardı, belkemiğinden yoksun sürüngenlerden değildi. İnsan eliyle enlem ve boylamları çizilmiş dünyamızda doğrultusu hiç şaşmadı. Kolay gibi görünen bu erdemi koruyabilmek, sanıldığından çok güçtür. Yaşadığımız yıllarda pusulasını şaşırmış aydınlar öylesine çok ki elini sallasan ellisi, saçını sallasan tellisi... Onat, çağdaş Türkiye'nin bir 'önsöz'üdür; çünkü sanatın, yazının uygarlığın 'sonsöz'ü yoktur; üstelik,biliyorum ki bu kısacık 'önsöz' , Onat için hiç mi hiç yeterli değildir.Yaşasaydı, daha neler yazabileceğini düşündükçe yitirdiğimizin ne olduğunu çok daha çarpıcı biçimde duyumsuyorum.Ne var ki bu yazıyı bir ölünün değil, bir dirinin kitabına önsöz gibi yazdığımı da söylemeliyim.Onat yaşarken diriydi, öldükten sonra da diri kalacak."

    Ahmet Cemal benim şimdiye kadar en çok içselleştirdiğim yazardır, yaşanmışlıkların bize kattığı olgunlukları destekleyen yazarlar ayrı bir öneme sahip oluyor o yüzden tesadüf eseri bir kitabına denk gelişimin ardından bu okuduğum dördüncü kitabı ve elimde beş kitabı daha mevcut bir yazarın tüm kitaplarını alma gibi bir takıntım hiç olmadı ama ilk kez bir yazarın tüm kitaplarına baş köşemde yer veriyorum bir kitabı daha kaldı onu da yakın bir zamanda getirteceğim...

    Ahmet Cemal üzerine daha çok söz söyleme ve söyletme amacımın altında yatan sebebi Ahmet Cemal'den dinleyin:
    "Kanımca bir şeylerin, tanıyalım ya da tanımayalım, başka insanlarda da yankılanmasını isteyebiliriz. Çünkü o yöne kayınca, çok farklı bir paylaşım gerçekleşiyor. Bir şeylerden yakınan, bir şeylerin değişmesini isteyen tek kişinin siz olmadığınızı anlıyorsunuz."

    Yüzlerce deneme yazdı bu yankıyı oluşturmak adına onlarca çeviri yaptı, bir ömür boyu kiralık bir apartman dairesinde yaşadı para ve pulu reddederek yardıma muhtaç olan insanlara onlardan habersiz yardım etti. Öğrencilerine hep sevgiyi aşıladı bu nefret çağını sevgiyle aşabilecek olduğumuza inandı ve en önemlisi düşünmeyi öğretmek adına çaba sarf etti bunun da geri dönüşüne yurtdışında okuyan bir öğrencisinin yıllar sonra yolladığı bir kartta "konular önemli değil ben sizden düşünmeyi öğrendim hocam" diyordu, bir öğretmenin bu hayattaki en büyük kazancı da bu değilmi..?

    "Hayatı boyunca çevirdiği ve o zamanlar sayısı kırka yaklaşan kitaplar, yazdığı kitaplar ve sayısını bilmediği onca yazı, gerek yönettiği gerekse yayımlanmasına katkıda bulunduğu onca dergi, evinin hemen hemen bütün duvarlarını kaplayan kitaplığı, yetiştirdiği ve yetiştirmeye, birlikte bir şeyler üretmeye çalıştığı onca öğrenci -hayır, bunların hiçbirine, ama hiçbirine yer yoktu. Bütün bunları herhangi bir "resmi" bildirim formunda "varlığım" diye gösterebilmesi mümkün değildi."



    Bu durumundan ben daha önce bahsettim tekrar tekrar bahsedeceğim bu alıntıyı bankadan kredi talebinde bulunmak için gittiğinde yazmıştı, bu ülkenin gerçek sanatçı ve aydınına verdiği değerin azlığını ya da yokluğunu ifade etmek için bu alıntıyı daima kullanacağım. Ahmet Cemal'i bu olay çok etkiler çok trajik bir konudur milyonlarca kişinin çevirdiği kitapları okuduğu bu ülkede banka memurunun maddi bir varlık gösteremediği için ve maaşını yeterli görmediği için vermediği kredinin talep formunda oluşan maddi boşluğunu ifade ediyor bize Ahmet Cemal...

    "Hep küçücük azınlık olan bizler kendi kuytuluklarımızda burası için, bu ülkenin insanları için bir şeyler üretmeyi hep sürdürdük. Adlarımızı, adlarımızın kalıcılığını, yüzlerimizin sonradan hatırlanıp hatırlanmayacağını bir an bile düşünmeksizin, hiçbir alacalı rengin peşinden koşmaksızın, hep bir sepia tonunun silik soyluluğuyla yetinerek, çalışmayı sürdürdük."


    Tahmin edeceğiniz üzere burada mevcut olan sahte aydınlara bir sitem mevcut. Gazetede köşeyazarı olan Ahmet Cemal'in gündemdeki bir olaydan yola çıkıp yazdığı bir eleştiri metni bu, topluma hiçbir katkı sağlamadan tabiri caizse sürekli ağlayan, sürekli yakınan "sözde aydınlara" verdiği bir cevap bu günümüze bakarak yorumlarsak ne kadar haklı olduğunu görüyoruz çünkü Ahmet Cemal adının kalıcılığının yok olması pahasına gündemdeki her konuda halkını uyardı o da diğer gerçek aydınlar gibi unutlmanın kurbanı oldu kendi yazdığı kitapları okunmuyor sözleri unutuluyor lakin o sahte aydınlar hâlâ en ön safta Siyasi pozlar ve medyatik olaylarla gündemimizde bizim asıl gündemimiz sahtelikle dolu ne zaman gerçekleri görmeye başlayacağız bilemiyorum ama bu ülkenin gerçek vatansever sanatçılarının hiçbir zaman değer görmediğini çok iyi biliyoruz ve bu gerçekler bir yerde yankılanacak çünkü yazdıkları yansıyacak bazen bir çift göze ve bu gözler bu aydınlara kayıtsız kalmayacak..

    "Kimi zaman bazı yazılarımı "fazla Atatürkçü" ya da fazla "Kemalist" bulanlar var. Öylelerine yanıt olarak, Atatürkçülüğü ya da Kemalizmi "fazla" kaçırmayalım derken nerelere gelmiş olduğumuzu anımsatmak, sanırım yeterli olacaktır."

    Diyor Ahmet Cemal bu cümleler çok değerli üzerinde düşünmemiz gerekiyor..

    "Türkiye Cumhuriyeti'nin bir üniversitesinin Eğitim Fakültesinde, adı "Türk Eğitim Tarihi" olan bir ders olsun, ama bu derste öğrencilere Köy Enstitülerinin, Halkevleri'nin, Tercüme Bürosu'nun adı bile edilmesin; başka deyişle, cumhuriyetin ilanından hemen sonra başlayan Türk Aydınlanması'nın temel taşları suskunlukla geçilsin - Mustafa Kemal'in aydınlığından alınan öç, Cumhuriyet gençliğinin eşsiz bir cehalet uçurumuna itilmesiyle sonuçlanmıştır."


    Mustafa Kemal'in aydınlığından alınan en büyük öç "Bozkırın Kıvılcımları"mı yetiştirme görevi üstlenen nitelikli üst eğitim kurumu olan Köy Enstitülerinin kapatılması oldu bunu da başka bir eserden bir alıntı ile daha iyi ifade etmek istiyorum Mahmut Makal'ın mezunlar ile yaptığı konuşmaların derlendiği bir kitaptan;

    "
    Biz köylü çocuklarının kıskanılmasını iki noktada topluyorum ben: Ağaların çıkar kapılarını değiştirip yoksul ve geri kalmış köylümüze geçitler tanımış olmak. Öteki de, yaşam boyu toprağa basan ayakların, kaldırım taşları çiğneyenler karşısında görülüp sözü geçen, yol gösteren ve eğiten-öğreten olarak birdenbire belirmiş olmalarıdır.... Saygılı ve alçakgönüllü, masum oluşumuz, kent ağalarınca da sömürülmüştür. Bizi hep, boynu bükük, eyvallahçı, sanki hiçbir şeyden anlamayan bir kitle olarak görmek istemişlerdir. Bir 'arkeolog' olarak ortaya çıkan Tonguç Baba, toprağın altını üstüne getirdi ve orada yatan cevheri çıkardı.. akıllar durdu, gözler kamaştı. Bu kamaşmadan birçok göz bozuldu. Perişan oldular, düşünceye daldılar: Bu ışığı yok etmenin yollarını aradılar. Bunu başardılar da. Yalnız, açıkça ve gerçekçi, haklı bir savaşımın sonucu olarak değil, oyunla ve haksız suçlamalarla yaptılar bunu."

    (İsa Sarıaslan, Pazarören Köy Enstitüsü,1945 Mezunu)


    Son olarak Sevgi Kültürü üzerine bir yazısını paylaşıp bitireyim:

    "Sevgililer günlerinde sevgili olduklarını etrafa göstermek için ortalığa dökülenler in sevgililiklerini hiçbir zaman inandırıcı bulamadım. Tıpkı, sevgiyi bir eyleme ve insandan insana yönelik bir sorumluluk kaynağına dönüştürmekten kaçınanların sevgilerini de hiçbir zaman inandırıcı bulamadığım gibi... Sevgi kültürü, toplumun, daha doğrusu sürünün, sevgileri sınıflandırma ve girdikleri sınıfa göre değerlendirme hastalığının, bir insana onu sevdiğinizi hangi koşullar altında söylemek ya da söylememek gerektiğini saptamaya kalkışan korkunç faşizmin karşısına çıkmaktır. Sevgi kültürü, sevmenin eyleminden ve beraberinde getireceği sorumluluktan kaçmamaktır. Sevmek, kimi sevmek olursa olsun, artık bu dünyada onun için de var olabilmektir.. Yaşamımda... ansızın yaşadığından korkup ya da her nedense, kendine yakıştıramayıp, yaşadıklarını inkar yoluyla sevgilerini kirletenleri de tanıdım... sevgileri sorumsuz yaşayabileceklerini ve böylesininin sevgi olabileceğine kendini inandırmış olanlarla da karşılaştım..."


    "İnsanları değiştiremezsin / Sadece onlara sevgi verebilir / Ve o sevgiyi almalarını bekleyebilirsin..."

    John Donne


    https://youtu.be/n8u24QCtj1Y
  • 96 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    “Bir kuşu özgür olduğuna ikna etmek niye dünyanın en zor işi? Üstelik çok kısa süren bir çalışmayla bunu kendilerinin de anlaması bu kadar mümkünken?” Şartlanmışlıklar, düşünce ve ruhlarımızdaki prangalar. Görmek istemeyenden daha kör olan var mı?
    Richard Bach tarafından 1972 yılında yazılan öykünün yayınevi Epsilon Yayınları ve yaklaşık 150 sayfa. “Martı Jonathan Livingston”, bir martının kendi sürüsünün alışılagelmiş günlük aktivitelerinden uzaklaşıp kendi yeteneklerinin farkına varma, sınırlarını zorlama, tabulaşmış sürü psikolojisinden ayrılıp özgür olma arayışlarını anlatan bir masal tadında yetişkinlere mesajlar veren ebatı küçük etkisi büyük bir kitap. Farklı olunca sürüden de atılacaksın. İyi kötü sonuçlarına katlanacaksın. Martılar üzerinden insanoğluna seslenmiş yazar. Kaçımız bu cesaretteyiz. Canlılar içerisinde en akıllı olan insanoğlu da bir martı kadar özgür olamaz mı? Kuş beyinli derken artık daha dikkatli söylemeliyiz bence. Kuşlara haksızlık olarak nitelendirebileceğim bir  söz bu. Kargalar cevizi kırmızı ışıkta yere bırakıyor, arabalar üzerinden geçince de gelip yiyor. Bazı kuşlar insanoğlundan akıllı.
    Jonathan Livingston’ın diğer martı arkadaşlarından farkı diğer martılar yemek için uçarken, o sevdiği işi yapmak ve öğrenmek için uçar. Sınırlarını zorlar, başardıkça özgür olur, özgür oldukça kendi mutludur. Sürüden ayrılanı kurt kapar psikolojisini çoktan aşmıştır o. Farklıdır. Farklı olmak risk olsa da o bunu göze almıştır. İnsan da bazen hayatta risk almalı mıdır? Yaşamın gerçek anlamını öğrenmeli midir? Öğrenmeyi, keşfetmeyi, özgür olmayı… Yoksa ölene kadar kendisine çizilen sınırlar içerisinde mi kalmalıdır? Hayat boyu avlayacakları balık peşinde koşmak mı?
    “Yaşamın gerçek anlamını arayan, bulmaya çalışan bir martıdan daha sorumluluk sahibi biri olabilir mi?” Sorumlu olmak evreni sorgulamakla başlıyor. Kendi yeteneklerinin farkına varmakla, sınırlarını zorlamakla, özgür olabilmekle…
    Jonathan, kendisi gibi düşünen martılarla birlikte olmasına rağmen kalabalık içinde yalnızdı. Belki de onu anlayacak canlılar çok azdı. Yeni fikri alışılmışın dışında olduğundan kabul görmesi de zaman alacak. Zamanla onun gibi düşünenleri bulacak yeteneklerini diğer martılara gösterecek ve yalnız olmadığını anlayacaktı. Ona göre Jonathanlar çoğalmalıydı. Sürüde tek bir liderin peşinde sürüklenmek, onun her dediğini yapmak onun yapısına ağır geliyordu. Hiçbir zaman denemekten, öğrenmekten, yanlış yapmaktan korkmayan, öğrenme hırsı ile dolu olan Jonathan sonunda kendi gibi martılarla er ya da geç tanışıyor.
    Yazar, Jonathan’ı özgür insanın sembolü olarak yaratmıştır. Kitaptaki olaylar, insan yaşamıyla bağlantılıdır. Örneğin; insanlar nasıl kurallara uymayıp cezalandırılırsa, Martı Jonathan da yaşamın kurallarına uymayıp Sarp Kayalıklarda sürgüne gönderilmiştir… Ancak, Jonathan orada kendi dünyasını, yazarın deyişiyle kendi ‘cennet’ini yaratmıştır. Onun cenneti ‘özgürlüğü ve öğrenme çabasını’ oluşturur. Ayrıca Jonathan öğrenmeyi seven bir martı olduğu için, uçmanın inceliklerini bilmek ister; kendisini her an geliştirmeyi ve asla boşa zaman geçirmemeyi hedefler.
    Martı Jonathan’ın kendisi gibi düşünen birçok arkadaşı vardır. Bunlardan biri Chiang’dir. Chiang onun arkadaşı değil, öğretmeni sayılır. Chiang yaşlı; ama hiçbir şeyden yılmayan bir martıdır. Onun da Martı Jonathan gibi uçma tutkusu vardır. Jonathan’a bütün teknikleri, uçma becerilerini o öğretmiştir. Yaşlı martı Chiang, Jonathan?a en büyük desteği verir. Jonathan kendini geliştirdikten sonra küçük martıları uçmaya hazırlamıştır. Bu öğrencilerinden Kirk, Maynard ve Fletcher en başarılı öğrencilerindendir. Onlar da Martı Jonathan gibi aynı felsefeye sahiptir.
    Kitabın konusuna gelince Martı Jonathan’ın birlikte yaşadığı martı sürüsü tüm gününü  balıkçı teknelerinin attığı birkaç parça bayat ekmeği kapabilmek için birbiriyle didişerek geçirirler. Martıların tek derdi budur. Ekmek kapıp midelerini doyurabilmek. Martı Jonathan’ın ise  istediği sadece mutlu olmak,kendi yeteneklerini keşfetmek,daha yükseklere uçabilmek.
    Gökyüzünde dolaşmak ona mutluluk verir. Belki fizyolojik ihtiyaçlar hayatta isteklerden önce gelse de Martı Jonathan gerekirse aç kalmayı mutlu ve özgür olmaya yeğlemektedir. İnsanoğlundan da Martı Jonathan gibi olabilenler hayatta azınlıkta olsa da o farklı olmayı tercih etmiştir.
    Jonathan’ın alışılmışın dışında bu tavırları Yüce Martı Konseyi’nin tepkisini çeker. Martı Jonathan’ın ailesi de onun  vaktini boş geçirdiğine inanır ama Jonathan aldırış etmez ve kafasına koymuş olduğu uçuş yeteneklerini geliştirmeye devam eder. Hedefine kitlenir. Kendisi hakkında söylenen olumsuz sözlere kulak asmaz. Konsey toplandığında Martı Jonathan’ın yaptıklarından martı sürüsünün duyduğu utanç duyulduğu kendisine söylenir  ve Jonathan martı sürüsü ile ilişkisi kesilir yani kovulur. Martı Jonathan adeta ölene dek tek başına kalmaya mahkum edilir.
    Martı burada tek başına uçuş yeteneklerini geliştirir, yeni yerler keşfeder ve böylece yeni arkadaşlıklar edinir. Arkadaşları  farklı uçuş teknikleri gösterir, yeni yiyecek kaynakları da bulur. Martı Jonathan artık tüm zamanını kendini geliştirmek için harcamaktadır. Kendini geliştiren Jonathan yıllar yıllar sonra doğup büyüdüğü kıyılara geri gelir ve burada martılara çok üst düzey uçuş hareketleriyle martıları etkiler. Önce kendisi gibi kayalıklara kovulan martıları kendisine öğrenci edinmeye başlayan Jonathan yavaş yavaş kıyıda huzursuzluğa neden olur. Gittikçe öğrencileri artar. Zamanla ilah olarak kabul edilir. İyice yaşlandığı ve uçuş denemeleri yaptığı bir gün de Martı Jonathan hayatını kaybeder.
    Kitaba sonradan eklenen Dördüncü Bölüm Martı Jonathan’ın ölümünden sonrası üzerine bazı toplumsal mesajlar vermek üzere yazılır. Kitabın ilk üç bölümü sıradan bir öykü özelliğini taşımaktayken dördüncü bölüm ilk üç bölümle uyumlu değil geldi bana. Martı Jonathan’ın ilk ve en becerikli öğrencisi olan Martı Flynn hayatının geri kalanını genç martıları eğitmek ve Martı Jonathan’ın öğretilerini yaşatmak üzere geçirmek ister. Başlarda işler Martı Flynn’in istediği gibi gitse de zamanla Martı Jonathan’ın fiziksel özelliklerindeki gelişim  onun öğretilerinin önüne geçmeye başlar. Çok çalışmak martıların işine gelmediği için merak ettikleri şeyler de onun nasıl başarılı olduğu ilgi çekmemeye başlar. Martı Jonathan gibi çalışmak ve kafa yormak değil dış görünüş olarak Jonathan’a benzemek daha önemli olur hale gelmiştir. Martı sürüsü Jonathan’ın yaptıklarını üstün güçleri olduğuyla açıklarlar. Onun azminin çalışmasının ve başarısının hiçbir önemi kalmamıştır. Jonathan onlar için kutsal bir kuş olarak kalır önlerinde başarıyı yakalayan Martı Jonathan’ı gördükleri halde çalışmamayı seçerler.
    Martı Jonathan’ın “Gözünle gördüklerine sakın inanma. Görünenlerin hepsi sınırlıdır. Anlayarak bakmaya bildiklerinin ötesine geçmeye çalış. O zaman uçmanın anlamını da daha iyi öğreneceksiniz.” sözü rafa kaldırılmış olur ve özgürlük adımı da sonlanmış olur.
    Özgürlük gerçekten sonlanır mı? Bu  insanların o an bulunduğu şartların  ötesine geçebilmesiyle, sınırlarını kaldırabilmesi veya genişletebilmesiyle mümkün? Gerçekten özgür dediğimiz anda özgür müyüz?Özgürlük aslında mutluluğu tattığımız an mıdır? Kafesler, parmaklıklar, dünya sınırları içerisinde özgür kalamayan ama mutlu olan insanlar yok mu?Esareti bilerek seçen, aman bana dokunmasın düşüncesinde olan insanlar… Özgürlük aslında biraz mutsuzluğa talip olmak değil mi son an mutlu olup olmayacağını bilmeyerek. Yoksa gerçekten o mutluluğa değer bir risk mi? Fırsat mı? Özgürlük nedir?
    Yeni Martı Jonathanlar aramızda mı? Martı Jonathan sizleri izliyor… Özgür müyüz? Kişinin fikirlerini söyleyememesi bile bir köleliktir. Biz gelecek endişesiyle bize çizilen sınırlarda kalan, bir dilim ekmek için birbirimizi ezen martı sürüsünden miyiz! Özgür olmayı seçen Martı Jonathanlardan mıyız?

    Tüm okurlara keyifli okumalar dilerim!