Eğer bir insanın ekmeğini kazanabilmesi yalnızca kendi bilgi ve becerisine bağlı kalsaydı, kişinin kendi değeri de bu yetenekleriyle paralel olarak, yani onun kullanım değeri ile belirlenecekti. Ama başarı, kişiliğin ne kadar süslenip, nasıl satıldığına bağlı olduğu için, bireyler kendilerini bir eşya, bir mal olarak, daha doğrusu hem satılan mal ve hem de alıcı olarak görmektedirler. Artık insanlar kendi yaşamları ve mutlulukları için değil, en iyi biçimde satılabilmek için uğraşır olmuşlardır.
Politik veya dinsel hareketler gelişip, kemikleştikçe ve bürokrasi çarkı insanları boğup, tehdit eder hale gelince, artık insanlar arasında duygular ve yaşantılar paylaşılmaz olur, maddî çıkarlar öncelik kazanır. Böylece de ortak şeylerin paylaşılmasından doğan sevinç ve dayanışma duyguları yok olmaya yüz tutarlar.