• Koca Reis: İnsan’a ve onun başının altından çıkan tüm uğursuzluklara karşı düşmanca davranmanın göreviniz olduğunu hiçbir zaman akıldan çıkarmayın. İki ayaklılar düşmanımızdır. Dört ayaklılar ve kanatlılar dostumuzdur. Şunu da unutmayın ki, İnsan’a karşı savaşırken sonunda ona benzememeliyiz.
    ...

    Dışarıdaki hayvanlar, bir domuzların yüzlerine, bir insanların yüzlerine bakıyor; ama onları birbirlerinden ayırt edemiyorlardı.
  • GÖÇ DÜŞLERİ ÜZERİNE

    Etrafımı saran gerçekliğin sahiden ne kadar gerçek olduğunu anlamamı sağlayacak o zihinsel motorum çalışmaya başlamadan evvel eşyanın sınırlarının esnekliğini test etmemeliyim. Buruş kırış olmuş emekli (öğretmen – emekli öğretmen) teyzelerin tın tın gezdirdiği köpekleri ısırmaya çalışmamalıyım mesela. Bu iyi bir fikir değil. Sahiden. Değil. O an ne kadar parlak görünürse görünsün. Değil. O an ne kadar eğlenceli görünürse görünsün. Değil. O an ne kadar uhrevi görünürse görünsün. Değil. Ama yine de? Buradayken yani? Mithatpaşa caddesinden aşağıya doğru inerken. Kafam anaforken. Dinlerken kozmik boşlukta bağıra çağıra çiftleşen kertenkelelerin müstehcen öykülerini. Kıkırdarken kendi kendime ve sakallarımın arasında gezdirdiğim tüm diğer benlere. Kafamın arkasındaki delikten dışarıya dökülüyor kelimeler. Beyin kıvrımlarımın üzerine bağdaş kurmuş oturan bok suratlı ruh doktorunun kelimeleri bunlar. Biliyorum. Biliyorsun. Mithatpaşa caddesinden aşağıya iniyorsun. Aynı yoldan yıllar içinde hem de mümkün olan tüm ruh hallerinde geçince, yolla aranda tuhaf bir bağ oluşuyor, öyle değil mi? Biraz vıcık vıcık bir his. Sen halen burada mısın diye fısıldadığını duyuyorsun sokak lambalarının. Siktirin lan diye çiğniyorsun öfkeni dişlerinin arasında. Olmuyor ama. Horoz gibi kabarıyorsun binaların arasında, olmuyor. Olmadı. Olmayacak. Asla olmaz zaten, anlıyor musun? O yüzden saldırmıyor musun emekli (öğretmen – emekli öğretmen) teyzelerin tın tın gezdirdiği çirkin köpeklerine.

    Döndüğünüzde anlatacak bir hikayeniz yoksa eğer ve huzur içinde uzun uzun yaşanacak kafalara uygun sahneler biriktirmemişseniz parmak uçlarınızda, yola çıkmanın manası yoktur. Kimseyi baştan çıkaramayacaksanız vizyonlarınızla. Korkutamayacak, kızdıramayacak, büyüleyemeyecekseniz. Sarhoş edemeyecekseniz. Halinize bakar mısınız? Kavramlar tarafından zehirleniyorsunuz. Bana inanın. Uzun, çok uzun zamandır zehirleniyorsunuz hem de. Kel kafalı iktidarsız profesörlerle fil işkembeli tüccarların havasız odalarından dışarıya taşan kavramlar. Güzelce ambalajlanmış, ışıltılı, ölümcül kavramlar. Eski hikayeleri unutturan, devasa kurutma kağıtları gibi ruhumuzun üzerine yapışıp tüm deliliğimizi emen kavramlar bunlar. Uzmanlaşma mesela. Uzmanlaşma nedir abiler? Biriniz izah etsin bana. Koca koca sertifikalarıyla silahlanmış bir yatırım danışmanının (yatırım danışmanı, hı?) bir avuç çiviyle bir neşeli çekici kandıramaması hep ürkütücü gelmiştir bana. Elleriyle çalışmayı unutmuş insanların kurguladığı bu gerçekliğin içinde dengeli hayatlar yaşamamıza imkan var mı sahiden? Bütün, ışıltılı, keyifli.

    Ama yine de göç düşleri kurabiliyorsunuz. Ellerinizde nakil talep formlarınız, uykusuz gözlerinizi kırpıştıra kırpıştıra ayak sürüdüğünüz hava limanlarından yükselen tarifeli seferlerle ne kadar uzağa taşıyabilirsiniz ruhunuzu? Haritalarınız. Pusulalarınız. Rehberleriniz ve internet siteleriniz. Ne yemeli? Ne içmeli peki? Bu egzotik şehrin hangi köşesinde sikişmek daha güvenli? Bel çantalarınızda ilaçlarınız. Yırtıcıları görmeye gidiyorsunuz, hı? Işıl ışıl postlarıyla salına salına Afrika kaplanlarını. Timsahları. Köpek balıklarını. Narin vücutlarınızı işinde uzmanlaşmış rehberlere emanet ederek. Önceden temizlenip havalandırılmış saz damlı kulübelerde konaklayarak. Takip ederek, standart rotayı. Göç düşleri kuruyorsunuz öyle değil mi? Başladığınız noktaya geri dönmenizi sağlayan çemberlerin üzerinde. Çirkin mi çirkin köpeklerinizi taslamalarından çekiştire çekiştire dolaştırırken birbirinize gösterecek fotoğraflar çektirmekten başka bir boku umursamadan. Ellerinizi kullanmadan. Ruhunuzu. Yüreğinizi. Gücünüzü ya da topuklarınızı kullanmadan.

    O yüzden dikiliyorum karşınıza. Tam da tüm dümenine hakim olduğunuza inandığınız binaların arasındayken. Ağır aheste yürür, eve döndüğünüzde mideye indireceğiniz haşlanmış yumurtaları düşlerken. Bum! Tüm amaçsızlığımla. Suratımda gülümsemem, postallarımın tabanlarında taşıdığım kükremeler ve tırnaklarımın arasına saklanmış cinlerimle. Günaydın diye fısıldayacağım. Yeniden keskinleşecek dişlerim. Gözlerim ışıldayacak. Kemiklerim ısınacak. Üzerinize gölgemi sereceğim. Çünkü benim damarlarımda da köpek kanı dolaşıyor. Çünkü Güney Doğu Asyadaki toplu mezarların kimsesiz karanlığında tanışıp alnını alnıma yasladığım dişsiz büyücülerin bataklık ruhlarından taşan karanlıklarla kararttım ben gölgemi. Parmak uçlarımı engerek zehriyle kutsadım. Ceketimin cebinde kristal atom bombaları taşıyorum. Avuç avuç serpmek için, kurumuş yüreklerinizin üzerine. Ki ateş alsın yıllar içinde yüreğinize yığılan tüm şeytan ayetleri.

    Tanımadığınız şehirlerin arka sokaklarında, günün ilk ışıklarını kaldırım taşlarının arasından boy vermiş yonca filizlerinin üzerine taşıyan yağmur damlalarının fısıltısı kulaklarınızı okşarken kadınınızın ılık nefesiyle sarmalanarak karşılanmamışsanız şimdiye dek, göç düşleri kurmaktan men edilmelisiniz. Yollara serpilmiş çakıl taşlarını terinizle kirletmemeli, cenabet vücutlarınızı çiğ tanelerinin üzerine yatırmamalısınız. Çünkü ısıtamaz hiçbir ateş içinizi. Hiçbir rüzgar ruhunuzu yumuşatamaz. Hiçbir patika huzura taşıyamaz sizi. Uzmanlaştınız zira. Elinizle iş yapmayı unuttunuz. Odaklanabiliyorsunuz. Karışmıyor yani kafanız. Ne olup ne olmadığınızı biliyorsunuz. Haddinizi. Sınırınızı. Çapınızı. Benim gibi değilsiniz yani. Aynı anda hem şelale ağzındaki su tanesine hem dalından süzülen ıhlamur yaprağına, hem yosun tutmuş kaya parçasının altında kıvrıla büküle düşsel ifritleriyle sevişen bir engereğe, hem yıldız tozuna, hem boşluğu yara yara ilerleyen bir gümüş mermiye, hem buzun üzerindeki çatlağa, hem komutanının on dört yaşındaki kızına gençliğe hitabeyi okuya okuya tecavüz eden şu çatlak onbaşıya hem de sevgilimin dişleri arasında çatırdayan kenevir tohumuna dönüşebilmek için dualar ederken olduğunuz yerde kalakalıp sakallarınızdan süzülüp postallarınızın ucunda milyonlarca rengarenk parçaya ayrılan salyanızın yansımasıyla sarhoş olmadınız.

    Ben bilemiyorum işte çapımı. Sınırımı. Haddimi. Ne olup ne olmadığımı bilemiyorum. Odaklanamıyorum. Göç düşlerinize. Kayıp ruhlarınızı avutmak için kurguladığınız bu hikayeler aydınlanmadan bahsetmiyor öyle değil mi? Hicretten? Delilikten? Aşktan? Ayak basıp zehirlemediğiniz tek bir metrekare kalmasın diye yolculuk yapıyorsunuz siz. Görüyorum. Etrafımı saran gerçekliğin sahiden ne kadar gerçek olduğunu anlamamı sağlayacak o zihinsel motorum çalışmaya başlamadan evvel eşyanın sınırlarının esnekliğini test etmemeliyim. Buruş kırış olmuş emekli (öğretmen – emekli öğretmen) teyzelerin tın tın gezdirdiği köpekleri ısırmaya çalışmamalıyım mesela. Bu iyi bir fikir değil. Sahiden. Değil. O an ne kadar parlak görünürse görünsün. Değil. O an ne kadar eğlenceli görünürse görünsün. Değil. O an ne kadar uhrevi görünürse görünsün. Değil. Farkındayım. Ama yine de? Karşınıza dikilip gölgemi üzerinize sermeden duramıyorum. Çünkü? Çünkü sevgilimin dişlerinin arasında çatırdayan kenevir tohumlarından yayılan şiiri dinlerken paslı keserlerle deldim ben. Kafamın arkasını. Fildişi saplı keserler. Kıkırdıyorum. Tekrarlıyorum. Gölgemi üzerinize sereceğim. Yola çıkmanıza izin vermeyeceğim.
    sruma bakmayın. Olmaz mı?
  • 621 syf.
    ·5/10
    Çok güzel bir kitap okudum. Zoraki Koca serisi adıyla önyargı oluştursa da kitabın konusu ve anlatımı çok güzeldi. Ben serinin bağlantılı olduğunu düşündüm hatta okumadan önce yazar bu kadar konuyu nasıl dört kitap olacak şekilde yazdığını düşünmüştüm. Bağlantılı değil. Aslında bağlantılı ama çok azıcık bağlantısı var. Onun dışında konular birbirinden bağımsız ve her kitapta farklı bir konu ele alınıyor. Bu kitapta, Ecrin babasından kalan kreşi yönetir ama işler istediği gibi gitmez. Ateş ise Ecrin'in kreşini almak ister. Görüşmeler sırasında yakınlaşan ikili tuhaf bir ilişki içine girerler. Olaylar böyle devam ederken evliliğe kadar giden ilişki birçok zorluklardan geçer ve sonunda güzel bir evlilik gerçekleşir. Konusunda aslında birçok şey gizli ama daha fazlasını anlatmıyayım ve siz okuyun. Böylelikle güzel bir seriyle tanışmış olursunuz. Okumanızı öneririm. Sıkılmadan okunacak bir kitap. İnşallah beğenirsiniz. Hoşçakalın.
  • bir kış kıyamettir, zemheridir hayat
    ve umuttur dört kolumu bağlayan
    birileri istemese de her bahar yeniden isim alır çiçekler
    adın martta açan ilk Papatyadır
    ve adın bir zamanlar andımdı
    bu yüzden tüm ilkel kabileler mürtet ilan ederdi beni...
    varlığın yetiyor sanıyorum herşeye,
    bazen şeytan diyor ki git bir gezegen bul
    yanına kendini bile alma!!
    ne koca bir yanılsama bu,
    insan zaten kendi içinde bile birkaç kişidir...
    şiirleri de uzatmanın alemi yok sevince acı çekiyorsun işte..
  • “Sevgili Piraye; Balık koskoca okyanusun derinliklerini avucunun içi gibi bilse de, bir lokma uğruna, atılan oltaya can feda. Bırak benim de avucumun içi gibi bildiğim o koca kalbinde bir hata yapma hakkım olsun. Şimdi sen yoksun ağlıyoruz arkadaşlarımla, ağlıyoruz arkadaşlarım bulutlarla. Yağmur yağıyor mu oraya bilemeyiz ama, biz ağlıyoruz Piraye. Bu balık nefes alıp verdiği suyun altında boğuluyor, bu kelebek ölümü dört gözle bekliyor. O balık nerede boğuluyor biliyor musun? Önümde ki beyaz sayfalara haykıramayıp yutkunduğum, içime ağlayıp, içimde biriktirdiğim denizin için de boğuluyor. Bu kelebek intihara kalkışıyor. Bırak bir hata yapma hakkım olsun. Yaşadığım denizde can veriyorum. Kalemim kan kaybediyor, kalemim ağlıyor Piraye

    Nazım Hikmet
  • Michelangelo'nun bu Papa şapelindeki iskelelerin üzerinde, tek başına, tam dört yılda yaptığını, bir insanın herhangi bir şekilde nasıl yapabilece­ğini, sıradan bir ölümlünün hayal bile edebilmesi güçtür. Şapelin tavanı­na koca freskoyu boyamak, duvara aktarılacak sahneleri ayrıntılarıyla ha­zırlayıp çizmek için gereken beden gücü bile olağanüstüdür. Michelangelo, iskelede sırt üstü yatıp, yukarıya bakarak resim yapmak zorundaydı. Bu duruşa o denli alışmıştı ki, bu işle uğraştığı sırada aldığı mektupları bile, başının üstünde tutmak, okumak için başını geriye atmak zorunda kal­mıştır. Ne var ki, o geniş yüzeyi tek başına ve yardımcısız kaplayan bir in­sanın beden çabası, elde ettiği zihinsel ve sanatsal başarı yanında, hemen hemen hiç kalmaktadır. Hayal gücünün tükenmek bilmeyen zenginliği, her bir ayrıntının yapılışmdaki ustalığı, ama özellikle kendinden sonraki­lere bir ufuk gibi açıverdiği görüntü görkemliliği, dehânın gücü konusun­da, insanlığa yeni bir ölçü sunmuştur.
  • Unuttuk. Plevne'yi, Çanakkale'de niçin savaştığımızı, İstiklâl Harbi'ni, koca bir devlet sahibi olduğumuzu, her şeyi, her şeyi unuttuk. Sözde bağımsızlığımızı kazandıktan sonra ruhça Batıya teslim oluşa karşı tüm milletçe içimize kapanıp direndiğimizi, nice korkular ve azaplar çektiğimizi, nice mistik umutlar ve hayaller içinde çırpındığımızı, bir gün baskıdan kurtulursak mukaddesatımıza dört elle sarılmayı nasıl hasretle beklediğimizi, tüm bunları unuttuk.