• 2. Bölüm
    İlme kıymet vermek; medenî yaşamak için bir mecburiyettir. İnsan, ömür sürdüğü müddetçe dünyâda ihtiyaçlarını temin etmek, tehlikelerden korunmak, rahat ve huzur içinde yaşamak, mânen ve madden yükselebilmek için her şeyden önce bilmek, tanımak ve anlamak zorundadır. Çünkü insan bilmediğinin yalnız câhili değil, aynı zamanda esiri, âcizi ve düşmanıdır.

    İlim nedir? İlmin mâhiyeti nedir? İlmin kaynağı nedir? İlimden maksat nedir? gibi bir çeşit ilmin kritiğine yönelmiş sualler ve cevapları, ilk çağlardan beri tartışma konusu olmuştur. Bugün de bu tartışmalar bilhassa batı dünyasında ve tamâmen batıyı taklit edenler nazarında hâlen devam etmektedir.




    Eski Yunan filozoflarının da dâhil olduğu ilkçağ filozofları ve sonraki çağlarda gelen filozoflar netice olarak, ilmin metotlu bir arayış ve inceleme, bir araya toplama ve sınıflandırma yoluyla tabiatta ve çevrede görülen sayısız varlıkların ve olayların idrâkini mümkün kıldığını, böylece de devamlı bir oluş, akış, değişiklik içinde görünen bu olaylar karşısında insan duygularının bir düzene ve sıraya sokulması ve kaostan kurtulması için insanoğlunun bir gayret sarf etmesi gerektiğini söylemişlerdir. Bunun da ancak bütün oluşum ve değişimleri, âlem-şümûl planda hükmü altında bulundurduğuna kanâat getirilen düzenin ne olduğunun keşfedilmesiyle mümkün olacağını belirtmişlerdir.

    İşte bu noktadan îtibâren âlem-şümûl düzenin ne olduğu, nasıl ortaya çıktığı, kim tarafından ve ne zaman konulduğu gibi soruların cevabını bulmak için yalnız akıl yoluyla ve eldeki çeşitli bilgilere dayanılarak sarf edilen gayretler çeşitli felsefe ekollerini ve felsefecileri ortaya çıkarmıştır. Bütün ilimlerin özünü, aslını ihtivâ edecek; hayatı, dünyayı, olayları aynı zamanda ve mutlak doğru bir tarzda îzah edecek bir görüş, bir fikir sistemi (diyalektik) arayışı bütün ilkçağ, ortaçağ ve yeniçağ filozoflarını ömürleri boyunca meşgul etmiştir. Ancak hiçbiri böyle bir idrâk ve izaha ulaşamamış, gerek kendi asırlarında ve gerekse sonraki asırlarda ne kadar büyük yanlışlara düştükleri ve kâinâttaki muazzam nizamı keşfetmekte bile ne kadar âciz kaldıkları ortaya konmuştur.

    Bu hallerinin sebebi, çeşitli fen bilgilerinin her yüzyılda ilerleyerek önceki zamanlarda yaşayan filozofların felsefelerini binâ ettikleri eski bilgilerden kat kat fazlalaşıp, hattâ eksikli ve yanlışlıklar bulup, o bilgileri değiştirmesi ve böylece onların felsefelerini hükümsüz kılması şeklinde îzah edilebilir. Ancak bu îzah, bütün fen bilgilerindeki en son gelişmeler inceden inceye dikkate alınarak kurulacak felsefelerin de yakın zamanda yıkılacağını da beraberinde getirmektedir ki, doğrudur. Nitekim son yüzyılda artık batıda da bu tip filozoflar ve felsefeleri îtibar görmemektedir.

    Batıda ilimleri ilk sınıflama teşebbüsünde bulunan kimse olarak Aristo bilinir. Aristo temel ilim olarak felsefeyi almış ve bu temele dayalı olarak üç ilim sayıyordu. Bunları teoritik ve spekülatif (teoloji, fizik, metafizik, biyopsikoloji), pratik filozofi (ahlâk ve siyasî ilimler), protüktiv felsefe (beyan, estetik, edebî tenkit) şeklinde sıralıyordu. Zenon Okulu (Revâkıyûn) mensupları ise bütün ilimleri bir bahçeye benzeterek “Mantık, bu bahçeyi dış tesir ve taarruzlardan korur. Fizik, bereketli toprağı temsil eder. Yetişen meyveler de ahlâktır.” demişlerdir.

    Yeni zamanlarda Francis Bacon, ilmin bir çeşit planını yapmaya kalkışarak insan zekâsının ortaya koyabildiği her şeyin bir envanterini çıkarmaya teşebbüs etmiştir. Bu arada Fransız filozofu Descartes ilmî metodun birliği prensibini rasyonalist bir tarzda tespit etmeye çalışmış, daha çok bir fizikçi olarak tanınan Ampére ise ilimlerin felsefesi üzerine verdiği derslerde, bütün ilimleri dört ayrı görüş açısından eleştirerek, yeni bir sınıflama yapmıştır. Ampére'in bu sınıflamasında ilimlerin sayısı 128 çeşide ulaşmaktadır. Auguste Compte ise, fazla teferruata girmeden yalnız temel pozitif ilimleri sınıflandırmıştır. Umumiyet ve komplekslik esas alınarak yapılan bu sınıflamada en genel ve mücerret, fakat en az kompleks olması bakımından matematik en üst sıraya konmuş, sosyoloji ise en alta yerleştirilmiştir. Compte'nin bu sınıflandırması çeşitli bakımlardan çok fazla tenkit edilmiştir.

    Herbert Spencere göre ise ilimler, konularındaki mücerretlik ve müşahhaslık derecelerine göre sınıflandırılmalıdır. O da Compte gibi edebî ve mânevî ilimleri bir kenâra bırakarak 10 ilimden ibâret bir tablo ortaya koymuştur.

    Cournot'un şemasını çizdiği bir başka tablo, bugünkü terminolojiye uydurularak ilimlerin tasnifinde kullanılmaktadır. Ayrıca ilimlerin üç ana gurupta toplanması da batıda son zamanlarda rağbet gören bir fikir olmuştur. Buna göre birinci gurupta tecrübî dayanağa ihtiyaç duymayan ilimler, ikinci gurupta canlılık kavramını hesâba katmadan yalnız maddeyi konu edinen ilimler, üçüncü grubu ise birbirlerinden ayrılamayacağı düşüncesiyle biyolojik-psikolojik-sosyolojik karakterdeki bütün ilimler girmektedir.

    İnsanlık târihi boyunca ilme en yüksek değeri ve en şerefli yeri, yalnız İslâmiyet vermiştir. Diğer hak ya da bâtıl hemen bütün inançların, felsefî sistemlerin, rejimlerin ve dünyanın her tarafında ve her zamanda yaşamış olan insanların hiç tartışmasız kabul ettikleri nâdir hususlardan biri, ilme kıymet vermektir. Ancak bu hepsinde şu ya da bu bakımdan, şu ya da bu derecede kalmış iken yalnız İslâmiyet'te ilim gerçek yerine oturtulmuş, bütün cepheleriyle ele alınmıştır.




    Ancak Müslüman olmakla kazanılan tevhid (Allah'ın bir olduğu) inancı, bütün Müslümanları daha başlangıçta kâinâtın yaratıcısı ve O'nun kurduğu düzeni hakkında mutlak doğru, kesin ve açık bir bilgiye kavuşturmuştur. Böylece batı dünyâsı için içinden çıkılmaz bir muammâ olup, hepsi de birbirinden ayrı şeyler söyleyen birçok felsefe mekteplerinin doğmasına sebep olan bu bilgi, İslâm dînini seçen herhangi bir insan için daha ilk kelimede halledilmiş olmaktadır. Başka bir ifâdeyle; Müslüman olmayan bir bilgin eşyayı ve olayları inceleyerek elde ettiği bilgiler yoluyla kâinattaki düzeni, bu düzenin yaratıcısını, bu yaratıcının nasıl olduğunu anlamak için ömür boyu çırpınmakta; İslâm âlimleri ise isimleriyle, sıfatlarıyla inandıkları ve bildikleri yaratıcının (Allah (cc)'ın) yarattığı eşya ve olayları incelemektedirler. Birinci bilgin, yalçın ve yırtıcı kayalıklarla dolu bir uçurumu tırnaklarıyla tırmanıp zirveye ulaşmak isteyen birine, İslâm âlimleri ise zirveye oturmuş, etrafı ibretle seyreden ve inceleyen bir diğer kimseye teşbih edilebilir. Uçurumu tırmanmaya çalışanlardan ender kişiler aşağıya uçup parçalanmaktan kurtulmuş, bin bir meşakkatle tırmandıkları zirvede ise Hz. Muhammed'in tevhid inancını tebliğ eden sözlerini bulmuşlardır. Çeşitli din ve milliyetlerden olup da İslâmiyet'i seçen fen bilginleri ve düşünürler bu hâlin misâlini teşkil etmektedir.




    Sevgili Peygamberimize vahiy yoluyla Allah (cc) tarafından indirilen âyetlerin tamamını ihtivâ eden Kurân-ı Kerîm, Allah kelâmıdır. Bu ilâhî kitap, dünyâ ve âhirete âit bütün ilimleri ihtivâ etmektedir. Peygamber efendimizin hadîs-i şerîfler'i de, Kurân-ı Kerîm'in âyetlerini tefsîr eden, mânâlarını açıklayan mutlak doğru sözlerdir. İşte İslâm dünyâsında “haber-i sâdık” denilen ve ilmin kaynaklarından en önemli olanı bu ikisidir. Ayrıca her asırdaki güvenilir insanların hepsinin bildirdiği şeyler de haber-i sâdık'ın ikinci çeşididir.

    Bu güne kadar insanların elde ettiği hiçbir fen bilgisi, hiçbir ilmî buluş ve keşif, Kurân-ı Kerîm'de ve hadîs-i şerîfte bildirilenlerin dışında olmamış ve aksini söylememiştir. Halbuki insanlar elinde bozulmuş olan Tevrât ve İncil'de yazılı olanlar his ve akıl yoluyla elde edilen fen bilgileriyle çatışınca, hattâ fen bilgileri tarafından saçma ve uydurma oldukları ortaya konunca, Hıristiyan âlemindeki bilginler bu kitapların yazılarını ve papazların sözlerini reddetmişlerdir. Böylece onlar insan eliyle değiştirilmiş bu kitaplara bakarak ilimde hâber-i sâdık kaynağını kabul etmemişler, filozofların sözlerini ve kitaplarını bunların yerine geçirmek yolunu tutmuşlardır. Müslüman âlimlerin erdikleri, Kurân-ı Kerîm gibi bir kitaba sahip olma saâdetine onlar erememişlerdir.

    İslâmiyet'te insanların sahip oldukları ilim, Allah (cc)'ın sıfatlarından ilim sıfatının zıllerindendir. İnsanlara ilmi O vermiştir. İlk insan ve ilk peygamber olan Hz. Âdem'e kendi ulûhiyyetine ve dünya işlerine âit bâzı bilgileri Allah (cc) kendisinin öğrettiğini, diğer peygamberlere de din bilgilerinin yanı sıra çeşitli dünyâ bilgilerini öğrettiğini Kurân-ı Kerîm'de bildirmektedir. Kurân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîfler bütün insanlara en çok lâzım olan ve insanların akıllarının yetmeyeceği îmân ve ibâdet bilgileri ile doğruyu bulmakta zorlanacakları ahlâk bilgilerini tafsilâtıyla bildirmiş, fen bilgilerine ise öz şekliyle beliğ ifadelerle işâret edip bunlar hakkında insanlar, düşünmeye, araştırma ve inceleme yapmaya ve tefekkür ederek ibret almaya sevk edilmişlerdir.




    İslâmiyet'te ilim ve ilim sahipleri çok övülmüş, cehâlet ise kötülenmiş olmasına rağmen ilim bir maksat değil, vâsıtadır. İlim, insana Rabbini tanıtan ve onu kulluğa sevk eden bir merhaledir. İlim, amele (fiiliyata, işe) dönüşürse kıymetlidir. Böyle olmayan bilgilere “faydasız ilim” denilerek insanlığı cehâlete götürdüğü bildirilmiştir. İlim, insanı kendini bilmeye ve sonra da Rabbini bilmeye götürmelidir. “Âlim”, ilmin kendisinden kıymetlidir. İlmi arttıkça tevazuu artmayan, amelleri ve ahlâkı olgunlaşmayan, kibir ve gurura kapılanlara âlim denmez.

    Müslümanlara beşikten mezara kadar ilim öğrenmelerini emreden İslâmiyet'in ilk yıllarında ilimlerin tasnifi yolunda herhangi bir çalışmaya ihtiyaç duyulmamıştır. İlk asırlarda yaşayan sâlih ve temiz Müslümanların ilimleri başta din bilgileri olmak üzere son derece berrak ve muntazamdı. İlk yıllarda ilimlerin kâğıda geçirilmiş bir tasnif tablosu bulunmamakla beraber İslâm âlimlerinin eserlerinde ve Müslümanların günlük hayatlarında kendiliğinden vücud bulmuş ve yaşanmakta olan bir ehemmiyet sırası vardı. Bu sıralamada dîni bildiren ilimler en mühimleri olup, diğer fen bilgileri de bu ilimleri anlamaya, hayatta tatbik etmeye yarayan ilimler olarak gereken önem ve titizlikle üzerinde duruluyordu.

    Eski Yunan filozoflarının eserlerinin tercüme edilmesinden sonra bu kitaplardaki bozuk düşüncelere cevaplar verilirken, İslâm bilgileri de bu arada tasnif edilerek kâğıda geçirildi. Batıdaki ilim tasnifleri her yüzyılda az ya da çok değişikliğe uğramışken, İslâm âlimlerinin yaptığı tasnif, yüzyıllar boyunca hiç değişmedi.

    Müslümanların İlme Hizmetleri
    İnsanlığın bugün sahip olduğu ilim ve teknik seviyedeki en büyük pay, Müslüman âlimlerinindir. 20. yüzyılda, artık baş döndürücü bir sürate ulaşan fen bilgileri ve teknik harikaların temel bilgilerinin hemen hepsi Müslüman âlimlerin kitaplarına dayanmakta ve esaslar oradan alınmaktadır. Tıp, matematik, astronomi, fizik, kimyâ, biyoloji gibi pek çok ana ilim dalında İslâm dünyâsında yüzyıllar boyunca yazılmış ve hepsi çok kıymetli bilgilerle dolu kitaplar, dünyânın meşhur kütüphânelerinin en kıymetli eserleri olarak muhâfaza edilmektedir. İslâmiyet'in doğuşundan îtibâren 18. yüzyıla gelinceye kadar çeşitli İslâm memleketlerinde yetişen âlimlerin bir ibâdet vecdi içinde geceli gündüzlü yaptıkları çalışmalar, dünyâyı her bakımdan aydınlatmış, yeni yeni ilmî keşifler ve teknik buluşlar insanlığa hediye edilmiştir.

    İslâm dünyâsında üç çeşit âlim yetişmiştir: Yalnız fen bilgilerinde mütehassıs olanlara “fen âlimi”; yalnız din bilgilerinde mütehassıs olanlara da “din âlimi” denilmiştir. Din bilgilerinde üstâd ve zamânındaki fen bilgilerinde mütehassıs olanlara ise “İslâm âlimi” denilmiştir.



    Vaktiyle çok İslâm âlimi vardı. Bunlardan en meşhur olanlarından biri İmâm-ı Gazâlî'dir. İmâm-ı Gazâlî din bilgilerindeki derinliği, ictihâddaki derecesinin yüksekliğinin yanı sıra zamânının bütün fen bilgilerinde de mütehassıs idi. Bağdat Üniversitesinin rektörü olup o zamânın ikinci dili olan Rumca'yı iki senede öğrenmiş, eski Yunan ve Roma felsefesini, fennini incelemiş, yanlışlarını ve bozuk taraflarını kitaplarında bildiren İmâm-ı Gazâlî, eski Yunan filozofları ile felsefelerini tasnif ederek, her birinin sözlerinin esâsını, birbirlerinden farklarını, ayrıldıkları ve birleştikleri yerleri sistemli olarak mükemmel bir tarzda sıralamıştır. Ayrıca kitaplarında Dünyâ'nın döndüğünü, maddenin yapısını, ay ve güneş tutulmasının hesaplarını ve daha birçok teknik ve sosyal bilgileri yazmıştır. Eserleri yüzyıllar boyunca İslâm dünyâsında olduğu gibi Avrupa'da da kaynak eser olarak okutulmuştur. Bugün de Avrupa'nın çeşitli üniversitelerinde bâzı eserleri ders kitabı olarak okutulmakta, UNESCO tarafından neşredilerek bütün dünyâya dağıtılmaktadır.

    İslâm âlimlerinin en büyüklerinden biri de İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî'dir. Bunun din bilgilerindeki derinliğini ve ictihâd derecesinin yüksekliğini; hele tasavvuftaki, vilâyetteki kemâlinin, aklın, idrâkin üstünde olduğunu, dinde söz sâhibi olanlar söylediği gibi, Amerika'da yeni çıkan kitaplar da bu ilim ve irfân güneşinin ışıklarıyla aydınlanmaya başlamıştır. İmâm-ı Rabbânî zamânının fen bilgilerinde de mütehassıs idi. Elektronların aralarının boş olduğunu, hızla döndükleri için dolu göründüklerini ilk defâ o açıklamış, bu bilgi Avrupalılar tarafından ancak son yıllarda anlaşılmıştır. İmâm-ı Rabbânî'nin talebelerine okuttuğu Şerh-i Mevâkıf kitâbı Arapça büyük bir eser olup, içinde; o zamânın bütün fen bilgileri anlatılmakta, yer küresinin yuvarlak olduğu, batıdan doğuya doğru döndüğü ispat edilmekte, atom üzerinde, maddenin çeşitli hâlleri, kuvvetler ve psikolojik olaylar üzerinde kıymetli bilgiler verilmektedir. Kâdı Adûd'un 14. yüzyılda yazdığı ve Seyyid Şerîf Cürcânî'nin şerh ettiği bu kitapta ayrıca Yunan felsefecilerinin hatâları ve yanlışları ispat edilmiştir.




    Bu kitapların yazıldığı devirde Avrupalılar dünyâyı tepsi gibi düz, etrâfı duvarla çevrili zannediyorlardı. Bir meridyenin uzunluğunu da ilk defâ Musul ve Diyarbakır arasında, Sincâr Sahrasında Müslümanlar ölçtüler ve bugünkü gibi buldular.

    Endülüs İslâm üniversitesinde astronomi profesörü olan Nûreddîn Batrûcî, El-Hayât adlı kitâbında bugünkü astronomiyi yazmaktadır.

    Aynalarda ışıkların kırılması kânunlarını ilk defâ İbn-i Heysem bulmuştur. Avrupa'da Alhazem adıyla tanınan bu Müslüman âlim, 10. yüzyılda yaşamış, matematik, fizik ve tıp ilimlerinde yüze yakın kitap yazmıştır.

    Türkistanlı Ali bin Ebilhazm İbn-i Nefîs, doktor olup, tıp ilmindeki buluşlarını bildiren kitapları, tıp ilminin kaynaklarından olmuştur. Akciğerlerdeki kan deverânının şemasını ilk olarak bu doktor çizmiş, böbrek ve mesâne taşlarının alâmetlerini ve nasıl tedâvi edileceğini anlatmıştır. İslâm cerrahlarından meşhur operatör Amr bin Abdürrahmân Kirmânî, Endülüs hastahânelerinde ameliyat yapmıştır.

    Ebû Bekr Muhammed bin Zekeriyyâ Râzî büyük bir İslâm tabibiydi. Göz ameliyatlarını ilk defâ fennî usûllerle yaptı. Avrupa'da Râzes ismi ile meşhûrdur. İlâçlar ve kimyâ üzerine de kıymetli kitaplar yazmıştır.

    Hastalıkların mikroplardan geldiğini ilk bulan, İslâm medeniyetinin yetiştirdiği İbn-i Sînâ'dır. İbn-i Sînâ, bundan 900 sene evvel; “Her hastalığı yapan bir kurttur. Yazık ki bunları görecek bir âletimiz yok.” demiştir. Ayrıca kanın insan vücûdunda faydalı besinleri taşıyan sıvı olduğunu; idrardaki şekerin varlığını, içme suyunu mikroplardan temizleme usûllerini, civa ile tedâvî edilme, ameliyatlarda ağrıları hafifletici uyuşturucu terkiplerini yine ilk defâ İbn-i Sinâ söylemiştir. Kânun adlı eseri yüzyıllar boyunca Avrupa tıp fakültelerinde yegâne tıp kitabı hâline gelmiştir.

    Osmanlı âlimlerinden Fâtih Sultan Mehmed Hanın hocası Akşemseddîn de, Maddet-ül-Hayât kitabında; “Hastalıklar insandan insana canlı varlıklar (mikroplar) vâsıtasıyla geçmektedir.” diye yazmıştır. Kızıl, kızamık ve çiçeğin ayrı ayrı hastalıklar olduğunu bulmuştur. Osmanlı Türkleri inekte çiçek aşısı üretmişlerdir.

    Yıldızların hareketlerini inceleyen “zîc ilmi” de Müslümanlar tarafından bulunmuştur. İslâm âlimlerinin bulduğu zîcler yıllar boyunca astronomi ilmine rehber olmuş, batılı astronomlar önce bu zîcleri araştırmış, sonra çalışmalarına başlamışlardır. Meşhûr Müslüman âlim Câbir'in Endülüs'te (İspanya'da) Sevilla (İşbiliyye) şehrinde kurduğu rasathâneye, burayı işgâl ettikleri zaman rastlayan Hıristiyanlar, bu rasathânenin ne işe yaradığını anlayamayıp çan kulesi yapmışlardır.

    Ayrıca Müslümanlar yıldızların katalogunu yapıp birçoğunun adını vermişlerdir. Bugünkü semâ haritalarında yıldızların çoğunun isimleri Müslümanların verdiği gibidir. Birgüneş yılının müddetini tâyin, ışığın kırılmasının keşfi, rakkaslı saat da Müslümanların insanlığa hediyelerindendir.

    Bîrûnî'nin çizdiği astronomi şemasının yanı sıra astronomi ilminin en büyük üstatlarından Uluğ Beyin astronomik buluşları bu ilimde Müslümanların ulaştıkları mahâretin delillerindendir.

    Osmanlı Türklerinden Kâdızâde-i Rûmî ise Uluğ Bey Zîci'nin büyük kısmını tamamlamış, matematik ve astronomi ilmine âit eserleriyle meşhur olmuştur.

    Kâdızâde'nin talebelerinden olan ve hocasının vefâtından sonra Semerkant rasathânesinin başına geçen Ali Kuşçu da o devirlerin en büyük matematik ve astronomi âlimlerinden biri olarak ün salmıştır. Astronomi ilmine âit en büyük eseri Risâle fil-Hey'e'dir.

    Coğrafya ilminde de Müslümanlar başı çekmişlerdir. Ünlü coğrafya âlimi İdrisî'nin Nüzhet-ül-Müştâk fî İbtirâk-il-Âfâk isimli meşhur eserinde 72 adet harita vardır. Evliyâ Çelebi, İbn-i Battûta ve Yâkub Hamevî'nin seyâhatleri ve eserleriyle coğrafya ilmine yaptıkları hizmetler, her türlü takdirin üstündedir.

    Coğrafya ilmine adını büyük harflerle yazdıran Müslümanlardan biri de Pîrî Reis'tir. Bu meşhur Türk denizcisi yaptığı deniz seferleri sırasında edindiği bilgileri Kitâb-ı Bahriye adlı eserinde toplamış, birçok bölgenin ve denizaşırı yerlerin bugünküne çok yakın haritalarını çizmiştir.

    Kâtip Çelebi ise coğrafya ilminde en büyük eser olarak Cihânnümâ'yı yazarak bu ilim dalında yeni bir devir açmıştır.

    Bugün bütün dünyânın kullandığı rakamları, sıfır dâhil, Müslüman âlimler bulmuşlardır. “Sıfır”ı Muhammed bin Ahmed bulmuş, cebir ilmini Harezmî kurmuştur. Bu ilmin adı Harezmî'nin Hisâb-ül-Cebr vel-Mukâbele kitâbından gelmektedir. Ayrıca logaritma, onar onar sayıp yazmak, her dokuzdan sonra rakamın sağına sıfır koyarak diğer bir onlar hânesi vücûda getirmek yine Harezmî'nin buluşlarındandır. Harezmî'nin eserleri matematik sâhasında o kadar yayılmış ve kullanılmıştır ki, ismi bile çeşitli milletlerin dilinde “Alkhorismi”, “Algorisme”, “Augrisme” şekillerinde yazılıp söylenmiştir.

    Sosyoloji ilmini ilk kuran İbn-i Haldun'dur. Mukaddime isimli ansiklopedik eserinde ilimlerin her dalından bahseder ve yeni bir ilim olarak sosyoloji yâni İlm-i içtimâiyyâtı kurduğunu bu ilmin esaslarıyla berâber anlatır.

    İlim ve teknik, insanların hizmetinde faydalı olduğu müddetçe değerlidir. İnsanlara faydası olmayan ilmin ve fennin hiçbir faydası yoktur. Bu yüzden İslâm âlimleri insanlara faydalı olabilmek için ellerinden geleni yapmışlar, bu hususta müslim, gayr-i müslim ayırımı yapmamışlardır. İslâm âlimlerinin, ilme ve insanlığa yaptıkları hizmetlerin hepsini saymak, ancak her ilme âit kitap külliyetleri vücuda getirmekle mümkündür.

    Lokman Hekîm, şöyle buyurmuştur:

    “Yoksullar, ilim sâyesinde sultan sarayında (sofrasında) otururlar.”

    Müslümanların ilme katkıları konusunda Avrupalı ilim insanlarının söyledikleri sözlerden bâzıları şöyledir:

    Corci Zeydan: “Astronomi ilminde Avrupalılar değerli İslâm âlimlerine o kadar muhtaçtırlar ki, astronomi ilmi ile ilgili herhangi bir müşkil mesele ile karşılaştıkları zaman hemen Müslüman memleketlerine husûsî memurlar göndererek onlardan yardım isterlerdi.”

    Drapper: “İslâm âlimleri yaptıkları hesapların çoğunda o kadar isâbet etmişlerdir ki, yeni matematikçilerin en mâhirleri bile onları bulmuş oldukları bu hesapları kabul etmek zorunda kalmışlardır.”

    Will Durant: “Tıp sâhasında en büyük âlim İbn-i Sînâ, en büyük hekim Râzî, en büyük kimyâger de Câbir'dir.”

    George Sarton: “Bîrûnî, felsefe, matematik ve coğrafya ilimlerinde çok kıymetli olup, en büyük âlimlerden birisidir.”

    Prof. E. F.Genrtier: “Hiçbir îtirâza imkân yoktur ki, bizim rönesansımızın matematik hocaları Yunanlılar değil, Müslümanlardır. Bizim bugün bildiğimiz hesap ilminin temel taşları İslâm rakamlarıdır. Matematik ilminin karanlık garp âlemine nasıl intikal ettiğini ve onların maddî medeniyetini nasıl ilerlettiğini bir tarafa bırakarak İslâm rakamlarını bugünün dünyâ kültüründen kaldıracak olursak acabâ şu büyük atom medeniyetinden geride ne kalır; düşünmek ve ona göre Müslümanların matematik ilmine yapmış oldukları hizmetleri takdir etmek lâzımdır.”

    Pasteur: “Îmân hiçbir gelişmeyi engellemez. Bugün bildiklerimden daha çok ilmim olsaydı, Allah'a îmânım şimdikinden daha güçlü ve derin olurdu.”

    Admon Harbert (Jeolog): “İlim hiçbir zaman küfre neden olmaz.”

    Einstein: “Îmân, ilim araştırmalarının en güçlü ve en güzel savunucusudur. İlimsiz îmân topalın yürüyüşüne benzer. Îmânsız ilim de âmâ insanın bir şeyi duyuşuyla (el yordamıyla) anlamasına benzer.”

    Charles Seignebos: “Müslümanlarla Haçlı seferleri yoluyla tanışan Avrupalılar medenîleştiler.”

    Bodley: “Rönesansı İslâmiyet'e borçluyuz. Garplılar yel değirmenlerinin varlığını, kanallarla zirâat yapıldığını, oyuklu ok, trampet, top, barut, askerî alanda çok büyük öneme hâiz olan bu malzemeleri Haçlı seferleri sâyesinde öğrendiler. Otomatik saatten ipekli kumaşa kadar her şey Avrupalıların gözlerini kamaştırıyordu.”

    Levi Provençal: “İspanya'da yetiştirilen çiçeklerin adları, Arapça'dan alındığı gibi kullanılıyor. Araplardan alınan bu isimler, Pirene Dağlarını aşmış, Fransız diline geçmiştir.”

    Roger Garaudy: “İslâmın büyük Peygamberi; “Yarın ölecekmiş gibi âhirete, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyâya çalışın.” derken, her şeyi anlatmıştır. İslâm hem maddeye, hem de mânâya hükmetmiştir. Öyle ise bunların ikisi birbirinden koparılamaz. Nasıl koparılabilir ki, İslâm; “İlim Çin'de de olsa alınız.”; “İlim ve fen, mü'minin kaybolmuş malıdır, nerede bulursa alsın.” diyor. İlmin ve çalışmanın burada sınırı yoktur. İslâm bu iki olaya sınır koymadığına göre, dünyâyı sarsmıştır.”

    İlme Dâir
    İlimsiz bir şey olmaz, ilim her şeye baştır,
    Karanlık yollarda o, en aziz arkadaştır.
    Ondan sâdık dost olmaz, ondan vefâlı yâr yok,
    Her şeyde zarar olsa, onda aslâ zarar yok.
    İlmde bir tat var ki, hiçbir şeyde bu tat yok.
    Allah'ın huzûrunda, âlimden makbûl zât yok.
    İlm, uçsuz, bucaksız, bir ummânı andırır,
    İlmden başka her şey, insanı usandırır.
    Nasıl kıymetli olmaz, Allah onu övüyor.
    Bak! Nebî-yi muhterem, bir hadîste ne diyor:
    Ara, her yerde ilmi, o yer ister Çin olsun!
    İlm öğrenmek farzdır, her mümin için olsun.
    Bak! Alîy-yül-Mürtezâ, ne diyor, dinlesene:
    “Köle olurum bana, bir harfi öğretene.”
    Âlimler, İslâmiyet'i zevâlden kurtarır,
    Âlimler yer yüzünde, zıll-i sıfâtullahtır.
    Mürekkeb-i ulemâ, azizdir hattâ şundan:
    Fî sebîlillah akan, şehîdlerin kanından.
    Çünkü, cihâd-ı ekber, ancak ilimle olur,
    Dâreynde, ilmi ile, âmil olan kurtulur.
    Âlim, zâhidden üstün, zühd, ilmin altındadır,
    Âlimler, âhirette nebîler yanındadır.
    İlm âşıklar tâcı, ilm ruhlara gıdâ,
    İlmdir, devâ olan, yükselen her feryâda.
    İlm edinmenin ilk şartı, âlim bulmaktır,
    Hiçbir şey düşünmeden, ona teslim olmaktır.
    Âlimin bir nazarı, bulunmaz hazînedir,
    Bir sohbeti, yıllarca bitmez kütübhânedir.
    Dime! Cihânda âlim kalmadı, belki vardır.
    Aç gözünü, kalbinden zulmet perdesin kaldır!
    Bu dînin âlimleri, hadîsle övüldüler,
    Benî İsrâil'deki nebîler gibidirler.
    Âlimlerin bir sözü, yıllarca, bâkî kalır,
    İnsanı en alçaktan, bâlâlara kaldırır.[1]
  • 390 syf.
    ·Puan vermedi
    Nerden başlayayım kimden bahsedeyim bilemedim.Muhteşem uslübüyla herbir cümleyi kafiyeli yazan, tarihi o anı yaşıyormuş gibi hissettirerek anlatan, sayısalcı olmama rağmen beni Divan Edebiyatına bu kadar hayran bırakan #İskenderPala 'dan mı, yoksa halkı için babasına karşı gelmiş, geçilmez denilen çölleri aşmış resmen şiiriyle "matris" yapmış olan #YavuzSultanSelim 'den mi? Ve tarihte adına pek rastlanmamış ama #Sünni #Şii çatışmasını ve o esnada iki tarafın halkının da hissettiklerini bize anlatan diğer kahramanlardan mı? Bence tarih böyle anlatılmalı.Biraz hikayeleştirerek, biraz şiirleştirerek...Ben böyle anlıyorum, böyle seviyorum, böyle hissediyorum. #İskenderPala Sen hep yaz @İskenderpala Allah kalemine, yüreğine, aklına, ilmine zeval vermesin Âmin
    Ve işte o müthiş şiir:
    Sanma şahım/ herkesi sen/ sadıkane/ yar olur
    Herkesi sen/ dost mu sandın/ belki ol/ ağyâr olur
    Sadıkane/ belki ol/ alemde/ Serdar olur
    Yar olur/ Ağyâr olur/ Serdar olur/ Dildar olur
  • Bilmez misin ki, hakikaten göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır, hepsi O'nundur. Size de Allah'dan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.."

    Bakara-107
  • 382 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Öyle bir kitap ki Mahfuz ilk sayfadan son sayfaya kadar bir solukta okutuyor kendini. Anlatımı, dili sade ve anlaşılır olmasının yanında konu itibari ile okuması son derece kolaydı. Olayların akışı o kadar iyi işlenmiş ki merakla sayfaları çevirmeme sebep oldu. Betimlemeler ve tasvirler o kadar iyiydi ki sanki ben de Fransa da ve Heybeli Ada da gezmiş oldum.
    Ada ile Ege hayalleri olan iki sıkı dost. Öyle dostlar ki birlikte gelecek planları yapan asla ayrılmayı düşünmeyen kandan olmasa da candan iki dost. Alp'e aşık olduğunu düşünen Ada'nın yaşadığı olay iki gencin İstanbul'dan uzaklaşmak ve hayallerinin peşinden gitmek için Fransa'ya giderler. İyi birer aşçı olmak ve kendi yerlerini açmak için staja başlarlar en kısa zamanda. Lise arkadaşları Kaan ile karşılaşmaları ile olaylar başlar. Bundan sonrası romantik olma yolunda gibi gözükse de sonu hiçte beklenilen gibi bitmiyor. Ne mi oluyor her masal mutlu sonla bitmez diyorum ve kitabı okumanızı tavsiye ediyorum.
    Bir dipnot daha vereyim sakın aç karnınıza okumayın
  • - İngiltere'nin Ankara büyük elçisi P. J. Goulden, Alparslan Türkeş'i çok dikkatle takip etmiş ve tespitlerini Londra'ya bildirmiştir.
    Yazılar, "çok gizli" statüsünde olmayan ama "otuz yıldan önce açılamaz" özelliğinde ki 3. dereceden "gizli=confidential" belgelerdir. Belgelerin kayıt numaraları: CT1015/21 (1013/110-111-1013/61; F0371/180151)
    İngiltere'nin o dönemde ki Ankara büyük elçisi P. J. Goulden'in hazırladığı bir raporda Türkeş'in şahsi özellikleri üzerinde durulur:
    "Şahin bakışlı Alparslan Türkeş, askerlik görevi süresince çok başarılı ve otoriter birisidir. Almanya ve Amerika'da nükleer fizik ve ekonomi konularında çok derin bilgilere sahip olmuştur. İngilizceyi döneminin seçkinleri arasında en iyi, hatta bazı seçkin İngilizlerden bile daha iyi konuşur."
    Büyük elçi Goulden raporunda şu ayrıntıya girmiştir:
    "Türkeş, kendisi modern bilgilerle donanımlı olmasına rağmen, Türk kültürünü, tarihini ve insanını en ince ayrıntısına kadar bilen ve her iki özelliğini, yani muhafazakarlık ve çağdaşlık özelliklerini çok iyi biçimde kaynaştıran birisidir."
    Büyük elçi Goulden, raporunu 1960 ihtilalinden sonra yazmıştır.
    Türkeş'in ihtilal içinde yerini şöyle anlatmıştır:
    "İhtilal içinde fark edilecek kadar ağırlığa sahip olan Türkeş, ileride İngiliz menfaatlerini tehdit edebilecek plan ve donanımlara sahip birisidir. O, aldığımız bilgilere göre, Türk sanayisini güçlendirmek için motor ve uçak endüstrisinin yanında temel ihtiyaç ürünlerini üretecek fabrikaları kurulması için çalışmalara girişmektedir. Bunlardan da önemlisi, nükleer santraller kurmak amacıyla, bu konuda yetişmeleri için, ülkenin en zeki seçme öğrencilerini, nükleer fizik eğitim ve öğretimi gördürmeye Amerika Birleşik Devletleri, Fransa, Almanya ve İngiltere'ye göndermesi ve onlarla bizzat çok yakından ilgilenmesidir. Eğer bu öğrenciler ilgili eğitimlerini alıp Türkiye'ye dönerlerse, Türkiye'nin nükleer enerjiye, dolayısıyla nükleer silahlara sahip olması kaçınılmazdır.
    MI6 aracılığıyla, öğrencilerin gönderildikleri dost ülkelerde bir takım çalışmalar yapılarak , bu öğrencilerin Türkiye'ye dönmemeleri sağlanabilir."
    Mustafa Ünal, nükleer santrallerle ilgili eğitim görmeleri için yurt dışına gönderilenlerden Turgut Berkman'la Birmingham'da karşılaşmıştır. Büyük elçinin raporunda yazılanları Wolverhampton Kolejinde makine teknisyeni olarak çalışan Turgut Berkman doğrulamıştır.
    Büyük elçi Goulden, Türkeş in sürgün yeri Hindistan'dan dönüşünü ve CMKP'yi girişini de rapor etmiştir.
    "CMKP'nin başkanlığına seçilen şahin bakışlı, korkunç siyah saçlı ve mükemmel İngilizce konuşan Türkeş, 27 Mayıs 1960 ihtilalinden bu yana, Türk siyasi sahnesinde esrarlı bir figüre sahiptir. O, 1940'lardan beri, devamlı Panturanist hareketler içinde bulunmaktadır. 1950'lerde dini muhafazakarlık içinde olan CMKP, Türkeş ve arkadaşlarının bu partiyi ele geçirmesinden sonra, dini ve milli özellikleri birleştirerek gelecek için güç depolamıştır. Türkeş, gazeteci Gökhan Evliyaoğlu'na yazdırttığı, Türkiye'nin temel problemleri ve bunların çözümleri gerçekten çok makuldür. O, her konuda, bağımsız ve müreffeh, 100 milyonluk Türkiye için, çok radikal ve uygulanabilir çözümler ortaya koymuştur. O, yapıcı ve geçici programlardan ziyade, dinamik amaçlara sahip birisidir.
    Onun devleti, hem siyasi, hemde kültürel olarak üniter devlettir.
    Onun devleti, tarım değil, endüstri ve teknoloji gücüne sahip medeni bir devlettir. Onun ekonomi anlayışı da çok ilginçtir. O, kamu kuruluşlarının devletten alınıp halka satılmasını planlamaktadır.
    Türkeş bu programıyla, seçimlerde büyük güç toplayabilir, ama programı incelendiğinde, onun faşist ve şovenist anlayışlara sahip olduğu ortaya konabilir; böylelikle, seçimlerden başarısız çıkması sağlanabilir."
  • Bakara Suresi, 120. ayet: Sen onların dinlerine uymadıkça, Yahudi ve Hıristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olacak değillerdir. De ki: "Şüphesiz doğru yol, Allah'ın (gösterdiği) yoludur." Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (arzu ve tutku)larına uyacak olursan, senin için Allah'tan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.
    Bakara Suresi, 145. ayet: Andolsun, kendilerine kitap verilenlere her ayeti (delili) getirsen, yine onlar senin kıblene uymaz; sen de onların kıblelerine uyacak değilsin. Onlardan bir kısmı, bir kısmının kıblesine (bile) uymaz. Andolsun, eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (istek ve tutku)larına uyacak olursan, o zaman gerçekten zalimlerden olursun.
    Al-i İmran Suresi, 7. ayet: Sana Kitab'ı indiren O'dur. Ondan, Kitab'ın anası (temeli) olan bir kısım ayetler muhkem'dir; diğerleri ise müteşabihtir. Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne çıkarmak ve olmadık yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun tevilini Allah'tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise: "Biz ona inandık, tümü Rabbimiz'in Katındandır" derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez.
    Al-i İmran Suresi, 18. ayet: Allah, gerçekten Kendisi'nden başka İlah olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim sahipleri de O'ndan başka İlah olmadığına adaletle şahitlik ettiler. Aziz ve Hakim olan O'ndan başka İlah yoktur.
    Al-i İmran Suresi, 19. ayet: Hiç şüphesiz din, Allah Katında İslam'dır. Kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki "kıskançlık ve hakka başkaldırma" (bağy) yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah'ın ayetlerini inkar ederse, (bilsin ki) gerçekten Allah, hesabı pek çabuk görendir.
    Al-i İmran Suresi, 61. ayet: Artık sana gelen bunca ilimden sonra, onun hakkında seninle 'çekişip-tartışmalara girişirlerse' de ki: "Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım; sonra karşılıklı lanetleşelim de Allah'ın lanetini yalan söyleyenlerin üstüne kılalım."
    Nisa Suresi, 162. ayet: Ancak onlardan ilimde derinleşenler ile mü'minler, sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar. Namazı dosdoğru kılanlar, zekatı verenler, Allah'a ve ahiret gününe inananlar; işte bunlar, Biz bunlara büyük bir ecir vereceğiz.
    En'am Suresi, 80. ayet: Kavmi onunla çekişip-tartışmaya girdi. Dedi ki: "O beni doğru yola erdirmişken, siz benimle Allah konusunda çekişip-tartışmaya mı girişiyorsunuz? Sizin O'na şirk koştuklarınızdan ben korkmuyorum, ancak Allah'ın benim hakkımda bir şey dilemesi başka. Rabbim, ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır. Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?"
    En'am Suresi, 119. ayet: Ne oluyor ki size, kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı karşıya kalmanız dışında, O, size haram kıldıklarını ayrı ayrı açıklamışken, üzerinde Allah'ın ismi anılan şeyleri yemiyorsunuz? Gerçekten çoğu, bir ilim olmaksızın kendi heva (istek ve tutku)larıyla (kimilerini) saptırıyorlar. Şüphesiz, senin Rabbin haddi aşanları en iyi bilendir.
    En'am Suresi, 143. ayet: Sekiz çift; koyundan iki, keçiden de iki. De ki: "İki erkeği mi haram kıldı? Yoksa iki dişiyi mi, ya da o iki dişinin rahimlerinin, kendisini kapsadığı (yavruları) mı? Eğer doğru sözlüler iseniz bana bir ilimle haber verin."
    En'am Suresi, 148. ayet: Şirk koşanlar diyecekler ki: "Allah dileseydi ne biz şirk koşardık, ne atalarımız ve hiçbir şeyi de haram kılmazdık." Onlardan öncekiler de, Bizim zorlu-azabımızı tadıncaya kadar böyle yalanladılar. De ki: "Sizin yanınızda, bize çıkarabileceğiniz bir ilim mi var? Siz ancak zanna uymaktasınız ve siz ancak "zan ve tahminle yalan söylersiniz."
    Araf Suresi, 7. ayet: Andolsun (yapıp-etmelerini) onlara bir ilimle mutlaka haber vereceğiz. Ve Biz gaibler (onlardan uzakta olan habersizler) de değildik.
    Araf Suresi, 89. ayet: "Allah bizi ondan kurtardıktan sonra, bizim tekrar sizin dininize dönmemiz Allah'a karşı yalan yere iftira düzmemiz olur. Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi dışında, ona geri dönmemiz bizim için olacak iş değildir. Rabbimiz, ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır. Biz Allah'a tevekkül ettik. 'Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında 'Sen hak ile hüküm ver,' Sen 'hüküm verenlerin' en hayırlısısın."
    Yunus Suresi, 93. ayet: Andolsun, Biz İsrailoğulları'nı, hoşlarına gidecek güzel bir yerde yerleştirdik ve temiz şeylerden kendilerine rızık verdik. Kendilerine ilim gelinceye kadar anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, aralarında anlaşmazlığa düştükleri şey konusunda kıyamet günü hüküm verecektir.
    Yusuf Suresi, 22. ayet: Erginlik çağına erişince, kendisine hüküm ve ilim verdik. İşte Biz, iyilik yapanları böyle ödüllendiririz.
    Yusuf Suresi, 68. ayet: Babalarının kendilerine emrettiği yerden (Mısır'a) girdiklerinde, (bu,) -Yakub'un nefsindeki dileği açığa çıkarması dışında- onlara Allah'tan gelecek olan hiçbir şeyi (gidermeyi) sağlamadı. Gerçekten o, kendisine öğrettiğimiz için bir ilim sahibiydi. Ancak insanların çoğu bilmezler.
    Ra'd Suresi, 37. ayet: İşte böylece Biz onu (Kur'an'ı) Arapça bir hüküm olarak indirdik. Andolsun, sana gelen bu ilimden sonra, onların heva (istek ve tutku)larına uyacak olursan, senin için Allah'tan ne bir yardımcı, dost, ne bir koruyucu vardır.
    Nahl Suresi, 27. ayet: Sonra (Allah) kıyamet günü onları aşağılık kılacak ve diyecek ki: "Haklarında (mü'minlere karşı) düşman kesildiğiniz ortaklarım hani nerede?" Kendilerine ilim verilenler, dediler ki: "Bugün, gerçekten aşağılanma ve kötülük kafirlerin üstünedir."
    İsra Suresi, 85. ayet: Sana ruhtan sorarlar; de ki: "Ruh, Rabbimin emrindendir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir."
    İsra Suresi, 107. ayet: De ki: "İster ona inanın, ister inanmayın: O, daha önce kendilerine ilim verilenlere okunduğu zaman, çenelerinin üstüne kapanarak secde ederler."
    Kehf Suresi, 65. ayet: Derken, Katımız'dan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan kendisine bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kulu buldular.
    Meryem Suresi, 43. ayet: "Babacığım, gerçek şu ki, bana, sana gelmeyen bir ilim geldi. Artık bana tabi ol, seni düzgün bir yola ulaştırayım."
    Taha Suresi, 98. ayet: "Sizin İlahınız yalnızca Allah'tır ki, O'nun dışında İlah yoktur. O, ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır."
    Enbiya Suresi, 74. ayet: Lut'a da bir hüküm ve ilim verdik ve onu çirkin işler yapmakta olan şehirden kurtardık. Şüphesiz onlar, bozulmaya uğrayan kötü bir kavimdi.
    Enbiya Suresi, 79. ayet: Biz bunu (hükmü) Süleyman'a kavrattık, her birine hüküm ve ilim verdik. Davud ile birlikte tesbih etsinler diye, dağlara ve kuşlara boyun eğdirdik. (Bunları) Yapanlar Biz idik.
    Hac Suresi, 54. ayet: (Bir de) Kendilerine ilim verilenlerin, bunun (Kur'an'ın) hiç tartışmasız Rablerinden olan bir gerçek olduğunu bilmeleri için; böylelikle ona iman etsinler ve kalpleri ona tatmin bulmuş olarak bağlansın. Şüphesiz Allah, iman edenleri dosdoğru yola yöneltir.
    Neml Suresi, 15. ayet: Andolsun, Davud'a ve Süleyman'a bir ilim verdik: "Bizi inanmış kullarından birçoğuna göre üstün kılan Allah'a hamd olsun." dediler.
    Neml Suresi, 42. ayet: Böylece (Belkıs) geldiği zaman ona: "Senin tahtın böyle mi?" denildi. Dedi ki: "Tıpkı kendisi. Bize ondan önce ilim verilmişti ve biz Müslüman olmuştuk."
    Kasas Suresi, 14. ayet: O, erginlik çağına ulaşıp olgunlaşınca, ona bir 'hüküm ve hikmet' ve ilim verdik. Biz iyilikte bulunanları işte böyle ödüllendiririz.
    Kasas Suresi, 80. ayet: Kendilerine ilim verilenler ise: "Yazıklar olsun size, Allah'ın sevabı, iman eden ve salih amellerde bulunan kimse için daha hayırlıdır; buna da sabredenlerden başkası kavuşturulmaz" dediler.
    Ankebut Suresi, 49. ayet: Hayır, o, kendilerine ilim verilenlerin göğüslerinde apaçık olan ayetlerdir. Zulmedenlerden başkası, Bizim ayetlerimizi inkar etmez.
    Rum Suresi, 56. ayet: Kendilerine ilim ve iman verilenler ise, dediler ki: "Andolsun, siz Allah'ın Kitabında (yazılı süre boyunca) diriliş gününe kadar yaşadınız; işte bu dirilme günüdür. Ancak siz bilmiyordunuz."
    Sebe Suresi, 6. ayet: Kendilerine ilim verilenler ise, Rabbinden sana indirilenin hakkın ta kendisi olduğunu ve üstün, güçlü, övülmeye layık olan (Allah)ın yoluna yöneltip-ilettiğini görüyorlar.
    Mü'min Suresi, 7. ayet: Arş'ı yüklenmekte olanlar ve çevresinde bulunanlar, Rablerini hamd ile tesbih etmekte, O'na iman etmekte ve iman edenlere mağfiret dilemektedirler: "Rabbimiz, rahmet ve ilim bakımından herşeyi kuşatıp-sardın, tevbe edenler ve Senin yoluna tabi olanlara mağfiret et ve onları cehennem azabından koru."
    Mü'min Suresi, 83. ayet: Resulleri kendilerine apaçık belgeler getirdiği zaman, onlar, yanlarında olan ilimden dolayı sevinip-böbürlendiler de, kendisini alay konusu edindikleri şey, onları sarıp-kuşatıverdi.
    Şura Suresi, 14. ayet: Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, yalnızca aralarındaki 'tecavüz ve haksızlık' dolayısıyla ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden, adı konulmuş bir ecele kadar geçmiş (verilmiş) bir söz olmasaydı, muhakkak aralarında hüküm verilmiş (iş bitirilmiş)ti. Şüphesiz onların ardından kitaba mirasçı olanlar ise, herhalde ona karşı kuşku verici bir tereddüt içindedirler.
    Zuhruf Suresi, 61. ayet: Şüphesiz o, kıyamet-saati için bir ilimdir. Öyleyse ondan (kıyametten) yana hiçbir kuşkuya kapılmayın ve Bana uyun. Dosdoğru yol budur.
    Duhan Suresi, 32. ayet: Andolsun, Biz onları bir ilim üzere alemlere üstün kıldık.
    Casiye Suresi, 17. ayet: Ve onlara bu emirden açık belgeler verdik. Fakat onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, yalnızca aralarındaki 'hakka tecavüz ve azgınlıktan' dolayı ihtilafa düştüler. Şüphesiz Rabbin, hakkında ihtilafa düştükleri şeyde kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
    Casiye Suresi, 23. ayet: Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah'ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah'tan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz?
    Ahkaf Suresi, 4. ayet: De ki: "Gördünüz mü haber verin; Allah'tan başka taptıklarınız, yerden neyi yaratmışlar, bana gösterin? Yoksa onların göklerde bir ortaklığı mı var? Eğer doğru sözlüler iseniz, bundan önce bir kitap ya da bir ilim kalıntısı (veya bir eser) varsa, bana getirin."
    Ahkaf Suresi, 23. ayet: Dedi ki: "İlim ancak Allah Katındadır. Ben size gönderildiğim şeyi tebliğ ediyorum; ancak sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum."
    Muhammed Suresi, 16. ayet: Onlardan kimi gelip seni dinler. Nitekim yanından çıkıp-gittikleri zaman, ilim verilenlere derler ki: "O biraz önce ne söyledi?" İşte onlar; Allah, onların kalplerini mühürlemiştir ve onlar kendi heva (istek ve tutku)larına uymuşlardır.
    Necm Suresi, 30. ayet: İşte onların ilimden yana ulaşabildikleri (son sınır) budur. Şüphesiz, senin Rabbin; Kendi yolundan sapanı en iyi bilen O'dur ve hidayet bulanı da en iyi bilen O'dur.
    Mücadele Suresi, 11. ayet: Ey iman edenler, size meclislerde "Yer açın" dendiği zaman, yer açın; Allah size genişlik versin. Size: "Kalkın" denildiği zaman da kalkın. Allah, sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.
  • Bakara Suresi, 10. ayet: Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acı bir azap vardır.
    Bakara Suresi, 74. ayet: Bundan sonra kalpleriniz yine katılaştı; taş gibi, hatta daha katı. Çünkü taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır, ondan sular çıkar, öyleleri vardır ki Allah korkusuyla yuvarlanır. Allah yaptıklarınızdan gafil (habersiz) değildir.
    Bakara Suresi, 88. ayet: Dediler ki: "Bizim kalplerimiz örtülüdür." Hayır; Allah, inkarlarından dolayı onları lanetlemiştir. Bundan dolayı pek azı iman eder.
    Bakara Suresi, 93. ayet: Hani sizden misak almış ve Tur'u üstünüze yükseltmiştik (ve): "Size verdiğimize (kitaba) sımsıkı sarılın ve dinleyin" (demiştik). Demişlerdi ki: "Dinledik ve baş kaldırdık." İnkarları yüzünden buzağı (tutkusu) kalplerine sindirilmişti. De ki: "İnanıyorsanız, inancınız size ne kötü şey emrediyor?"
    Bakara Suresi, 97. ayet: De ki: "Cibril'e kim düşman ise, (bilsin ki) gerçekten onu (Kitabı), Allah'ın izniyle kendinden öncekileri doğrulayıcı ve mü'minler için hidayet ve müjde verici olarak senin kalbine indiren O'dur.
    Bakara Suresi, 118. ayet: Bilgisizler, dediler ki: "Allah bizimle konuşmalı veya bize de bir ayet gelmeli değil miydi?" Onlardan öncekiler de onların bu söylediklerinin benzerini söylemişlerdi. Kalpleri birbirine benzedi. Biz, kesin bilgiyle inanan bir topluluğa ayetleri apaçık gösterdik.
    Bakara Suresi, 204. ayet: İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider ve kalbindekine rağmen Allah'ı şahid getirir; oysa o azılı bir düşmandır.
    Bakara Suresi, 225. ayet: Allah sizi, yeminlerinizdeki 'rastgele söylemelerinizden, boş, amaçsız sözler'den dolayı sorumlu tutmaz; fakat kalplerinizin kazandıklarından dolayı sorumlu tutar. Allah bağışlayandır, yumuşak davranandır.
    Bakara Suresi, 235. ayet: (İddeti bekleyen) Kadınları nikahlamak istediğinizi (onlara) sezdirmenizde ya da böyle bir isteği gönlünüzde saklamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Gerçekte Allah, sizin onları (kalbinizden geçirip) anacağınızı bilir. Sakın bilinen (meşru) sözler dışında onlarla gizlice vaadleşmeyin; bekleme süresi tamamlanıncaya kadar nikah bağını bağlamaya kesin karar vermeyin. Ve bilin ki, elbette Allah kalbinizden geçeni bilmektedir. Artık ondan kaçının. Ve bilin ki, şüphesiz Allah bağışlayandır, (kullara) yumuşak davranandır.
    Bakara Suresi, 260. ayet: Hani İbrahim: "Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster" demişti. (Allah ona:) "İnanmıyor musun?" deyince, "Hayır (inandım), ancak kalbimin tatmin olması için" dedi. "Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır, sonra onları (parçalayıp) her bir parçasını bir dağın üzerine bırak, sonra da onları çağır. Sana koşarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir."
    Bakara Suresi, 283. ayet: Eğer yolculukta iseniz ve katip bulamazsanız, bu durumda alınan rehin (yeter). Şu durumda eğer birbirinize güveniyorsanız, kendisine güven duyulan, Rabbi olan Allah'tan sakınsın da emanetini ödesin. Şahidliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse, artık şüphesiz, onun kalbi günahkardır. Allah, yaptıklarınızı bilendir.
    Al-i İmran Suresi, 7. ayet: Sana Kitab'ı indiren O'dur. Ondan, Kitab'ın anası (temeli) olan bir kısım ayetler muhkem'dir; diğerleri ise müteşabihtir. Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne çıkarmak ve olmadık yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun tevilini Allah'tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise: "Biz ona inandık, tümü Rabbimiz'in Katındandır" derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez.
    Al-i İmran Suresi, 8. ayet: "Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve Katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sensin Sen."
    Al-i İmran Suresi, 103. ayet: Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar.
    Al-i İmran Suresi, 118. ayet: Ey iman edenler, sizden olmayanları sırdaş edinmeyin. Onlar size kötülük ve zarar vermeye çalışıyor, size zorlu bir sıkıntı verecek şeyden hoşlanırlar. Buğz (ve düşmanlıkları) ağızlarından dışa vurmuştur, sinelerinin gizli tuttukları ise, daha büyüktür. Size ayetlerimizi açıkladık; belki akıl erdirirsiniz.
    Al-i İmran Suresi, 119. ayet: Sizler, işte böylesiniz; onları seversiniz, oysa onlar sizi sevmezler. Siz kitabın tümüne inanırsınız, onlar sizinle karşılaştıklarında "inandık" derler, kendi başlarına kaldıklarında ise, size olan kin ve öfkelerinden dolayı parmak uçlarını ısırırlar. De ki: "Kin ve öfkenizle ölün." Şüphesiz Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir.
    Al-i İmran Suresi, 126. ayet: Allah bunu (yardımı) size ancak bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla tatmin bulsun diye yaptı. 'Yardım ve zafer' (nusret) ancak üstün ve güçlü, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'ın Katındandır.
    Al-i İmran Suresi, 151. ayet: Kendisi hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah'a ortak koştuklarından dolayı küfredenlerin kalplerine korku salacağız. Onların barınma yerleri ateştir. Zalimlerin konaklama yeri ne kötüdür.
    Al-i İmran Suresi, 154. ayet: Sonra kederin ardından üzerinize bir güvenlik (duygusu) indirdi, bir uyuklama ki, içinizden bir grubu sarıveriyordu. Bir grup da, canları derdine düşmüştü; Allah'a karşı haksız yere cahiliye zannıyla zanlara kapılarak: "Bu işten bize ne var ki?" diyorlardı. De ki: "Şüphesiz işin tümü Allah'ındır." Onlar, sana açıklamadıkları şeyi içlerinde gizli tutuyorlar, "Bu işten bize bir şey olsaydı, biz burada öldürülmezdik" diyorlar. De ki: "Evlerinizde olsaydınız da üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine devrilecekleri yerlere gidecekti. (Bunu) Allah, sinelerinizdekini denemek ve kalplerinizde olanı arındırmak için (yaptı). Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir.
    Al-i İmran Suresi, 159. ayet: Allah'tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen artık Allah'a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.
    Al-i İmran Suresi, 156. ayet: Ey iman edenler, inkar edenler ile yeryüzünde gezip dolaşırken veya savaşta bulundukları sırada (ölen) kardeşleri için: "Yanımızda olsalardı, ölmezlerdi, öldürülmezlerdi" diyenler gibi olmayın. Allah, bunu onların kalplerinde onulmaz bir hasret olarak kıldı. Dirilten ve öldüren Allah'tır. Allah, yaptıklarınızı görendir.
    Al-i İmran Suresi, 167. ayet: Münafıklık yapanları da belirtmesi içindi. Onlara: "Gelin, Allah'ın yolunda savaşın ya da savunma yapın" denildiğinde, "Biz savaşmayı bilseydik elbette sizi izlerdik" dediler. O gün onlar, imandan çok küfre daha yakındılar. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Allah, onların gizli tuttuklarını daha iyi bilir.
    Nisa Suresi, 63. ayet: İşte bunların, Allah kalplerinde olanı bilmektedir. O halde sen, onlardan yüz çevir, onlara öğüt ver ve onlara nefislerine ilişkin açık ve etkileyici söz söyle.
    Nisa Suresi, 90. ayet: Ancak sizinle aralarında andlaşma bulunan bir kavme sığınanlar ya da hem sizinle, hem kendi kavimleriyle savaşmak (istemeyip bun)dan göğüslerini sıkıntı basıp size gelenler (dokunulmazdır.) Allah dileseydi, onları üstünüze saldırtır, böylece sizinle çarpışırlardı. Eğer sizden uzak durur (geri çekilir), sizinle savaşmaz ve barış (şartların)ı size bırakırlarsa, artık Allah, sizin için onların aleyhinde bir yol kılmamıştır.
    Nisa Suresi, 155. ayet: Onların kendi sözlerini bozmaları, Allah'ın ayetlerine karşı inkara sapmaları, peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve: "Kalplerimiz örtülüdür" demeleri nedeniyle (onları lanetledik.) Hayır; Allah, inkarları dolayısıyla ona (kalplerine) damga vurmuştur. Onların azı dışında, inanmazlar.
    Maide Suresi, 7. ayet: Allah'ın üzerinizdeki nimetini ve: "İşittik ve itaat ettik" dediğinizde sizi, kendisiyle bağladığı sözünü (misakını) anın. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, sinelerin özünde olanı bilendir.
    Maide Suresi, 13. ayet: Sözleşmelerini bozmaları nedeniyle, onları lanetledik ve kalplerini kaskatı kıldık. Onlar, kelimeleri konuldukları yerlerden saptırırlar. (Sık sık) Kendilerine hatırlatılan şeyden (yararlanıp) pay almayı unuttular. İçlerinden birazı dışında, onlardan sürekli ihanet görür durursun. Yine de onları affet, aldırış etme. Şüphesiz Allah, iyilik yapanları sever.
    Maide Suresi, 41. ayet: Ey peygamber, kalpleri inanmadığı halde ağızlarıyla "İnandık" diyenlerle Yahudilerden küfür içinde çaba harcayanlar seni üzmesin. Onlar, yalana kulak tutanlar, sana gelmeyen diğer topluluk adına kulak tutanlar (haber toplayanlar)dır. Onlar, kelimeleri yerlerine konulduktan sonra saptırırlar, "Size bu verilirse onu alın, o verilmezse ondan kaçının" derler. Allah, kimin fitne(ye düşme)sini isterse, artık onun için sen Allah'tan hiçbir şeye malik olamazsın. İşte onlar, Allah'ın kalplerini arıtmak istemedikleridir. Dünyada onlar için bir aşağılanma, ahirette onlar için büyük bir azap vardır.
    Maide Suresi, 52. ayet: İşte kalplerinde hastalık olanları: "Zamanın, felaketleriyle aleyhimize dönüp bize çarpmasından korkuyoruz" diyerek aralarında çabalar yürüttüklerini görürsün. Umulur ki Allah, bir fetih veya Katından bir emir getirecek de, onlar, nefislerinde gizli tuttuklarından dolayı pişman olacaklardır.
    Maide Suresi, 113. ayet: (Bu sefer Havariler:) "Ondan yemek istiyoruz, kalplerimiz tatmin olsun, senin de gerçekten bize doğru söylediğini bilelim ve buna şahidlerden olalım" demişlerdi.
    En'am Suresi, 25. ayet: Onlardan seni dinleyenler vardır; oysa Biz, onu kavrayıp anlamalarına (bir engel olarak) kalpleri üzerine kat kat örtüler ve kulaklarında bir ağırlık kıldık. Onlar, hangi 'apaçık-belgeyi' görseler, yine ona inanmazlar. Öyle ki, o inkar etmekte olanlar, sana geldiklerinde, seninle tartışmaya girerek: "Bu, öncekilerin uydurma masallarından başka bir şey değildir" derler.
    En'am Suresi, 43. ayet: Onlara, zorlu azabımız geldiği zaman yalvarmaları gerekmez miydi? Ama onların kalpleri katılaştı ve şeytan onlara yapmakta olduklarını çekici (süslü) gösterdi.
    En'am Suresi, 46. ayet: De ki: "Düşündünüz mü hiç; eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alıverir ve kalplerinizi mühürlerse, onları size Allah'tan başka getirebilecek ilah kimdir?" Bak, Biz nasıl ayetleri 'çeşitli biçimlerde açıklıyoruz da' sonra onlar (yine) sırt çevirip-engelliyorlar?
    En'am Suresi, 110. ayet: Biz onların kalplerini ve gözlerini, ilkin inanmadıkları gibi tersine çeviririz ve onları tuğyanları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda terk ederiz.
    En'am Suresi, 113. ayet: Bir de ahirete inanmayanların kalpleri ona meyletsin de ondan (bu yaldızlı ve içi çarpık sözlerden) hoşlansınlar ve yüklenmekte olduklarını yüklenedursunlar.
    Araf Suresi, 43. ayet: Biz onların göğüslerinde kinden ne varsa çekip almışız. Altlarından ırmaklar akar. Derler ki: "Bizi buna ulaştıran Allah'a hamd olsun. Eğer Allah bize hidayet vermeseydi biz doğruya ermeyecektik. Andolsun, Rabbimiz'in elçileri hak ile geldiler." Onlara: "İşte bu, yaptıklarınıza karşılık olarak mirasçı kılındığınız cennettir" diye seslenilecek.
    Araf Suresi, 101. ayet: İşte bu ülkeler, sana onların 'haberlerinden aktarmalar yapıyoruz.' Gerçekten, onlara elçileri apaçık belgelerle gelmişlerdi. Ama daha önceden yalanlamaları nedeniyle iman eder olmadılar. İşte Allah, inkar edenlerin kalplerini böyle damgalar.
    Araf Suresi, 179. ayet: Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır.
    Enfal Suresi, 2. ayet: Mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir. O'nun ayetleri okunduğunda imanlarını arttırır ve yalnızca Rablerine tevekkül ederler.
    Enfal Suresi, 10. ayet: Allah, bunu, yalnızca bir müjde ve kalplerinizin tatmin bulması için yapmıştı; (yoksa) Allah'ın Katından başkasında nusret (zafer ve yardım) yoktur. Hiç şüphesiz Allah üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
    Enfal Suresi, 11. ayet: Hani Kendisi'nden bir güvenlik olarak sizi bir uyuklama bürüyordu. Sizi kendisiyle tertemiz kılmak, sizden şeytanın pisliklerini gidermek, kalplerinizin üstünde (güven ve kararlılık duygusunu) pekiştirmek ve bununla ayaklarınızı (arz üzerinde) sağlamlaştırmak için size gökten su indiriyordu.
    Enfal Suresi, 12. ayet: Rabbin meleklere vahyetmişti ki: "Şüphesiz Ben sizinleyim, iman edenlere sağlamlık katın, inkar edenlerin kalplerine amansız bir korku salacağım. Öyleyse (ey Müslümanlar,) vurun boyunlarının üstüne, vurun onların bütün parmaklarına."
    Enfal Suresi, 24. ayet: Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah'a ve Resûlü'ne icabet edin. Ve bilin ki muhakkak Allah, kişi ile kalbi arasına girer ve siz gerçekten O'na götürülüp toplanacaksınız.
    Enfal Suresi, 43. ayet: Hani Allah, onları sana uykunda az gösteriyordu; eğer sana çok gösterseydi, gerçekten yılgınlığa kapılacaktınız ve iş konusunda gerçekten çekişmeye düşecektiniz. Ancak Allah esenlik (kurtuluş) bağışladı. Çünkü O, elbette sinelerin özünde saklı duranı bilendir.
    Enfal Suresi, 49. ayet: Münafıklar ve kalplerinde hastalık olanlar şöyle diyorlardı: "Bunları (Müslümanları) dinleri aldattı." Oysa kim Allah'a tevekkül ederse, şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
    Enfal Suresi, 63. ayet: Ve onların kalplerini uzlaştırdı. Sen, yeryüzündekilerin tümünü harcasaydın bile, onların kalplerini uzlaştıramazdın. Ama Allah, aralarını bulup onları uzlaştırdı. Çünkü O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
    Enfal Suresi, 70. ayet: Ey peygamber, ellerinizdeki esirlere de ki: "Eğer Allah, sizin kalplerinizde bir hayır olduğunu bilirse (görürse) size sizden alınandan daha hayırlısını verir ve sizi bağışlar. Allah bağışlayandır, esirgeyendir."
    Tevbe Suresi, 8. ayet: Nasıl olabilir ki!.. Eğer size karşı galip gelirlerse size karşı ne 'akrabalık bağlarını', ne de 'sözleşme hükümlerini' gözetip-tanırlar. Sizi ağızlarıyla hoşnut kılarlar, kalpleri ise karşı koyar. Onların çoğu fasık kimselerdir.
    Tevbe Suresi, 15. ayet: Ve kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
    Tevbe Suresi, 45. ayet: Senden, yalnızca Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri kuşkuya kapılıp, kuşkularında kararsızlığa düşenler izin ister.
    Tevbe Suresi, 60. ayet: Sadakalar, -Allah'tan bir farz olarak- yalnızca fakirler, düşkünler, (zekat) işinde görevli olanlar, kalpleri ısındırılacaklar, köleler, borçlular, Allah yolunda (olanlar) ve yolda kalmış(lar) içindir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
    Tevbe Suresi, 64. ayet: Münafıklar, kalplerinde olanı kendilerine haber verecek bir sûrenin aleyhlerinde indirilmesinden çekiniyorlar. De ki: "Alay edin. Şüphesiz, Allah kaçınmakta olduklarınızı açığa çıkarandır."
    Tevbe Suresi, 77. ayet: Böylece O da, Allah'a verdikleri sözü tutmamaları ve yalan söylemeleri nedeniyle, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar, kalplerinde nifakı (sonuçta köklü bir duygu olarak) yerleşik kıldı.
    Tevbe Suresi, 87. ayet: (Savaştan) Geri kalanlarla birlikte olmayı seçtiler. Onların kalpleri mühürlenmiştir. Bundan dolayı kavrayıp-anlamazlar.
    Tevbe Suresi, 93. ayet: Yol, ancak o kimseler aleyhinedir ki, zengin oldukları halde (savaşa çıkmamak için) senden izin isterler ve bunlar geride kalanlarla birlikte olmayı seçerler. Allah, onların kalplerini mühürlemiştir. Bundan dolayı onlar, bilmezler.
    Tevbe Suresi, 110. ayet: Onların kalpleri parçalanmadıkça, kurdukları bina kalplerinde bir şüphe olarak sürüp-gidecektir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
    Tevbe Suresi, 117. ayet: Andolsun Allah, Peygamberin, muhacirlerin ve ensarın üzerine tevbe ihsan etti. Ki onlar -içlerinde bir bölümünün kalbi neredeyse kaymak üzereyken- ona güçlük saatinde tabi oldular. Sonra onların tevbelerini kabul etti. Çünkü O, onlara (karşı) çok şefkatlidir, çok esirgeyicidir.
    Tevbe Suresi, 125. ayet: Kalplerinde hastalık olanların ise, iğrençliklerine iğrençlik (murdarlık) ekleyip-arttırmış ve onlar kafir kimseler olarak ölmüşlerdir.
    Tevbe Suresi, 127. ayet: Bir sûre indirildiğinde, bazısı bazısına bakar (ve): "Sizi bir kimse görüyor mu?" (der.) Sonra sırt çevirir giderler. Gerçekten onlar, kavramayan bir topluluk olmaları dolayısıyla, Allah onların kalplerini çevirmiştir.
    Yunus Suresi, 57. ayet: Ey insanlar, Rabbinizden size bir öğüt, sinelerde olana bir şifa ve mü'minler için bir hidayet ve rahmet geldi.
    Yunus Suresi, 74. ayet: Sonra onun ardından kendi kavimlerine (başka) elçiler gönderdik; onlara apaçık belgeler getirmişlerdi. Ama daha önce onu yalanlamaları nedeniyle inanmadılar. İşte Biz, haddi aşanların kalplerini böyle mühürleriz.
    Yunus Suresi, 88. ayet: Musa dedi ki: "Rabbimiz, şüphesiz Sen, Firavun'a ve önde gelen çevresine dünya hayatında bir çekicilik (güç, ihtişam) ve mallar verdin. Rabbimiz, Senin yolundan saptırmaları için (mi?) Rabbimiz, mallarını yerin dibine geçir ve onların kalplerinin üzerini şiddetle bağla; onlar acı azabı görecekleri zamana kadar iman etmeyecekler."
    Hud Suresi, 5. ayet: Haberiniz olsun; gerçekten onlar, ondan gizlenmek için göğüslerini büker (Hak'tan kaçınıp yan çizer)ler. (Yine) Haberiniz olsun; onlar, örtülerine büründükleri zaman, O, gizli tuttuklarını da, açığa vurduklarını da bilir. Çünkü O, sinelerin özünde saklı duranı bilendir.
    Hud Suresi, 23. ayet: İman edip salih amellerde bulunanlar ve 'Rablerine kalpleri tatmin bulmuş olarak bağlananlar', işte bunlar da cennetin halkıdırlar. Onda süresiz kalacaklardır.
    Ra'd Suresi, 28. ayet: Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur.
    İbrahim Suresi, 37. ayet: "Rabbimiz, gerçekten ben, çocuklarımdan bir kısmını Beyt-i Haram yanında ekini olmayan bir vadiye yerleştirdim; Rabbimiz, dosdoğru namazı kılsınlar diye (öyle yaptım), böylelikle Sen, insanların bir kısmının kalplerini onlara ilgi duyar kıl ve onları birtakım ürünlerden rızıklandır. Umulur ki şükrederler."
    İbrahim Suresi, 43. ayet: Başlarını dikerek koşarlar, gözleri kendilerine dönüp-çevrilmez. Kalpleri (sanki) bomboştur.
    Hicr Suresi, 12. ayet: Böylece Biz onu (alayı), suçlu-günahkarların kalplerine sokarız.
    Hicr Suresi, 47. ayet: Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp-çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar.
    Nahl Suresi, 22. ayet: Sizin İlahınız tek bir İlah'tır. Ahirete inanmayanların kalpleri ise inkarcıdır ve onlar müstekbir (büyüklenmekte) olanlardır.
    Nahl Suresi, 78. ayet: Allah, sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz diye işitme, görme (duyularını) ve gönüller verdi.
    Nahl Suresi, 108. ayet: Onlar, Allah'ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Gafil olanlar onların ta kendileridir.
    İsra Suresi, 36. ayet: Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.
    İsra Suresi, 46. ayet: Ve onların kalpleri üzerine, onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar, kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Sen Kur'an'da sadece Rabbini "bir ve tek" (İlah olarak) andığın zaman, 'nefretle kaçar vaziyette' gerisin geriye giderler.
    İsra Suresi, 51. ayet: "Ya da göğüslerinizde büyümekte olan (veya büyüttüğünüz) bir yaratık (olun)." Bizi kim (hayata) geri çevirebilir" diyecekler. De ki: "Sizi ilk defa yaratan." Bu durumda sana başlarını alaylıca sallayacaklar ve diyecekler ki: "Ne zamanmış o?" De ki: "Umulur ki pek yakında."
    Kehf Suresi, 14. ayet: Onların kalpleri üzerinde (sabrı ve kararlılığı) rabtetmiştik; (Krala karşı) Kıyam ettiklerinde demişlerdi ki: "Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir; İlah olarak biz O'ndan başkasına kesinlikle tapmayız, (eğer tersini) söyleyecek olursak, andolsun, gerçeğin dışına çıkarız."
    Kehf Suresi, 28. ayet: Sen de sabah akşam O'nun rızasını isteyerek Rablerine dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini Bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz, kendi 'istek ve tutkularına (hevasına)' uyan ve işinde aşırılığa gidene itaat etme.
    Kehf Suresi, 57. ayet: Kendisine Rabbinin ayetleri öğütle hatırlatıldığı zaman, sırt çeviren ve ellerinin önden gönderdikleri (amelleri)ni unutandan daha zalim kimdir? Biz gerçekten, kalpleri üzerine onu kavrayıp anlamalarını engelleyen bir perde (gerdik), kulaklarına bir ağırlık koyduk. Sen onları hidayete çağırsan bile, onlar sonsuza kadar asla hidayet bulamazlar.
    Enbiya Suresi, 3. ayet: Onların kalpleri tutkuyla oyalanmadadır. Zulmedenler, gizlice fısıldaştılar: "Bu sizin benzeriniz olan bir beşer değil mi? Öyleyse, göz göre göre büyüye mi geleceksiniz?"
    Hac Suresi, 32. ayet: İşte böyle; kim Allah'ın şiarlarını yüceltirse, şüphesiz bu, kalplerin takvasındandır.
    Hac Suresi, 35. ayet: Onlar ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir; kendilerine isabet eden musibetlere sabredenler, namazı dosdoğru kılanlar ve rızık olarak verdiklerimizden infak edenlerdir.
    Hac Suresi, 46. ayet: Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendisiyle akledebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları oluversin? Çünkü doğrusu, gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler körelir.
    Hac Suresi, 53. ayet: Şeytanın (bu tür) katıp bırakmaları, kalplerinde hastalık olanlara ve kalpleri (her türlü) duyarlılıktan yoksun bulunanlara (Allah'ın) bir deneme kılması içindir. Şüphesiz zalimler, (gerçeğin kendisinden) uzak bir ayrılık içindedirler.
    Hac Suresi, 54. ayet: (Bir de) Kendilerine ilim verilenlerin, bunun (Kur'an'ın) hiç tartışmasız Rablerinden olan bir gerçek olduğunu bilmeleri için; böylelikle ona iman etsinler ve kalpleri ona tatmin bulmuş olarak bağlansın. Şüphesiz Allah, iman edenleri dosdoğru yola yöneltir.
    Mü'minun Suresi, 60. ayet: Ve gerçekten Rablerine dönecekler diye, vermekte olduklarını kalpleri ürpererek verenler;
    Mü'minun Suresi, 63. ayet: Hayır, onların kalpleri bundan dolayı bir gaflet içindedir. Üstelik onların, bunun dışında yapmakta oldukları (birtakım şeyler) vardır; onlar bunun için çalışmaktadırlar.
    Mü'minun Suresi, 78. ayet: O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri inşa edendir; ne az şükrediyorsunuz.
    Nur Suresi, 37. ayet: (Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah'ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten 'tutkuya kaptırıp alıkoymaz'; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar.
    Nur Suresi, 50. ayet: Bunların kalplerinde hastalık mı var? Yoksa kuşkuya mı kapıldılar? Yoksa Allah'ın ve elçisinin kendilerine karşı haksızlık yapacağından mı korkuyorlar? Hayır, onlar zalim kimselerdir.
    Furkan Suresi, 32. ayet: İnkar edenler dediler ki: "Kur'an Ona tek bir defada, toplu olarak indirilmeli değil miydi?" Biz onunla kalbini sağlamlaştırıp-pekiştirmek için böylece (ayet ayet indirdik) ve onu 'belli bir okuma düzeniyle (tertil üzere) düzene koyup' okuduk.
    Şuara Suresi, 194. ayet: Uyarıcılardan olman için, senin kalbinin üzerine (indirmiştir).
    Şuara Suresi, 200. ayet: Biz onu, suçlu-günahkarların kalbine işte böyle işlettik.
    Şuara Suresi, 89. ayet: "Ancak Allah'a selim bir kalp ile gelenler başka."
    Neml Suresi, 74. ayet: Ve şüphesiz, senin Rabbin, sinelerinin gizli tuttuklarını ve açığa vurduklarını kesin olarak bilmektedir.
    Kasas Suresi, 10. ayet: Musa'nın annesi ise, yüreği boşluk içinde sabahladı. Eğer mü'minlerden olması için kalbi üzerinde (sabrı ve dayanıklılığı) pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse onu(n durumunu) açığa vuracaktı.
    Kasas Suresi, 69. ayet: Rabbin onların göğüslerinin sakladıklarını ve açığa vurduklarını bilir.
    Ankebut Suresi, 10. ayet: İnsanlardan öylesi vardır ki, "Allah'a iman ettik" der; fakat Allah uğruna eziyet gördüğü zaman, insanların (kendisine yönelttikleri işkence ve) fitnesini Allah'ın azabıymış gibi sayar; ama Rabbinden 'bir yardım ve zafer' gelirse, andolsun: "Biz gerçekten sizlerle birlikteydik" demektedirler. Oysa Allah, alemlerin sinelerinde olanı daha iyi bilen değil midir?
    Ankebut Suresi, 49. ayet: Hayır, o, kendilerine ilim verilenlerin göğüslerinde apaçık olan ayetlerdir. Zulmedenlerden başkası, Bizim ayetlerimizi inkar etmez.
    Rum Suresi, 59. ayet: İşte Allah, bilmeyenlerin kalplerini böyle mühürler.
    Lokman Suresi, 23. ayet: Kim de inkar ederse, artık onun inkarı seni hüzne kaptırmasın. Onların dönüşü Bizedir, artık Biz de onlara yaptıklarını haber vereceğiz. Şüphesiz Allah, sinelerin özünde saklı olanı bilendir.
    Secde Suresi, 9. ayet: Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona Ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz?
    Ahzab Suresi, 4. ayet: Allah, bir adamın kendi (göğüs) boşluğu içinde iki kalp kılmadı ve kendilerini annelerinize benzeterek yemin konusu yaptığınız (zıharda bulunduğunuz) eşlerinizi sizin anneleriniz yapmadı, evlatlıklarınızı da sizin (öz) çocuklarınız saymadı. Bu, sizin (yalnızca) ağzınızla söylemenizdir. Allah ise, hakkı söyler ve (doğru olan) yola yöneltip-iletir.
    Ahzab Suresi, 5. ayet: Onları (evlat edindiklerinizi) babalarına nisbet ederek çağırın; bu, Allah Katında daha adildir. Eğer babalarını bilmiyorsanız artık onlar, dinde sizin kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Hata olarak yaptıklarınızda ise, sizin için bir sakınca (bir vebal) yoktur. Ancak kalplerinizin kasıt gözeterek (taammüden) yaptıklarınızda vardır. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
    Ahzab Suresi, 10. ayet: Hani onlar, size hem üstünüzden, hem alt tarafınızdan gelmişlerdi; gözler kaymış, yürekler hançereye gelip dayanmıştı ve siz Allah hakkında (birtakım) zanlarda bulunuyordunuz.
    Ahzab Suresi, 12. ayet: Hani, münafık olanlar ve kalplerinde hastalık bulunanlar: "Allah ve Resulü, bize boş bir aldanıştan başka bir şey vadetmedi" diyorlardı.
    Ahzab Suresi, 26. ayet: Kitap Ehlinden onlara arka çıkanları da kalelerinden indirdi ve onların kalplerine korku düşürdü. Siz (onlardan) bir kısmını öldürüyordunuz, bir kısmını ise esir alıyordunuz.
    Ahzab Suresi, 32. ayet: Ey peygamberin kadınları, siz kadınlardan herhangi biri (gibi) değilsiniz; eğer sakınıyorsanız, artık sözü çekicilikle söylemeyin ki, sonra kalbinde hastalık bulunan kimse tamah eder. Sözü maruf bir tarzda söyleyin.
    Ahzab Suresi, 51. ayet: Onlardan dilediğini geri bırakır, dilediğini de yanına alıp-barındırabilirsin; ayrıldıklarından, istek duyduklarına (dönmende) senin için bir sakınca yoktur. Onların gözlerinin aydınlanıp hüzne kapılmamalarına ve kendilerine verdiğinle hepsinin hoşnut olmalarına en yakın (en uygun) olan budur. Allah, kalplerinizde olanı bilir. Allah bilendir, halimdir.
    Ahzab Suresi, 53. ayet: Ey iman edenler (rastgele) Peygamberin evlerine girmeyin, (Bir başka iş için girmişseniz ille de) yemek vaktini beklemeyin. (Ama yemeğe) çağrıldığınız zaman girin, yemeği yiyince dağılın ve (uzun) söze dalmayın. Gerçekten bu, peygambere eziyet vermekte ve o da sizden utanmaktadır; oysa Allah, hak (kı açıklamak)tan utanmaz. Onlardan (peygamberin eşlerinden) bir şey isteyeceğiniz zaman, perde arkasından isteyin. Bu, sizin kalpleriniz için de, onların kalpleri için de daha temizdir. Allah'ın Resûlü'ne eziyet vermeniz ve ondan sonra eşlerini nikahlamanız size ebedi olarak (helal) olmaz. Çünkü böyle yapmanız, Allah Katında çok büyük (bir günah)tır.
    Ahzab Suresi, 60. ayet: Andolsun, eğer münafıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar ve şehirde kışkırtıcılık yapan (yalan haber yayan)lar (bu tutumlarına) bir son vermeyecek olurlarsa, gerçekten seni onlara saldırtırız, sonra orada seninle pek az (bir süre) komşu kalabilirler.
    Sebe Suresi, 23. ayet: O'nun Katında izin verdiğinin dışında (hiç kimsenin) şefaati yarar sağlamaz. En sonunda kalplerinden korku giderilince (birbirlerine:) "Rabbiniz ne buyurdu?" derler, "Hak olanı" derler. O, çok Yücedir, çok büyüktür.
    Sebe Suresi, 48. ayet: De ki: "Şüphesiz Rabbim hakkı (batılın yerine veya dilediği kimsenin kalbine) koyar. O, gaybleri bilendir.
    Fatır Suresi, 38. ayet: Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybını bilendir. Gerçek şu ki O, sinelerin özünde (saklı) olanı bilir.
    Saffat Suresi, 84. ayet: Hani o, Rabbine arınmış (selim) bir kalp ile gelmişti.
    Zümer Suresi, 7. ayet: Eğer inkar edecek olursanız, artık şüphesiz Allah size karşı hiçbir ihtiyacı olmayandır ve O, kulları için inkara rıza göstermez. Ve eğer şükrederseniz, sizin (yararınız) için ondan razı olur. Hiçbir günahkar, bir başkasının günah yükünü yüklenmez. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz, böylece yaptıklarınızı size haber verecektir. Şüphesiz O, sinelerin özünde saklı olanı bilendir.
    Zümer Suresi, 22. ayet: Allah, kimin göğsünü İslam'a açmışsa, artık o, Rabbinden bir nur üzerinedir, (öyle) değil mi? Fakat Allah'ın zikrinden (yana) kalpleri katılaşmış olanların vay haline. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.
    Zümer Suresi, 23. ayet: Allah, müteşabih (benzeşmeli), ikişerli bir Kitap olarak sözün en güzelini indirdi. Rablerine karşı içleri titreyerek-korkanların O'ndan derileri ürperir. Sonra onların derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine (karşı) yumuşar-yatışır. İşte bu, Allah'ın yol göstermesidir, onunla dilediğini hidayete erdirir. Allah, kimi saptırırsa, artık onun için de bir yol gösterici yoktur.
    Zümer Suresi, 45. ayet: Sadece Allah anıldığı zaman, ahirete inanmayanların kalbi öfkeyle kabarır. Oysa O'ndan başkaları anıldığında hemen sevince kapılırlar.
    Mü'min Suresi, 18. ayet: Onları, yaklaşmakta olan güne karşı uyar; o zaman yürekler gırtlaklara dayanır, yutkunur dururlar. Zalimler için ne koruyucu bir dost, ne sözü yerine getirebilir bir şefaatçi yoktur.
    Mü'min Suresi, 35. ayet: "Ki onlar, Allah'ın ayetleri konusunda kendilerine gelmiş bir delil bulunmaksızın mücadele edip dururlar. (Bu,) Allah Katında da, iman edenler katında da büyük bir öfke (sebebi)dir. İşte Allah, her mütekebbir zorbanın kalbini böyle mühürler."
    Fussilet Suresi, 5. ayet: Dediler ki: "Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalplerimiz bir örtü içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda bir perde vardır. Artık sen, (yapabileceğini) yap, biz de gerçekten yapıyoruz."
    Şura Suresi, 24. ayet: Yoksa onlar: "Allah'a karşı yalan düzüp-uydurdu"mu diyorlar? Oysa eğer Allah dilerse senin de kalbini mühürler. Allah, batılı yok edip-ortadan kaldırır ve Kendi kelimeleriyle hakkı hak olarak pekiştirir (gerçekleştirir). Çünkü O, sinelerin özünde olanı bilendir.
    Casiye Suresi, 23. ayet: Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah'ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah'tan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz?
    Ahkaf Suresi, 26. ayet: Andolsun, Biz onları, sizleri kendisinde yerleşik kılmadığımız yerlerde (size vermediğimiz güç ve iktidar imkanlarıyla) yerleşik kıldık ve onlara işitme, görme (duygularını) ve gönüller verdik. Ancak ne işitme, ne görme (duyuları) ve ne gönülleri kendilerine herhangi bir şey sağlamadı. Çünkü onlar, Allah'ın ayetlerini inkar ediyorlardı. Alay konusu edindikleri şey, onları sarıp- kuşattı.
    Muhammed Suresi, 16. ayet: Onlardan kimi gelip seni dinler. Nitekim yanından çıkıp-gittikleri zaman, ilim verilenlere derler ki: "O biraz önce ne söyledi?" İşte onlar; Allah, onların kalplerini mühürlemiştir ve onlar kendi heva (istek ve tutku)larına uymuşlardır.
    Muhammed Suresi, 20. ayet: İman edenler, derler ki: "(Savaş izni için) Bir sûre indirilmeli değil miydi?" Fakat, içinde savaş (kıtal) zikri geçen muhkem bir sure indirildiği zaman, kalplerinde hastalık olanların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş olanların bakışı gibi sana baktıklarını gördün. Oysa onlara evla (olan):
    Muhammed Suresi, 24. ayet: Öyle olmasa, Kur'an'ı iyiden iyiye düşünmezler miydi? Yoksa birtakım kalpler üzerinde kilitler mi vurulmuş?
    Muhammed Suresi, 29. ayet: Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar, Allah'ın kinlerini hiç (ortaya) çıkarmayacağını mı sandılar?
    Fetih Suresi, 4. ayet: Mü'minlerin kalplerine, imanlarına iman katıp-arttırsınlar diye, 'güven duygusu ve huzur' indiren O'dur. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır: Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
    Fetih Suresi, 11. ayet: Bedevilerden geride bırakılanlar, sana diyecekler ki: "Bizi mallarımız ve ailelerimiz meşgul etti. Bundan dolayı bizim için mağfiret dile." Onlar, kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylüyorlar. De ki: "Şimdi Allah, size bir zarar isteyecek ya da bir yarar dileyecek olsa, sizin için Allah'a karşı kim herhangi bir şeyle güç yetirebilir? Hayır, Allah yaptıklarınızı haber alandır."
    Fetih Suresi, 12. ayet: Hayır, siz Peygamberin ve mü'minlerin, ailelerine ebedi olarak bir daha dönmeyeceklerini zannettiniz; bu, kalplerinizde çekici kılındı ve kötü bir zan ile zanda bulundunuz da, yıkıma uğramış bir topluluk oldunuz.
    Fetih Suresi, 18. ayet: Andolsun, Allah, sana o ağacın altında biat ederlerken mü'minlerden razı olmuştur, kalplerinde olanı bilmiş ve böylece üzerlerine 'güven duygusu ve huzur' indirmiştir ve onlara yakın bir fethi sevap (karşılık) olarak vermiştir.
    Fetih Suresi, 26. ayet: Hani o inkar edenler, kendi kalplerinde, 'öfkeli soy koruyuculuğu'nu (hamiyeti), cahiliyenin 'öfkeli soy koruyuculuğunu' kılıp-kışkırttıkları zaman, hemen Allah; elçisinin ve mü'minlerin üzerine '(kalbi teskin eden) güven ve yatışma duygusunu' indirdi ve onları "takva sözü" üzerinde 'kararlılıkla ayakta tuttu." Zaten onlar da, buna layık ve ehil idiler. Allah, herşeyi hakkıyla bilendir.
    Hucurat Suresi, 3. ayet: Şüphesiz, Allah'ın Resûlü'nün yanında seslerini alçak tutanlar; işte onlar, Allah kalplerini takva için imtihan etmiştir. Onlar için bir mağfiret ve büyük bir ecir vardır.
    Hucurat Suresi, 7. ayet: Ve bilin ki Allah'ın Resûlü içinizdedir. Eğer o, size birçok işlerde uysaydı, elbette sıkıntıya düşerdiniz. Ancak Allah size imanı sevdirdi, onu kalplerinizde süsleyip-çekici kıldı ve size inkarı, fıskı ve isyanı çirkin gösterdi. İşte onlar, doğru yolu bulmuş (irşad) olanlardır.
    Hucurat Suresi, 14. ayet: Bedeviler, dedi ki: "İman ettik." De ki: "Siz iman etmediniz; ancak "İslam (Müslüman veya teslim) olduk deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değildir. Eğer Allah'a ve Resûlü'ne itaat ederseniz, O, sizin amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir."
    Kaf Suresi, 33. ayet: Görmediği halde Rahman'a karşı 'içi titreyerek korku duyan' ve 'içten Allah'a yönelmiş' bir kalp ile gelen içindir.
    Kaf Suresi, 37. ayet: Hiç şüphesiz, bunda, kalbi olan ya da bir şahid olarak kulak veren kimse için elbette bir öğüt (zikir) vardır.
    Hadid Suresi, 16. ayet: İman edenlerin, Allah'ın ve haktan inmiş olanın zikri için kalplerinin 'saygı ve korku ile yumuşaması' zamanı gelmedi mi? Onlar, bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun bir süre geçmiş, böylece kalpleri de katılaşmış bulunanlar gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasık olanlardı.
    Hadid Suresi, 27. ayet: Sonra onların izleri üzerinde elçilerimizi birbiri ardınca gönderdik. Meryem oğlu İsa'yı da arkalarından gönderdik; ona İncil'i verdik ve onu izleyenlerin kalplerinde bir şefkat ve merhamet kıldık. (Bir bid'at olarak) Türettikleri ruhbanlığı ise, Biz onlara yazmadık (emretmedik). Ancak Allah'ın rızasını aramak için (türettiler) ama buna da gerektiği gibi uymadılar. Bununla birlikte onlardan iman edenlere ecirlerini verdik, onlardan birçoğu da fasık olanlardır.
    Mücadele Suresi, 22. ayet: Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah'a ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları) olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış ve onları Kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orda süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah'ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir.
    Haşr Suresi, 2. ayet: Kitap Ehlinden inkar edenleri ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O'dur. Onların çıkacaklarını siz sanmamıştınız, onlar da kalelerinin kendilerini Allah'tan koruyacağını sanmışlardı. Böylece Allah(ın azabı) da, onlara hesaba katmadıkları bir yönden geldi, yüreklerine korku saldı; öyle ki evlerini kendi elleriyle ve mü'minlerin elleriyle tahrip ediyorlardı. Artık ey basiret sahipleri ibret alın.
    Haşr Suresi, 10. ayet: Bir de onlardan sonra gelenler, derler ki: "Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten Sen, çok şefkatlisin, çok esirgeyicisin."
    Haşr Suresi, 14. ayet: Onlar, iyice korunmuş şehirlerde veya duvar arkasında olmaksızın sizinle toplu bir halde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çarpışmaları ise pek şiddetlidir. Sen onları birlik sanırsın, oysa kalpleri paramparçadır. Bu, şüphesiz onların akletmeyen bir kavim olmaları dolayısıyla böyledir.
    Saff Suresi, 5. ayet: Hani Musa, kavmine demişti ki: "Ey kavmim, gerçekten benim sizin için Allah'tan gönderilmiş bir elçi olduğumu bildiğiniz halde, niçin bana eziyet ediyorsunuz?" İşte onlar eğrilip-sapınca Allah da onların kalplerini eğriltip saptırmış oldu. Allah, fasık bir kavmi hidayete erdirmez.
    Münafikun Suresi, 3. ayet: Bu, onların iman etmeleri sonra inkar etmeleri dolayısıyla böyledir. Böylece kalplerinin üzerini mühürlemiştir, artık onlar kavrayamazlar.
    Tegabün Suresi, 11. ayet: Allah'ın izni olmaksızın hiçbir musibet (hiç kimseye) isabet etmez. Kim Allah'a iman ederse, onun kalbini hidayete yöneltir. Allah, herşeyi bilendir.
    Tahrim Suresi, 4. ayet: Eğer sizler (Peygamberin iki eşi) Allah'a tevbe ederseniz (ne güzel); çünkü kalpleriniz eğrilik gösterdi. Yok eğer ona karşı birbirinize destekçi olmaya kalkışırsanız, artık Allah, onun mevlasıdır; Cibril ve mü'minlerin salih olan(lar)ı da. Bunların arkasından melekler de onun destekçisidirler.
    Mülk Suresi, 13. ayet: Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun. Şüphesiz O, sinelerin özünde saklı duranı bilendir.
    Mülk Suresi, 23. ayet: De ki: "Sizi inşa eden (yaratan), size kulak, gözler ve gönüller veren O'dur. Ne az şükrediyorsunuz?"
    Müddesir Suresi, 31. ayet: Biz o ateşin koruyucularını meleklerden başkasını kılmadık. Ve onların sayısını inkar edenler için yalnızca bir fitne (konusu) yaptık ki, kendilerine kitap verilenler, kesin bir bilgiyle inansın, iman edenlerin de imanları artsın; kendilerine kitap verilenler ve iman edenler (böylece) kuşkuya kapılmasın. Kalplerinde bir hastalık olanlar ile kafirler de şöyle desin: "Allah, bu örnekle neyi anlatmak istedi?" İşte Allah, dilediğini böyle şaşırtıp-saptırır, dilediğini böyle hidayete erdirir. Rabbinin ordularını Kendisi'nden başka (hiç kimse) bilmez. Bu ise, beşer (insan) için yalnızca bir öğüttür.
    Nazi'at Suresi, 8. ayet: O gün yürekler (dehşet içinde) hoplayacak.
    Mutaffifin Suresi, 14. ayet: Asla, hayır; onların kazandıkları, kalpleri üzerinde pas tutmuştur.
    Hümeze Suresi, 7. ayet: Ki o, yüreklerin üstüne tırmanıp çıkar.
    Nas Suresi, 4. ayet: 'Sinsice, kalplere vesvese ve şüphe düşürüp duran' vesvesecinin şerrinden.