Abdullah ÖZDEMİR

Bunca insan yalnızken neden bunca insan yalnız?
Bu çağın en büyük çelişkisi belki de şu: Birbirimize hiç olmadığımız kadar yakınız, ama birbirimize hiç olmadığımız kadar da uzağız. Ekranlar dolusu sohbet, yüzlerce takipçi, sayısız bildirim… Ama gecenin sessizliğinde herkes kendi yalnızlığıyla baş başa. Belki de mesele insan bulmak değil; Kalbimize değen bir insan bulabilmek. Çünkü bazen bir kişinin samimiyeti, bin kişinin kalabalığından daha çok ısıtır içimizi.
Reklam
Geceyi Aydınlatan Masal
Köyde hava iyice kararmıştı, çocuklar evlerinde gündüzün yoğun işlerini bitirmiş uykuya hazırlık yapmak üzereydiler.. Elektriklerin kesilmesiyle her ev kendi karanlığına bürünmüştü… Bu evlerden birinde kocasını kaybetmiş bir kadın ve henüz okula başlamamış bir oğlu vardı.. Çocuk korkup annesinin yanına gelmiş ve “Anneciğim çok korkuyorum” diyerek ona sarılmıştı.. Dışarıda uğultulu bir rüzgar, evin içinde derin bir sessizlik vardı.. Anne çocuğunun başını okşayıp: “Yavrum korkma, annen yanında.. Sana Şeker Ülkesi’nde elektriklerin kesildiği bir günün masalını anlatmış mıydım?” diye sordu.. Çocuğun gözleri parıldadı, korku yerini merak duygusuna bırakmıştı.. “Bir varmış bir yokmuş”la başlayan masal devler, cüceler, engin denizler ve gökyüzündeki kuşlara kadar her şeyi içeriyordu.. Biraz eşinin hasreti, biraz yalnızlık, biraz da hüzün vardı annenin ses tonunda; çocuğun nefes alış verişinde yetim bir çocuğun ritmi vardı.. Annesi çocuğun saçlarını okşuyor, çocuk annesinin kalp atışlarını duyabiliyordu.. Masalın ortasında çocuk birden bire soruverdi: “Anneciğim, sen uzaklara gitmezsin değil mi?” Annenin gözleri doluydu ama neyse ki ışıklar kapalıydı.. “Seninleyim evladım, hep yanında olacağım..” Masal devam ederken çocuğun nefes alış verişi daha ritmik hale geçmiş, bedeni uyku moduna geçmişti bile.. Rengarenk, apaydınlık bir hayali yaşarken uykuya dalmıştı.. Anne ise derin bir nefes alıp çocuğunun kokusunda uyumaya çalıştı..
Günün nasıl geçti? Yoruldun mu? Neler yaşadın? İçinde fırtınalar mı kopuyor yoksa sevinçli bir haber mi aldın? Çok hızlı geçmedi mi sence hayat? Ne ara büyüdün? Oyuncaklarını toplayacaktın hani? Evcilik oynuyordun daha dün.. Oyun mu bitti, akşam ezanı mı okundu? Bu hayatın nihayetinde o sonu hepimiz göreceğiz belki ama hepimiz bu hayatı gerçekten yaşayabilecek miyiz?
Çocuk, Derviş ve Sarı Kuş
Çocuk bir gün erkenden kalktı.. Evlerinin aşağısında bulunan o devasa dut ağacına doğru yürümeye koyuldu.. Canı dut çekmişti bu yüzden adımlarını hızlı hızlı atıyordu.. Ağaca yaklaştığında gölgede uyuklayan bir adam gördü.. Kıyafetlerinden anladığı kadarıyla köy köy gezen dervişlerden biri olmalıydı.. Onu uyandırmadan usulca ağaca çıkıp dutları yemeye koyuldu. Derken ağaçta ötmekte olan sarı tüylü bir kuşu fark etti.. Kuşun tüyleri ötüşü büyüleyiciydi.. Kuşu ürkütmemek ve adamı uyandırmamak için olabildiğince sessiz ve yavaş toplamaya başladı dutları.. Derken avucundan bir dut yere düştü.. Yere düşen dut dervişi uyandırmış olmalıydı.. Derviş aşağıdan seslendi aman dikkat et ayağın kaymasın.. Çocuk kuşun uçup kaçmadığını görünce sesli cevap verdi ben hep çıkıyorum bu ağaca.. Tam o anda kuş sesten ürküp kaçtı. Çocuk buna üzülmüştü. Bu kuş daha önce gördüğü kuşlardan farklı sarı renkli tüyleriyle sıradışı bir kuştu.. Canı sıkıldı ağaçtan ineyim en iyisi diye düşünüp indi. Zaten dut da yemişti yeteri kadar. Kuşumu kaçırdım ama senin yüzünden değil kendi yüzümden dedi. Derviş gülümsedi.. Çocuk aşağı inince dervişin yüzündeki derin çizgileri fark etti. Kaç yaşındaydı acaba dedemden bile yaşlı diye düşündü. Çok güzel kuştu keşke uçmasaydı dedi dervişe.. Derviş gülümsedi ve gençlik de böyle işte göz kırpar sana, rengarenk görünür ama hiç beklemediğin bir anda uçar gider. Peşinden koşsan da yakalayamazsın çünkü o uçar sense yürür durursun.. Çocuk şaşırdı nasıl yani sen önceden çocuk muydun? Derviş gülümsedi; ben hala çocuğum.. O zaman hadi saklanbaç oynayalım dedi çocuk.. Üstelik ebe ben olacağım.. Çocuk saymaya başladı.. 1 2 3 ve 6 7 8 derken 28 29 30 önüm arkam sağım solum sobe saklanmayan ebe deyip gözlerini açtı.. Derviş çok gizli bir yere saklanmış olmalıydı çünkü
İstenmeyen Misafir
Çocuk erkenden uyanıp çeşmeye indi. Annesi eline iki ibrik vermiş su almaya göndermişti.. Çocuğun canı sıkkın morali bozuktu.. Her sabah bahçesine konan güvercini o sabah uğramamıştı.. Çeşmeye vardığında orada oturan dervişi gördü.. İbriklere su yavaş yavaş akarken derviş çocuğa misafirinle aran nasıl diye sordu çocuk anlamadı deli diyorlardı zaten bu adama neden deli dediklerini anlıyor muydu acab?.. Halbuki deli olabilecek anormal bir davranışı da yoktu adamın. Sadece konuşmaları tuhaftı.. Hangi misafir diye sordu çocuk.. Derviş cevapladı hissettiğin ve senin neşeli yüzünü asmana yol açan o duggular aslında misafirin.. Bazen misafir istenmeden gelir.. Onu görür ağırlarız ama neticede misafirdir ve kalıcı değildir.. Onun misafir olduğunu düşünmeyip ev sahibi yapsrsan moralin bozulur suratın asılır. Çocuk anlamaya çalışıyordu ama birinci ibrik dolduğu için ibriği alıp ikincisini yerleştirdi.. Dervişe baktı duygular misafir mi gelip geçici mi? Bilmiyodu duygunun ne olduğundan dahi haberi yoktu.. Dün bir rüya gördüm dedi dervişe bir dolap içinde kılıç.. Sence ne anlama geliyor? Derviş gülümsedi çok güzel bir rüya görmüşsün dedi.. Çocuk uzunca anlattı başka şeyler de anlattı. Derviş dinledi ve gülümsedi.. Çeşmedekş ibrikler dolunca çocuk onları eline alıp eve doğru yürümeye koyuldu.. Günler aylar yıllar geçti.. Köy değişti şehir oldu İbrik değişti sınav oldu Çeşme değişti kitap oldu Rüya değişti kabus oldu Ama değişmeyen bir şey vardı Sıkıntılara hala ev sahipliği yapıyordu.. Geçmişi hatırladığında ne dervişin sözleri kaldı aklında ne kendi anlattıkları.. Bir o uzunca ibrik taşıdığı yol bir de dervişin onu dinlerken yüzünde beliren sıcacık gülümsemesi..