Susuyordu.
-Bana acıyor musun? dedim.
-Hayır, kötü sandığın bir yaşama kendi tedbirsizliğinle, iradenle düşmedinse neden acıyayım sana? Bu durumu sen mi seçtin?
-Seçtiler! dedim. İç geçiriyordum, terliyordum.
-Fakat kendini başkalarına nasıl kaptırıyorsun? dedi.
-Çok kolay. Doğdum. Baktım tutsağım. Hepsi bu.
-O zaman bir sınavdır bu, savaşmak şart.
-Savaşacağım.
-Savaşacağız, diyerek düzeltti.
-Ama tutsaklığa memnun bir çevrede yine yadsıyacaklar bizi dedim.
-Ne önemi var?
-Taha'lar öksüz kalacak işte.
-Tutsak kalmayacaklar fakat!
-Ne tuhaf, dedim. Hep bildiklerimizi tekrarlıyoruz. Nasıl yorumluyorsun bunu? Kendimizi mi aldatıyoruz? Ruhsal bir tatmin mi bu, bir moral düşüklüğü mü?
-Basbayağı bilenmek bu kardeşim, bilenmek... Uyuyalım biraz.
Yorgun düşmüşüz.
Uzun bir sessizlik oldu. Kalktı, yüzünü yıkıyordu. Düşünüyordum. Bu yalnızlığın, bu sıkıntının sebebi neydi? Bunlarla da sınava çekilebilirdim. Ama sınav elimde olmayan sebeplerin hazırladığı durumlar için söz konusu olmalıydı. Oysa bu durumu hazırlayan biraz da yerleşik tembelliğimdi benim. Teşebbüs noksanlığındandı tüm çektiklerim. Ah Allahım nasıl da alıştırılmıştım? Köklü alışkanlıkların geliştirip, dal budak saldırdığı çevreyle, insana hükmetmek isteyen zulmün iş birliği beni be Bekir'i ve Taha'yı ve Taha'nın anasını ve daha birçok mazlumu nasıl da doğuştanlığından koparıyor, nasıl da insansız bir yaşama doğru yöneltiyordu? İrademin alanına giren mümkün bir isyan yok muydu? Bu çelişki sürsün müydü? Kendimi ne zaman hazırlayacaktım? Bekir düşüncelerimden tez uyandırdı beni.
Anlamıyorum diyorsun, bunun bir hastalık olduğunu düşünürsen anlamayacak bir şey yok. Psikanalizin çalışma konusu olan hastalığın özü bu. Ben, hastalık diyemiyorum ama psikanaliz bunu ele alarak iyileştirmeye çalışıyor. Hasta olduğu iddia edilen insanların içler acısı durumu bir yana, bu tür rahatsızlıkların kaynağı insan inancıdır. Sıkıntı içinde olan insanın herhangi bir şeye bağlanması gibi psikanaliz de dinlerin kökenini aynı temelde buluyor. Bireylerin bir takım rahatsızlıklarının kökeni dinle aynı orjinden beslenir diyor. Ama günümüzde bir din etrafında oluşan cemaatleşmeler bu kadar abartılı değil; sayısız tarikatlar, mezhepler var ama, bunlar bir takım bireylerin etrafında örgütleniyor. Biz bunları mevcut bakış açımızla değerlendirip yanılıyoruz ama öyle olmayabilir de.
Diğer yandan, bu zemine yapışıp kalmalar, bu kök salmalar beslenecek zeminden mahrum kalınca, insanın gerçek kişiliği ortaya çıkıyor. Artık koparıp atamazsın, yapışacak bir şey bulmuşsundur, ona yaslanmıştır, böylece beslenerek büyür (bedeninde de). Evet iyileşmesi beklenen şey bu.
Mutsuz evlilikler yoktur, yapılan yanlış evlilikler vardır, çünkü bu evlilikler doğru insanlar arasında yapılmamıştır. Bu insanlar yeterince olgunlaşmamış, hasattan önce tarlaya atılması gereken tohumlar gibidirler. Bu insanları evlenmeye yönlendirmek, birinci sınıf öğrencisine cebir öğretmekle aynı şeydir. Uygun bir insana cebir öğretmek çarpım tablosunu öğretmek kadar kolaydır ama birinci sınıfta cebir öğretmek olanak dışıdır ve bunu öğrenmeye kalkmak çocukların dünyasında hayal kırıklığı yaratır.