merve

Benim de bitmeyen umudum vardı Kafdağı elimde kaldı bu gece
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
bir şey acır içimde bu göğsüme ne kattın
6/10
·88 syf.·
2025 14. kitabı
Yine ifrit eden bir hikaye, yine Rus edebiyatı. Beş kişilik bir koğuş: atolyesi harap olunca aklını kaldıran bir amca, felçten kaskatı olmuş şuuru yerinde mi değil mi belli olmayan bir adam, veremli ve sesi soluğu çıkmayan başka bir adam, yalnızca yabancı ve ayrıcalıklı olanlara verilen Stanislav Nişanı'nı koynunda saklayan eski bir postane memuru ve hali vakti yerinde bir icra memuru iken bir gün yolda gördüğü zincere vurulmuş götürülen bir mahkumdan çok etkilenip Vay efendim ya bir gün bana iftira atılırsa, ya beni de tutuklarlarsa, ya birileri suçunu bana yıkmaya çalışıyorsa, ya konuştuğum insanlar aslında beni tutuklamaya çalışan casuslarsa!' diye diye deliye kıran İvan Dmitriyeviç Gromov. Bu beşli tıkıldıkları koğuşta gün yüzü görmeden yıllarını devirirken, koğuşun bağlı olduğu hastanenin tek doktoru bir gün kendilerini ziyarete gelir. Doktor, ücra köşede kalmış bu kasabada kendi kalemine uygun, aydın, felsefe üzerine kafa yormuş ve kültüre önem veren kimselerin olmamasından şikayetçidir. Paranoid bozukluğu olan İvan'ın üniversite okumuş, gün görmüş olmasından dolayı kendisiyle sohbet etmek ister ve bu sohbet zannettiğinden daha çok memnun eder kendisini. Her ne kadar İvan doktordan pek hazetmese ve aklına geleni söylemekten hiç çekinmese de doktor sohbetlerinden hoşlandığı için İvanı'ı sıkça ziyerete gider. Sırf bir deliyle sohbet ettiği için doktorun adı deliye çıkar, doktor bu duruma sinirlenir, sinirlenmesi deliliğin alameti olarak algılanır ve hoop doktor koğuşun altıncısı olur. Nitekim koğuşta yirmi dört saatini tamamlamadan inmeden ölür. Hikaye, Rus edebiyatından beklendiği gibi, göz göre göre ve insanı deli eden bir kayıtsızlıkla nihayete eriyor. Koca kasabada kimse de demiyor ki biraz sağduyulu, biraz sakin olalım. Ne bu pireyi deve yapma hevesi.
Altıncı KoğuşAnton Çehov · Can Yayınları · 202087,3bin okunma
"Şimdi arabaya kurulup kasabanın dışına, kırlara çıkmalı, sonra da eve dönerek sıcacık, rahat çalışma odasındaki koltuğa gömülmeli. Ha, bir de iyi bir doktor şu başımın ağrısına bir çare bulursa o zaman gel keyfim gel!" (Bir an sustu.) "Çoktandır insan gibi yaşamıyorum. Burası öyle iğrenç, öyle çekilmez bir yer ki!" Bir gün önceki coşkulu ruh hali onu yorgun düşürmüş gibiydi, isteksiz isteksiz konuşuyordu. Parmaklarının titremesinden, yüzünün buruşmasından başının ne kadar ağrıdığı belliydi. "Sıcak, rahat bir çalışma odası ile bu koğuş arasında bir ayrım görmüyorum," dedi Doktor Ragin. "Huzur, dinginlik her şeyden önce insanın içinde olmalı." "Biraz açıklar mısınız?" "Sıradan insanlar dinginliği kendilerinin dışında, araba gezilerinde, rahat çalışma odalarında ararlar; düşünen insan ise her şeyi kendi içinde bulur." "Siz gidin de bu felsefeyi, yaz, kış ılık, portakal kokuları içindeki Yunanistan'da açıklayın. Bizim iklimimize uygun değil... Diogenes üzerine kiminle konuşmuştuk, sizinle mi?" "Evet, biz konuştuk." "Diogenes'in ne çalışma odasına ne de sıcak bir eve gereksinimi vardı. Fıçısında yan gelip yatarak portakalları, mis gibi zeytinleri midesine indirmesi yetiyordu. Herif, Rusya'da yaşamış olsa, değil aralık ayında, mayısta bile soğuktan kaçacak delik arar; ayaz, canına okurdu." "Yok canım. İnsan herhangi bir ağrıyı duymadığı gibi soğuğu da hissetmeyebilir. Marcus Aurelius, 'Zihninde varlığını düşündüğün için ağrı vardır. Onu irade gücünle başka türlü görmeye çalış, tümüyle aklından çıkar, sızlanmayı bırak, ağrı kendiliğinden diner.' der. Ben bu sözde büyük bir doğruluk payı görüyorum. Bir bilgenin, hatta düşünen, kafasını kullanan bir insanın öbürlerinden ayrımı ıstıraba önem vermemesindedir. Böyle biri kendisiyle barışıktır, vara yoğa sızlanmaz, ne
Kitaplar nota okumaya, sohbetler ise şarkı dinlemeye benzer.