• Serin bir rüyanın hatırınadır
    Çektiğim dünya ağrısı.
  • KIZILDENİZ’DEN KÖPRÜCÜK KEMİĞİ’NE UZANAN UMUT


    Küçük pencereden yan tarafa neredeyse bitişik yakınlıktaki eski apartmandan açıkta kalabilmeyi başarmış gökyüzünün aydınlığı , dramatik filtresinin sağladığı görünüme benzer bir ışıkla odaya doluyordu. Yerde annesinin eski penyelerden ördüğü paspas , odanın iki duvarını uçtan uca kaplayan yer kanepesi ,pencere’nin olduğu duvarda ise duş perdesine benzer bir bez asılıydı.

    Arkamı döndüğümde Kar, kumsalda güneşlenen zarif ve beyaz tenli bir kadın gibi sırtüstü uzanmış ,patileri havada tuhaf bulduğum bir his vererek bana bakıyordu.Kar benim kedim olur kendisi..Önceki sahipleri ona Ponçik ismini vermişler ama ben yepyeni başlangıçlar için eskiyi hatırlatan tüm nesneleri kurtulunacaklar listesine dahil ettiğim için ismini değiştirmeyi uygun buldum.Bembeyaz ve kadifemsi tüyleri bana uzun süredir görmediğim kar manzaralarını hatırlattığı için ona Kar demek geldi içimden.

    Kedim bennen yaşamaya başladıktan sonra çok daha iyi anladığım bir şey olmuştu.İnsanlardan bana lütfedilmeyen sevginin bir benzerinin belki daha güzeli ,Kar ile gelip beni bulmuş olduğu gerçeği. Yalnız değildim artık.

    Gece yatağıma uzandığımda ayak ucuma çıkar orada sabahlardı ve gözbebeklerimin tâ içine bakarak suyunun bitttiğini, mamasının azaldığını miyavlayarak anlatırdı.Ben anlardım onun dilinden o da benim onun dilinden anladığımı bilir her seferinde farklı miyavlamaları ile bana kendisini farkettirirdi.

    Herkesin bir hikayesi olmalı diye düşünürdüm başından sonuna kadar anlatmaya değer yaşanmışlıkları..Ama benim hatırladıklarım, yaşadıklarım nedense bir yere bağlayamayacak kadar birbirinden kopuk bir yaşam hikayesiydi.

    Bazen geceleri uyku tutmaz geçmişe dair izlerin içinde kaybolduğumu hissedip saatler geçti zannederken hâla sabah olmadığını az bir zamanda başımı ağrıtacak kadar ne çok şey düşündüğümü farkederdim..Tüm bunları düşünürken kelimelerle mi bir kaç parça sahneden oluşan resimlerle mi düşündüğümü anlamaya çalışırdım.Sanırım daha çok geçmişten bir kaç sahne ,sonra yüz ifadeleri ,gece ya da gündüz,renkler ,sıcak ya da soğukluk..Geçmiş ,zihnimde ,anlamlandıramadığım bir etkileşimle birbirinden farklı nesneleri taşıyan vagonlar gibi istemsizce ardısıra diziliyordu..

    Güzel bir Haziran sabahıydı .

    Annemi Arsuz plajında güneşlenmeye götürmek için harika bir gündü.Annem Gülcihan benim hayatımda tanıdığım tüm kadınlar içinde en zarif gülümseyeni, gözleriyle konuşabilen kızıl elmamdı benim için.Kendimden bile daha çok seviyordum onu.O benim kıymetlimdi.

    Mahallenin kadınlarından alt kattaki komşu Sultan kadın evimize ben denize çıktığım akşamlarda gelir ben denizden dönene kadar annemle hasbihal ederdi.Bazen denize çıkmadığım akşamlar da da bize o nefis yaptığı biberli ekmeklerden getirir, gelmişken tokalı , parmak uçları açık terliklerini kapının önündeki Hoşgeldiniz yazan paspasa çıkartır iki yanına salına salına odaya geçerdi.Tok olsam bile Sultan teyzenin biberli ekmekleri bir efsaneydi bir koşu mutfağa giderdim. Aliminyum çaydanlıkla çay demler musluk borularının hemen üstünde duran boynu bükük zarif lalelerin resminin olduğu ince kare tepsiye şekerlik ve üç cam bardağı yerleştirir odaya geçerdim.Yer kanepesinde başlardı çaylı muhabbet..Birinci katta oturan Suriyeli Halil’in, vatanlarından vazgeçmiş lakin vazgeçemediği pencere camında içtiği çilekli karpuzlu nargilesinden gelen dumanlardan laf açılır,üçüncü katta Arabistan’dan dönüş yapmış ve dört kızıyla yaşayan ağdacı Kadriye’nin becerikli elleriyle cillop gibi yaptığı mahalle kadınlarının kocaları için güzelleştiğini söylerlerdi. Allah affetsin dinimizde kaş almanın günah olduğunu, Allah’ın ’ın yarattığını beğenmemezlik olur mu hiç ama Tülay karısının da gözlerini kapattığında bile gördüğünü söylediği fırça gibi uzamış beyaz kaş kıllarını her gördüğünde istemsizce gülümseyip töğbe Estağfirullah çektiğini söyleyen Sultan teyze almak yerine sarartsalar münasiptir diye fetva verir ama Tülay karısının hiç konuşmayan bir oturuşta üç adam yemeğini midesine indiren kocasının o diken kaşları farketmeyeceğini söylerken gülüşmeler eşliğinde lafı bağlarlar demlikte çay bitene kadar akşam sefası devam ederdi.

    Annem ve Sultan teyzenin birbirlerini anladıkları içlerindeki gelip geçememiş izi kalmışdertlerini, birbirlerinin gözlerinden sözlerinden anladıkları ortak bir alınyazıları vardı.Sultan teyzenin kocası Arabistana Zemzem Tower inşaatında çalışmak için gitmişti gidiş o gidiş bir daha haber alamamışlardı zaten bu şehirde yaşayanların ya kocası ya abisi her evden muhakkak bir erkek Arabistan’a çalışmaya para biriktirmeye giderdi.Sultan teyzenin kocası dönmemişti dönenlerin bazılarının da orada kendine bir eş daha tuttuklarını hac ve umre için gidip gelen eş dost akrabadan duyarlardı ama duyduklarını hesaba alıp kimse düzenini bozmaya cesaret edemezdi.

    Annem Gülcihan diğer kadınlara benzemez bir tarafı vardı ,babam hakkında konuşmayı sevmezdi içinde babama dair nelerin birikmiş olabileceğini bu yüzden tam olarak hiç bir zaman bilemedim.Annem tepeden tırnağına asil ve diğer kadınlardan farklı olarak resim yapmayı çok severdi.Gördüğü güzellikleri suluboyalarla yağlı boyalarla resmetmeyi severdi.Duvarda ilk resimlerinden bir tablo asılıydı koyu lacivert ve gri renklerin hâkim olduğu fırtınalı deniz ortasında dalgalarla boğuşan bir gemi..Bu tablonun karşı duvarında da Kablumbağa Terbiyecisi resminin birebir aynısını yaptığı yağlı boya tablosu..Boyut ve derinlik hataları dikkatle bakıldığında farkediliyordu ama ilk göz ağrısı payesiyle duvarda asılı olmayı hakediyordu.Annem bana karşı her zaman müşfik bir kadın kalmayı başardı tanıdığı herkese karşı başka türlü olamayan insanlar gibi hep iyiydi..O Haziran sabahı annemi Arsuz plajına götürdüm tüm gün kumsalda güneşlendik ve lahana sarmamızı,kavunumuzu acıktığımızda yedik.Termostaki çayımızı yudumlarken çekirdeğimizi çitledik.Denizdeki insan kalabalığı biraz azalınca zıpkınımla kıyıdan çok uzaklaşmadan bikaç kez daldım iki levreği vurup cepliğime yerleştirdim kıyıya yeniden döndüm.

    Denizi çok seviyordum çocukluğumdan beri bu kumsala gelir bazen yüzer bazen şnovkerimle deniz altını seyreder bazen de zıpkınımla avlanırdım.Haftanın iki günü yaz kış demeden akşam ve yatsı o dar zamanda deniz fenerimle ve zıpkınımla Arsuz plajında dalar yakaladığım ahtapotları civardaki Sandal lokantası’na götürür satardım.

    Ben deniz astronotuyum.Duymadınız belki daha önce ama nasıl ki Ay yüzeyinde astronotlar yürüyebiliyor ben de deniz tabanında öyle yürüyebiliyorum.Annemin hastalığı sebebiyle okul hayatım ve kariyerim hiç bir zaman önceliğim olamadı bu nedenle sevdiğim ve yapabildiğim becerilerimi annemden fazla uzaklaşmadan geliştirme yolunu tercih ettim ve yaşadığım şehirde eğitimini alarak deniz astronotu oldum.Diğer bir adı Sanayi dalgıçlığı..Jandarma ve diğer kolluk kuvvetleri ihtiyaç duyduklarında bana ulaşırlar baraj ya da nehirde kaybolmuş insan cesetlerini çıkartmak için bana ulaşırlar.

    Annem parkinson hastasıydı yıllar ilerledikçe titremesi arttı ilaçların yan etkisi çok olduğu için titremesini durduracak doza bir türlü doktor izin vermiyordu,annem giderek içine kapandı ve resim yapamaz oldu ve ben onu böyle görmeye dayanamıyordum.Annem benim kızıl elmamdı.Mutlaka bir yolunu bulmalıydım olmalıydı annem bu hastalığa bu kadar kolay teslim olmamalıydı.

    Doktorumuzun bilgilendirmesi sonucunda beyin cerrahlarının geliştirdikleri beyin pili ile titremeyi kontrol altına aldıklarını öğrendim ve annemi yeniden resim yaparken görebileceğimi düşünüp içim mutlulukla doldu.Beyin pili ve ameliyatın bu kadar pahalı olabileceği sorunu ile karşılaşana dek bikaç saat yüzümde safiyane gülümsemle sokaklarda dolaştığımı hatırlıyorum ameliyat için 500 bin₺ ye ihtiyaç olduğunu öğrendiğimde eminim çocuk gülüşüm ün yerini beti benzi atmış kaygılı yüz ifadem , Arsuz plajına yağmurlu ılık havalarda inen sis gibi gelip yerleşmişti.

    Günlerce gecelerce düşündüm o parayı nasıl bulabileceğimi.Borç isteyeceğimiz ya da bu kadar parayı bize verebilecek varsıllıkta tanıdığımız kimsem yoktu.Bankalara gösterebileceğim bir teminatımda yoktu.Annem bu hastalıktan ölmeyecekti biliyorum ama ben onun resim yaparken yüzündeki huzuru ve tatlı gülümsemesini hiç göremeyecektim.

    Ve bir karar verdim.Kızıldenize dalıp İskenderin sikkelerini çıkaracaktım.İnanılmaz değil mi ?

    Kızıl elmam annem için yapamıcağım hiç bir şey yok .Benim gibi Sanayi dalgıcı bir arkadaşım daha var Seyfullah,benim Arsuz plajı dalmalarımdan beri çocukluk arkadaşım.Seyfullah bir Çin gemisinde Sudan petrollerini Çin’e taşıyan bir Uzakdoğu şirket gemisinde sanayi dalgıcı olarak çalışıyordu iki yıldır..Gemi Kızıldeniz’den yola çıkıyor Basra Körfezi’nden Hint Okyanusu’na çıkarak Çin’e taşıdığı petrolü ulaştırıyordu.Seyfullah ın işi deniz yolculuğu boyunca gemideki olabilecek hasar ve tamir işleri için suyun altında çalışmaktı.Su altı işiyle uğraşanların çokça karşılaştığı ve duyduğu şeylerdir değerli arkeolojik buluntuların bi şekilde meraklılarınca derinliklerden çıkartılıp asıl değerinden oldukça aşağı bir fiyatla sonradan müzayedelerde fahiş fiyatlarla koleksiyonculara görücüye çıkacak zamanda satılması.

    Başka yolum kalmamıştı neden böyle bişey yapacaktım her şeyden önce annem hayatım pahasına olabilecek bu çabaya şu dünyada değebilecek yegane tanıdığım ve sevdiğim insandı ve benim de tamamlanmış anlatılmaya değer bir hikayem olacaktı.Bu düşünceler kafamın içinde durmadan dönerken Seyfullah ile bağlantıya geçtim ve Sudan petrollerini Çin’e taşıyan şirket gemisinde çalışabilmek için tüm işlemleri tamamladım.

    Planıma göre Kızıldeniz’den her geçişimizde fırsata dönüştürdüğümüz zamanlarda Kızıldeniz’e dalacaktım İskenderin sikkelerini bulmak için.

    Büyük İskender,Asya fatihi Mısır’ ı fethetmeye geldiğinde hazinelerini taşıyan gemilerin gömüldüğü ,dar ve tehlikeli ,türlü fırtınalarla dolu,keskin mercan kayalıklarına ev sahipliği yapan Kızıldeniz.Diğer tüm denizlerden daha tehlikeli ,daha tuzlu..Bu yüzden İskender’in sikkeleri Kızıldeniz’in derinliklerinde gömülüydü hâla.

    Tüm ekipmanlarımı hazırladım.Buddy bıçağım ,su altı fenerim..Diğer ekipman parçaları zaten gemide bulabileceğim malzemelerdi,aliminyum tüpler,kurşun ağırlık bloklar...

    Planı eksiksiz yapacaktım İskender’in sikkeleri bir efsane değildi ve yakın zamanda Gazze’nin balıkçıları bikaç sandık bulmuşlar arkeologlara teslim edilmesine rağmen bilinmeyen bir sebeple sikkeler ortadan kaybolmuştu .Üzerinden çok zaman geçmeden buluntu sikkeler bir müzayede satışa çıkmıştı.Bu işler böyle yürüyordu belki arkeolog bilinçli bir ihmal neticesinde sikkeleri kaptırıyordu müzeden..Koleksiyoncular arasında bu tarihî zenginlikler için akılalmaz büyüklükte paralar dönüyordu benimse ihtiyacım olan para bu tarihi eser kaçakçılarının sahip olduklarının yanında devede kulak kadardı.

    Yapmaya kalkıştığım iş tehlikeliydi belki vurgun yiyip bir daha sağ çıkamayacaktım suyun yüzeyine.Sanayi dalgıçlığı eğitimlerinde tanıştığımız asıl işi galericilik olan bir abimiz vardı.Selçuk açıklarında birkaç arkadaşı ile bir batığa dalmışlar Çaka beyle çarpışan Bizans gemisi batığı.. Su yüzeyine çıkmayı başardıktan birkaç dakika sonra sol kolu uyuşmuş ağzından köpükler çıkmaya başlamış arkadaşları kalp krizi geçirdiğini o anda anlamışlar ama kıyıya çıkartana kadar çoktan ölmüş.Seyfullah da cenazesine katılmış bir kaç gün sonra mezarını ziyarete gittiğinde mezar üstündeki topraktan ceset kokusu geldiğini anlamışlar mezarı toprakla doldurmayı beceriksizce yapanlara sağlam küfürler ederek toprağı yeniden düzlediklerini anlatmıştı.

    Ben de böyle bir akibeti yaşayabilirdim.Ama yapmazsam birbirine benzer günler eşliğinde bir hikayem olmadan yaşayıp gidecektim.Kendime güveniyordum Sanayi dalgıçlığını yapan sayılı beceri sahibi meslek erbaplarından biriydim.Kamp dalışlarımı defalarca Nil Nehri’nde yapmıştım.Kızıldeniz ,Firavun ve ordusuna mezar olduğu gibi ben de bir daha gün yüzü göremiyebilirdim.Annemden kızıl elmamdan başka varlığım yoktu.Annem olmadan onun gülümsemesini görmeden nasıl yaşanır hayal edemiyordum.Herhalde tatsız tuzsuz bir hayat olurdu.Kızıldeniz’e gitmeden önce Sandal Lokantası’nı işleten Şifa ve annemden başka kimsem yoktu.Şifa ile arkadaşlığımdan kimsenin haberi yoktu.Hayatımda tanıdığım ve sevdiğim iki kadın da zayıf erkekleri çok sevmiş ve ilk genç kızlık hayalleri ziyan olmuş kadınlardı.Eğer Kızıldeniz’den sağ çıkmayı başarabilirsem Şifa’yı annemle tanıştıracaktım.

    Düşündüm de annemin bu rahatsızlığı artmasaydı Şifa benim dünyamda kuytu köşem olarak kalacak ve varlığını devam ettirecekti.Sevdiklerimizi kaybetme tehlikesi baş gösterdiğinde herkesin hayatını yeniden şekillendirecek kararlar alma noktasına gelmemiz tuhaftı.

    İskenderin sikkeleri Kızıldeniz’in derinliklerinde keskin mercan kayalıklarının altında gizlenmiş beni bekliyordu hissediyordum.

    Güzel bir Haziran sabahıydı.Şifa ve ben annemi, tekerlekli yatağıyla hastane koridorunda doktorumuz eşliğinde ameliyat odasına kadar götürdük.Annemi kızıl elmam seni çok seviyorum diyerek ameliyat odasına uğurladık.Annem koridor boyunca giderken bir kez daha mercan kayalıklarının neye benzediğini anlatmamı istedi.Yüzlerce çeşit su altı canlısının ,dünya üzerine nazaran çok daha fazla rengarenk kayalıklar içinde yüzdüğünü anlattım.

    Annem zihninde fırçasına yedirdiği rengarenk boyaları tabloya sürmeye başlamıştı çoktan..


    Gülcan/İlk Öykü Deneme
    27 Ocak 2020
  • Serin bir rüyanın hatırınadır çektiğim dünya ağrısı..
  • Dünya öylece geçip gittiğimiz bir yer değil artık, çok üzgünüm.
    Al bu gönül yarası, hazan sarısı, zaman ağrısı sende kalsın, ben taşıyamadım.
    Kemal Varol
    Sayfa 207 - İletişim
  • "Serin bir rüyanın hatırınadır çektiğim dünya ağrısı.

    Birhan Keskin
  • Herkesin, her şeyin, anlama benzeyen bir sebebi yok muydu bu dünyada? Köstebekler kazmak, bulutlar yağmak, eller dokunmak için vardı. Dünyayla birlikte usul usul dönen bulutlara baktım. Beyaz, yüklü ve uzaklardı. Zavallıcıklar, kendim dedikleri şeyin, dünyadan topladıkları buz kristallerinden, su damlacıklarından filan ibaret olduğunu bilmiyorlardı. Dünyaya ait olanla şişip yüklenmişlerdi ve dünyadan aldıklarını yine ona vermek için, vakti gelince patlayacak, böyle uzak görünmelerine rağmen, eğilip alnıma, omuzlarıma dokunacaklardı. Yağmur bu yüzdendi. Kar bu yüzdendi.

    Bulutlara baktım. Sanki her şey orada yazılıymış gibi yavaş yavaş kavradım. Benimki de onlarınkine benzeyen bir ağırlıktı kalp değil; dünya ağrısı. Sadece kendi dertlerimin değil, başkalarınınkine derman olamayışın da yüküydü sırtımda taşıdığım. Senelerce kalbimi rendeleyen suçluluk hissi, bu yükün piçiydi. Kabuğun altındakilerden çok üstündekilerle, yaptıklarımdan ziyade yapmadıklarımla ilgiliydi. Başkalarının yanından bir gölge gibi sessizce geçişimle, dünyaya değmeden parmak uçlarımda yürüyüşümle. Kendime bir pusula, bir baston bulamamaktan yakınırken, kimseciklere baston, pusula olmayı beceremeyişimle.
    Nermin Yıldırım
    Sayfa 248 - Hep Kitap
  • "Zaman bir değirmen taşı Mürşit," dedi, ağzını elinin tersiyle silerek. "Taşın işi dönmek sanırsın, halbuki öğütmektir."