• Turna ey, alaca gözlü, mavi kanatlı turna... Dünya, viran bir dünyadır, derdin, kederin dünyasıdır.
  • Konuşmak karşında seni dinleyecek birini bulduğunda anlamlı oluyor kâri. Dinleyecek birini bulmamış olmaksa büyük bir buhran bence. Hatta bazen şöyle hayal kuruyorum; belki de dinleyecek kimsesi olmayan adamlar bulmuşlardır yazmayı. Çoğu zaman ben de belki de bunun için yazmayı tercih ettiğime inanırım. Muhakkak biri dinler, yani okur diye inanırım hep. Belki şimdi ya da belki yıllar, on yıllar sonra ama biri okur.

    Tabii bir de susmak var, konuşmaktan çok daha anlamlı. Zira bazı şeylerin, hislerin, düşüncelerin ve belki de daha fazlasının kalemle çizilir ya da bir şekle sokulabilir olduğuna inanmıyorum. Susmak da bir konuşma şeklidir bence ve henüz insan sükûtu anlatacak bir şeyler bulamadı ve kanaatimce bulamayacak da. Onun için güzeldir belki de.

    Sana da oluyor mu? Bazen kendimi birileriyle konuşurken buluyorum. Konuşuyorum ama aklımda dilimden dökülenler yok. Duyuyorum ama dinleyemiyorum ne dediklerini. Yabancı ve başka bir yerdeymiş gibi, sanki hiç orada olmamış gibi oluyorum. Ve olduğum ama aslında olmadığım bir yerde buluveriyorum kendimi. Doğru, evet; bazı vakitler utanıyorum da bu halimden. Ama elimden gelen bir şey yok. İstemeden yapıyorum sanırım.



    Büyük sorular soruyorum kendi kendime. Çok büyük ve cevap vermeye gücümün yetmediği sorular. “Kimim” diyorum, “kim olmalıyım, nereye gidiyorum ne yapıyorum ve ne faydası var?” Elbette bir cevap bulamıyorum. Zira benden evvel de sordular. Ama sorular hep cevaplarla sınırlı.

    Bugün daha doğrusu bu gece tam da bu yazıyı yazarken şöyle bir soru var mesela zihnimde ve yankılanıp duruyor. Tekrar tekrar aynı cümle ve ses değil bir düşünce bu. Tam da şöyle; “Bizden ne istiyorlar?”

    Hayır, kişisel düşünmüyorum bunu. Birkaç kişiden falan da bahsetmiyorum. Hepimizden, her birimizden, bütün bir milletten, bütün bir ümmetten, ama sahici bir ümmet ve sahici adamlardan, sahiden ne istiyorlar bizden? Bütün bu karşımızda olan düşmanlar, batı, o, bu, neyse işte hepsi gerçekten bu düşmanlıklarının sebebi ne ve neyi almak istiyorlar bizden? “İşin edebiyatını mı yapıyoruz yoksa?” diye geçiriyorum içimden. Yani aslında kendi kendimizi kandırıyor, bir kuruntuya inanıyor ve onu gerçek mi sanıyoruz? Aklımda bir soru onlarca soruya sebep oluyor. Bütün dünya bizim karşımızda durup da bizden bir şey istiyor ve o her neyse onu bizden almak için uğraşıyor diye inandığımızın ne olduğunu düşünüp duruyorum. Elbette cevaplar buluyorum. Ama yetmiyor. Sonra “şükür ki hâlâ düşmanlık ediyorlar” diyorum “demek almak istediklerini alamamışlar ki halen dahi düşmanlar bize” diye geçiriyorum içimden.

    Mesela ülkeyi evimiz diye düşünsek. Gerçek anlamda söylüyorum bir ev gibi hayal etsek ve asırlardır her yerde karşımıza çıkan, her taşın altında parmak izlerini bulduğumuz, her adım attığımızda yolumuzu kesen bu düşman da hırsız olsa ve hayal ya işte bir gece vakti gaflet anında korumasız bıraktığımızda giriverse evimize neyi alır ve götürür?



    Ezcümle sorum şu; bu adamlar bizden ne istiyorlar ve biz onların istediklerinin ne olduğunun farkında mıyız?

    Geç oldu ve bana ayırdıkları köşeye de anca bu kadar kelime sığıyor, cevapları Cuma günü bu köşede buluşur konuşuruz…
  • Sıcaktan kavrulan, uyumaktan başka bir şey yapmaya gücü yokmuş gibi görünen yorgun topraklar, derin bir karanlıkla tükenmiş yaşamları sonsuza kadar hapsedecek mezarlar haline gelmek için bekliyorlar.

    Dalları zayıflamış, susuzluktan kurumuş yapraklarıyla toprağa bağlı ağaçlar sonun yakınlığını hissettikçe daha büyük bir nefretle salıyorlar köklerini bu ölümcül topraklara.

    Kuşlar ötüşmekten yorulmuş, bir damla gölgeye aç, güçsüz kanatlarına son bir azimle rüzgâr doldurmaya çalışıyorlar.

    Her şey akıl almaz bir düzen içinde, algılanamayacak kadar karışık ve fark edilemeyecek kadar sade…

    Dünyanın her yerinde ortak tek bir an içinde bir sürü insan gözlerini bambaşka yerlerde ilk defa açarken bende Tacoma’da dünyanın nasıl bir yer olduğuna meraklı gözlerle bakıyordum ilk defa. 1935’in 30 Ocak günü.

    Babamı hatırlamak istemiyorum, bir oğlu olduğundan haberi olduğunu da sanmıyorum zaten.

    Aradan yirmi yıl geçti, harika bir yere gelmediğimi anladım artık.

    Evimdeki aynaya bakıyor ve yüzümü görüyorum, başka bir şey görmek isteyebilirdim belki. Gördüğüm 20’sinde polis karakolunun camlarını elindeki taşlarla alaşağı etmiş bir suçlu, yalnız biri, duyarlılığı bu hayatı kaldıramayacak kadar keskinleşmiş bir kaybeden, bir kalem ve kâğıt müptelası, bir yazar, bir alkolik, bir yalnız nihayetinde.

    Yalnızlığını şiirlerle kovmaya çalışan bir umutsuz…

    Kaçmakla kurtulunur, en azından inanılan bu. Fazlasıyla da denenilen. Kimi başarır, kimi başaramaz. Yalnızlıktan kaçılmaz işte, kendini yanında götürdükçe yalnızlıktan kaçamazsın. Kaçtım diyorsan da büyük bir yalancısın.

    21 yaşımda Tacoma’yı terk ettim, umurunda olmasını isterdim, California’da yaşamaya başladım. Sokak aralarında, köşe başlarında bazen de ana caddelerde şiirlerimi satıp, yalnızlığı kovmaya bir de karnımı doyuracak kadar yiyecek parası çıkarmaya çalışıyordum. İşportacı şair Brautigan…

    Bir on yıl böyle gitti, bu süre içerisinde Beat’lerle tanıştım hani şu Beatnik’ler, kafalarına göre takılan kıyak adamlar yani, Jack, Allen ve diğerleri. Ama hiçbir zaman kendimi onların yürüdüğü yola tam olarak ait göremedim.

    Beat’ler anlaşılır, açık, içten, cüretkâr, muhaliftiler, mizah duygusuna da sahiptiler. Ama bir şiir için bunlar yetersiz kalır, lirik ve sürreal olmalı, saflığı ve sevgiyi barındırmalı. Benim için sevgiliye yazılan naif satırlar her türlü karşıt hareketten daha güçlüdür.

    Tabiat ve önemsiz anlar hayatı oluştururlar, asıl olan budur benim için.

    67 yılında Amerika’da Balık Avı kitabım yayınlanınca bende bir hayli tanınır hale geldim. O sokaklarda yıllarca kendi başıma takılırken aradığım şey kimsenin umurumda değildi. Ama bir kitap, her şeyi değiştirecek öyle mi, artık isteniyor ve tanınıyor muyum? Bunların hiçbiri umurumda değil.

    Her şey fütursuzca yalpalanıyor ve eskiyor, bende bu akışı içimde hissediyorum.

    Ruhlarımız kör doğmadı ama dünya gözünü çıkarmak için elinden geleni yapıyor. Savrulmak yapraklara özel bir şey olmalı, insanın ruhu bu işin içine girmemeli.

    Bir barmen tezgâhın benim oturmadığım diğer ucundaki, aslında orada hiçbir zaman olmamış hayali lekeyi nasıl bir şuursuzlukla siliyorsa, önümüze çıkan güzellikleri, yeni aşkların başlama fırsatlarını aynı şuursuzlukla es geçiyoruz. Ancak tüketilebilecek şeyler üretecek kadar yaratıcıyız hepimiz. İnceliğin peşi çoktan bırakıldı. Ürettiklerim tüketilmeli ve tüketeceğim şeyler üretilmeli. Bunu daha fazla hassasiyet ve bilgi gerektiren bir platformda gerçekleştirince de entelektüel oluyoruz. Bu duruma üzülmeli miyim bilmiyorum ama sevinemeyeceğim kesin.

    Yıl 72’ydi ve ben 37’sinde yolun sonuna yaklaşmıştım. Yazdıklarım seviliyor, Amerika ve Japonya’da tanınıyordum. Ama sıkılmaya yine kötü hissetmeye başladım. Ne kitaplar ne de şiirler içimi aradığım şey kadar dolduramıyordu. Yüzler, sesler her zamankinden daha anlamsız geliyordu. Şimdi herkes peşimde, sürüyle dinleti ve röportaj teklifleri geliyor, bunlarda umurumda değil bana hiçbir şey ifade etmiyor.

    Buna bunalım mı deniyor bilmiyorum ama ne deniyorsa eğer en derinlerine düşmüştüm. İçki, yalan ve gerçek kadar güçlenmişti hayatımda, onla ve onsuz yapamıyordum. Montana’da bir çiftlik evine yerleştim. İnzivaya çekilmek sadece kendimi dinlemek istiyordum.

    Belki bende herkes gibi ömrünün geri kalanını geçmiş olan bölümünde yitirdiklerini arayarak geçirenlerdenim. Belki de tamamen onlardan biriyim. Kulağım artık var olmayan bir evin duvarına dayanmış gibi geçmişe dayalı. İçimde pişmanlıklar sıkıntılı bir bitkinlik taşıyan yaz akşamüstlerinde daktiloya vurulan hüzünlü ünlem işaretleri gibi haykırıyorlar.

    Bir şekilde bekliyorum, yaşayacaklarımın hayalimdekilerle kesişeceği o imkânsız zamanları, herkes gibi bende bekliyorum, hiç gelmeyecek özgürlüğün ve aşkın tadını, bir şekilde bekliyorum, herkes gibi, nasıl olsa beklemek beklemektir.

    Farklılaştırabildiğim şeyler olmuştur belki, kendi adıma ya da bütün bir hiçlik adına. Bira şişemle oturduğumuz evimin verandasındayız şimdi, buradan hayat bir parça daha dingin gözüküyor gözüme, sevdiği adamla harika bir sevişme yaşamış, yorgun ve tatmin olmuş bedenini yatağa bırakmış, pencereden esen meltemi teninin her noktasında hisseden, ciğerlerine tütünün nefesine dolduran güzel ve âşık bir kadın gibi mutlu ve dingin gözüküyor şuan hayat. Boş şişelerin fazlalığından da böyle geliyor olabilir elbet. Düz bir çizgide ağzıma götürdüğüm biramdan bir fırt daha alıp, Rembrandt’ın bile böylesine düzgün ve güzel bir çizgi çizemeyeceğini düşünürken karşımda ki eşsiz çekicilikte sevişmeden yorgun düşen harikulade kadını izliyorum ve kanımda yeterince alkol var.

    Her zaman gitmekle kalmak arasında bir yerlerdeydim.

    Aradıklarım ya hiç yoktular ya da olamayacak şeyleri aradım. Bu belki hayatın suçuydu belki de ben onu yanlış anladım. Mükemmellik, normalliğin kristalleşmiş halinden öte bir şey değil.

    Grenli, siyah beyaz eski bir fotoğrafın içine sıkışmış, renksizlikten şikâyetçi, içi geçmiş, umutsuz bezginlerin hüzünleriyle dolu kalbim. Ruhları kemiren aşağılık bir umutsuzluk ve kırılganlıkla çürüyor her şey. Biraz içki ve biraz daha içkiyle dolduruyorum bedenimi. Benim gibi biraz fazla içiyorsanız sakallarınız birbirinden ayırt edilemeyen milyonlarca küçük nergisten oluşan zarif bir bahçe gibi lekeleniyor, gözlerinizde yorgun bir ihtiyar bakışı beliriyor ve içinizde yanan ateşler mum alevleri kadar korkaklaşıyor. Bekliyor, bekliyor, bekliyorsunuz, yazıyor ve yazıyor ve yazıyorgunsunuz…

    Kaçmak dedim de, bir ara bunu başarmıştım sanırım. Jantları çatlak, kaportası çürüklerle dolu, görmüş geçirmiş eski bir amerikan arabasının arkasına taktığım karavanla Idaho nehirlerinin kıyılarına kurduğum kamplarda biraz olsun kurtulmuştum peşimi bırakmayan tüm hezeyanlardan…

    Doğayla bütünleşmenin ancak içinde olunduğunda fark edilebilen serin okşayışlarıyla uyudum geceleri. Seslerin harmonisi kanserli hücreleri söküp attı ruhumdan.

    Beklentilerimi azalttım, insanlardan beklediklerime harcadığım enerjiyi kendime yakınlaşmak için harcadım. Şu an hiçbir şey yapmıyor ve düşünmüyorum. Sadece sessizliği dinliyorum. Ben ve kendimden bir parça uzaklaştım. Doğadan soyutlanıp sanata yönelmiyorum, hayatın bir değişkeni ya da hayatı değiştirme gibi bir derdim yok, doğa olmaya çalışıyorum. Bir şey anlatmıyorum aslında anlattıklarımdansa beklentim yok artık. Doğanın bağrındayım, bir parçasından öte artık oyum. Doyacak kadar yemeğim var, fazlası her zaman insanı kötülüğe iter, sessizce uyuyacak bir yerdeyim, entelektüel ve duygusal zırvaları azaltıp içimdeki sese yöneliyorum.

    Bunlar iyi zamanlarımdı, ve yine bir şey oldu. Sihir bozuldu. Bulduğum harika cennetten bile memnun kalmayacak hisler ve düşünceler üretmeyi becerdim yine.

    Sanırım oraya kalem ve kâğıt götürmemeliydim. Yazmayı yanımda götürmemeliydim.

    Ama olan bu, sonuç olarak buradayım. İçkiye ve yazmaya muhtacım, bana bahşedilen cennet bile olsa cehennemde yanmak zorundayım. Ben bir yazarım ve buna hazırım.

    Ölene kadar acı çekip yazacağım, başka bir yolda yürüyecek değilim.

    Satın alınacakların listesi yapılırken ya da tahsil planlaması, kitapların taslakları oluşturulurken ya da bir yönetmen ışık kararları verirken, sanatlı ya da sanatsız içinde başrolünü oynamak istediğiniz bir hikâye yaratırken var ettiğiniz küçük kümelerin içinde daha da yalnızlaşırken bir devletin herhangi bir kararının bir çoğunluk için iyiyken yolu kayıp bir biçimde herhangi bir azınlık için kötü olmak zorunda olduğu gerçeğini görürken, sevgilinizin bir var bir yok olacağını o hep kalsa da aşkın başıboş bir gezginden ibaret olduğunu hissederken, dünyayı kalemlerin ve kılıçların değiştirdiğini, ucuz bir merhemden öteye gidemeyen sevgiyi yalnızlığınızın üstüne umutsuzca sürerken, ölümden bir zerre bile korkmayıp, ölümünüze üzülecek kimsenin olmadığını anlarken hayat pek te uğrunda savaşılası bir yer gibi gelmiyor artık.

    Birden kendinizi batmakta olan bir gemi gibi hissediyorsunuz.

    Şimdi Bolinas’ta bir balıkçı kasabasındayım.

    Ömrümün geri kalanını cehennemin kapısı aralanana dek yazarak geçireceğim.

    Kendimi her şeyden koparıp göl kenarında balık tutup içki içeceğim.

    Richard Brautigan
  • Dünya, aşıklari ve gönül koymuşları sevmez..
  • 1837 yılının aralık ayındayız.Sahne bir köy papazının evidir. Hizmetçi Tabby, bu evde oturan üç genç kızın çocukluk yıllarını mutlulukla doldurmuştu. Tabby, mutfaktaki işleri bittikten sonra, kendisini bekleyen üç kıza güzel peri masalları anlatırdı. Bu masallar, daha o vakitten hikayeler, şiirler ve piyeslerle ilgilenen üç çocuğun hayatlarının en tatlı hatırasıydı.
    Ama Tabby ihtiyarladıkça kuvvetten düştü. Bir Aralık günü de bacağı kırıldı.
    Fakir bir papaz olan kızların babası, ihtiyar hizmetçiye bakacak parası olmadığı gerekçesiyle, onu evde tutmamaya karar verdi.
    Kızlar, Tabby'nin gideceğini duyduklarında fena halde öfkelendiler. Kendileri küçükken Tabby onlara bakmıştı. Şimdi de Tabby'ye bakmak, onlara düşüyordu.
    İsteklerini gerçekleştirmek için kızlar açlık grevine başladılar. O gün sofrada hiçbir şey yemediler. Ertesi sabah, solgun görünmekle beraber, açlık grevine devam ettiler. Babalarına kahvaltı etmektense Tabby'ye bakmayı tercih ettiklerini söylediler.
    Birkaç saat sonra kızların bu istediği yerine getirildi. Açlık grevleri bu şekilde fayda verince genç kızlar, ev işlerini gördükten, yemek pişirdikten ve çamaşır yıkadıktan sonra Tabby'ye de bakmaya başladılar.
    Bu üç genç kız, Charlotte, Emily ve Anne Bronte idi.
    İki roman yazmış olmakla birlikte henüz otuz yaşına varmadan ölen Anne fazla tanınmamakla birlikte, Chorlette 'Jane Eyre', Emily ise 'Rüzgarlı(uğultulu) tepeler' adlı romanları sayesinde, dünya edebiyatının en şöhretli isimleri arasında anılır hale gelecekti.
    Üç kız kardeşin edebiyata olan bu büyük ilgisinde, hakkını korudukları hizmetçi Tabby'nin küçükken onlara anlatıp hayal dünyalarını beslediği öykülerin büyük bir rolü vardı..
  • Dünya mamur bir dünyadır, içinde herkes aklı kadar mutludur...
  • Dünya bu ey gule, dünya bu..
    Bedenimi, ruhumu taniyincaya kadar ömrümüde bitirdim...