Gürkan ((şair)), Suç ve Ceza'yı inceledi.
Dün 01:58 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 10/10 puan

Rodya Romanoviç Raskolnikov yoksul bir gençtir; Petesburg Üniversitesi'ndeki hukuk öğrenimini yarıda bırakır. Aklı Batı'dan gelen siyasi ve felsefi düşüncelerle karmakarışıktır. Nefret edilen kötü bir tefeciyi öldürecektir. Böylece finansal problemlerini çözerken aynı zamanda dünya kötü değersiz bir parazitten temizlenecektir. Raskolnikov daha yüksek bir amaca hizmet eden bir cinayetin kabul edilebilir olduğuna inanır. Bir sürü hesap kitaptan sonra harekete geçer ve kadının evine giderek onu baltayla vahşice öldürür. O anda Alonya ile birlikte yaşayan ve kimseye bir zararı dokunmayan üvey kız kardeşi beklenmedik biçimde içeri girdiğinden Raskolnikov onu da öldürmek zorunda kalır. Müşterilerin rehin için bıraktıkları birkaç küçük süs eşyasını alır ve kimseye görünmeden oradan ayrılır.
Kimsenin kendisini görmediğini bildiği halde, Raskolnikov son derecede tedirgindir. Tedirginliği ailesi ve yakın çevresini de etkilenir. Raskolnikov'un hayatında üç kadın vardır. Bunlardan ilki olan annesi düşkün ve müşfik bir kadındır. Hayatındaki ikinci kadın kız kardeşi Dounia'dır. Hayatındaki üçüncü kadın ise Marmeladov adındaki işsiz kâtibin kızı Sonia'dır. Raskolnikov onunla ara sıra buluşmuş arkadaşlık etmiştir. Sonia'nın ailesi babasının ayyaşlığı yüzünden çok yoksuldur. Sonia, ailesine bakmak için fahişelik yapmaya başlamıştır. Raskolnikov öldürdüğü kadının evinden aldıklarını ve diğer delilleri saklayıncaya kadar çılgın gibidir. Ödenmemiş bir borç yüzünden karakola çağrıldığında polislerin yanında baygınlık geçirir. Günlerce hasta yatar. "Katilin cinayet yerine dönmesi" kuralına uygun olarak yakalanmayı ve rahatlamayı, arınmayı isteyen genç adam öldürdüğü tefeci kadının evine gelir. Komiserle tanışır ve davranışlarıyla dikkat çekerek soruşturmanın baş zanIısı olur. Zeki bir adam olan Komiser Porfiry Petro viç Raskolnikov'un katil olduğunu düşünür. Raskolnikov Sonia'ya suçunu ve aşkını itiraf eder. Sonia fahişelik yapmasına rağmen inançlı ve iyi yürekli bir kızdır. Ona acır ve suçunu polise itiraf etmesi ve bedelini ödemesi gerektiğini söyler. Sonunda vicdan azabı Raskolnikov'a suçunu itiraf ettirir. Sibirya'ya sürgün edilir. Sonia onun serbest kalacağı günü bekleyecektir. Raskolnikov yine de aşırı bir pişmanlık duymamaktadır. Fakat Sonia'nın sayesinde kendini dine verebilecektir.

Makaleler
*Söylemek ve söylenmek*

Yıllardır söylenip duruyoruz. Kendimiz konuşup kendimiz dinliyoruz.
Hem yerel ölçekte, hem de dünya sahnesinde.
Kendin pişir kendin ye, mantığı biraz da bizimkisi.
Bir kulaktan giriyor, ötekinden çıkıyor söz.
Yel taşıyor, duvara yapıştırıyor fakat deprem gelip yıkıyor. Satan memnun ama alanın umurunda değil.
Politik beklentili ve günü kurtarmak içindir söylenmek.
Gaz vermek ve gaz almak içindir söylenmek.
Kinini kusmak, hıncını almak, rakibi devirme çabasıdır söylenmek.
Peki söylemek nedir?
Önce bir edebiyat terbiyesinden geçeceksin usulünce. Toplumu anlamak ve dinlemek için toplumbilimiyle biraz haşır neşir olacaksın.
Kendini ve evreni tanıma çabasına gireceksin.
Etik ve estetik güzelliği olacak cümlelerinin.
Fen ve teknolojiye yön vermeli nutukların.
Hepsinden önemlisi; mantık öğeleriyle örülmüş felsefi temelleri vardır söylemenin.
Kalıcı ve beyinlerde kabul, gönüllerde iz bırakmak istiyorsa söz, bu aşamalardan geçmeli. Ya da susup, sahibine teslim etmeli.
23.05.2018
Ali Rıza Malkoç
#armozdeyis

Yazımın yayınlandığı web adresi:
http://www.edebiyatevi.com/...ek-ve-soylenmek.html

CEM AKDAG, Ve... Sonraki Hayattan Kırk Öykü'ü inceledi.
22 May 23:26 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Papini bir nörolog değildi ancak GOG'u okuyup hoşunuz gittiyse bu kitap da hoşunuza gidecek . Bir arkadaşın yazdığı gibi tüm bölümler saçma ama... imkansız değil . Buyrun sizin için bazı alıntılar;


ÖLÜM OLMASA

İnsanlar yavaş yavaş ölümün sona ermesinin, motivasyonun da ölümü anlamına geldiğini keşfetmeye başlarlar. Anlaşılan uzun yaşam kitlelerin afyonudur. İnsanlar daha sık uyurlar . Kimse fazla telaş etmez.
Bunun üzerine insanlar ölüm tarihleri için bir aralık belirlemeye başlar . bu yeni anlayış çerçevesinde arkadaşları onlara sürpriz partiler düzenlerler . Partiler tıpkı doğum günü partilerine benzer ama buradaki tek fark , arkadaşların gizlendikleri kanepenin arkasında çıkıp onları öldürmeleridir.

Doktorlar neden beyaz gömlek giyerler Kendi iyilikleri için değil , sizin iyiliğiniz için.

SİZ BİR ÇİPSİNİZ

Tıpkı bilgisayar çipi için ölümden sonra yaşam olmadığı gibi , bizim için de yoktur : ne de olsa biz de çiple aynı şeyiz . insanlar devasa ve görünmez bir yazılım programı işleten, birbirine ağlarla bağlanmış , küçük donanım birimleri; üç kozmik Programcının ürünüdür.

BEYİN KUTUSU TAŞIYICISI İNSAN

Yanınızdaki kişinin göz kapağı seğirirse , dikkatli olun. Normalde ikinizde bunun farkına varmasınız ama beyniniz bilinç altında farkına varır. Tespit edilen gizli seğirme, beyninizin gizli bölümlerinde bir dizi değişikliği tetikler : genler harekete geçer ,proteinler yeşerir, sinapslar yeniden düzenlenir. Tüm bunlar şuurunuzun hayli gerisinde gerçekleşir, siz yalnızca içinde ne olup bittiğini bilmediğiniz bir beyin kutusunun taşıyıcısısınızdır.


AŞK


Aşk beyninizin tasarımı sırasında belirlenmiş bir şey değildir . O artık yalnızca işletimsel döngüler den otlakçılık eden bir algoritmadır.

ÜRME

İnsanın eninde sonunda tükeneceğini bildiklerinden onu vakti geldiğinde kendi kendini yeniden üretebilmesine yarayacak bir kilit mekanizmasıyla donatmışlardı. Ancak ne anomali içeren algoritmayı ne de algoritmanın devrelerde kazara derin bir yalnızlık, bir eş ihtiyacı dram dolu bitmek bilmez destanlar ve icralar yaratacağını ön göremediler. Ortaya çıkan aşk yapma eylemi , sistemin boyutlarını muazzam ölçüde geliştirdi ve onu kısa sürede binlerce devreden, milyarlarca devreye yükseltti.

DÜNYANIN SONU

Bu yüzden farklı bir plan yapmış durumda. Dünyayı uykudayken sonlandıracak. Kuarkın tüm varlıkları , oldukları yerde kıvrılıp yatacaklar . Sabah vakti takım elbiseleriyle işe gidenler direksiyonları başında uykuya dalacaklar. Otoyollar , lokomotifler, metrolar hafifçe yavaşlayıp duracak. Ofis çalışanları yüksek binaların yerlerinde , koridorlarında tatlı tatlı kıvrılıp yatacaklar. Dünya başkentlerinin meydanları sessizliğe bürünecek . Böcekler kar taneleri gibi yere dökülürken ,çiftçiler buğday tarlarında uykuya dalacaklar. Atlar dört nala giderken duracak , ayakta uyuklamaya başlayacak. Ağaçlardaki kara jaguarlar , dalların üstünde çenelerini pençelerine yaslayıp gözlerini yumacaklar. İşte dünya böyle sona erecek :patlamayla değil esnemeyle.

《Mizgine_İslâm / ميزگينه اسلام》Ӝ̵, bir alıntı ekledi.
22 May 15:21 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Yunus Suresi :
40,94,95 ve 96. âyetler Medine döneminde, diğerleri Mekke döneminde inmiştir. 109 âyettir. Sûrede temel konu olarak Allah’ın rahmetinin gazabına üstün olduğu vurgulanmaktadır. Sûrede, Yûnus, Nûh ve Mûsâ peygamberler ile bunların kavimlerinin kıssalarına yer verilmektedir. Sûre, adını içindeki Yûnus kıssasından almıştır.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Elif, Lâm, Râ. Bunlar hikmet dolu Kitab’ın âyetleridir.
2. İçlerinden bir adama insanları uyar ve iman edenlere, Rableri katında kendileri için bir doğruluk makamı bulunduğunu müjdele diye vahyetmemiz, insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu ki o kâfirler, “Bu elbette apaçık bir sihirbazdır” dediler?
3. Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratan, sonra da Arş’a kurulup işleri yerli yerince düzene koyan Allah’tır. O'nun izni olmaksızın, hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte O, Rabbiniz Allah’tır. O hâlde O'na kulluk edin. Hâlâ düşünmüyor musunuz?
4. Hepinizin dönüşü ancak O’nadır. Allah, bunu bir gerçek olarak va’detmiştir. Şüphesiz O, başlangıçta yaratmayı yapar, sonra, iman edip salih ameller işleyenleri adaletle mükâfatlandırmak için onu (yaratmayı) tekrar eder. Kâfirlere gelince, inkâr etmekte olduklarından dolayı, onlar için kaynar sudan bir içki ve elem dolu bir azap vardır.
5. O, güneşi bir ışık (kaynağı), ayı da (geceleyin) bir aydınlık (kaynağı) kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona menziller takdir edendir. Allah, bunları (boş yere değil) ancak gerçek ile (hikmeti gereğince) yaratmıştır. O, âyetlerini, bilen bir topluma ayrı ayrı açıklamaktadır.
6. Şüphesiz gece ve gündüzün ard arda değişmesinde, Allah’ın göklerde ve yeryüzünde yarattığı şeylerde, Allah’a karşı gelmekten sakınan bir toplum için pek çok deliller vardır.
7,8. Şüphesiz bize kavuşacağını ummayan ve dünya hayatına razı olup onunla yetinerek tatmin olan kimseler ile âyetlerimizden gafil olanlar var ya; işte onların kazanmakta oldukları günahlar yüzünden, varacakları yer ateştir.
9. (Fakat) iman edip salih ameller işleyenlere gelince, Rableri onları imanları sebebiyle, hidayete erdirir. Nimetlerle dolu cennetlerde altlarından ırmaklar akar.
10. Bunların oradaki duaları, “Seni eksikliklerden uzak tutarız Allah’ım!”, aralarındaki esenlik dilekleri, “selâm”; dualarının sonu ise, “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur” sözleridir.
11. Eğer Allah, insanlara onların hemen hayra kavuşmayı istedikleri gibi, şerri de acele verseydi, elbette onların ecellerine hükmolunurdu. İşte biz, bize kavuşmayı ummayanları, kendi azgınlıkları içinde bocalar hâlde bırakırız.
12. İnsana bir sıkıntı dokundu mu, gerek yan üstü yatarken, gerek otururken, gerekse ayakta iken (her hâlinde bu sıkıntıdan kurtulmak için) bize dua eder. Ama biz onun bu sıkıntısını ondan kaldırdık mı, sanki kendisine dokunan bir sıkıntı için bize hiç yalvarmamış gibi geçer gider. İşte o haddi aşanlara, yapmakta oldukları şeyler, böylece süslenmiş (hoş gösterilmiş)tir.
13. Andolsun, sizden önceki nice nesilleri peygamberleri, kendilerine apaçık deliller getirdikleri hâlde (yalanlayıp) zulmettikleri vakit helâk ettik. Onlar zaten inanacak değillerdi. İşte biz suçlu toplumu böyle cezalandırırız.
14. Sonra, nasıl davranacağınızı görelim diye, onların ardından yeryüzünde sizi onların yerine getirdik.
15. Âyetlerimiz kendilerine apaçık birer delil olarak okunduğunda, (öldükten sonra) bize kavuşmayı ummayanlar, “Ya (bize) bundan başka bir Kur’an getir veya onu değiştir” dediler. De ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edecek olursam, elbette büyük bir günün azabından korkarım.”
16. De ki: “Eğer Allah dileseydi, ben size onu okumazdım, Allah da size onu bildirmezdi. Ben sizin aranızda bundan (Kur’an’ın inişinden) önce (kırk yıllık) bir ömür yaşadım. Hiç düşünmüyor musunuz?”
17. Artık, Allah’a karşı yalan uydurandan veya O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kimdir? Şüphe yok ki (böyle) suçlular asla kurtuluşa ermezler.
18. Allah’ı bırakıp, kendilerine ne zarar, ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve “İşte bunlar Allah katında bizim şefaatçılarımızdır” diyorlar. De ki: “Siz, Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz!? O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir.”.
19. İnsanlar (başlangıçta tevhit inancına bağlı) tek bir ümmet idiler; sonra ayrılığa düştüler. Eğer (azabın ertelenmesiyle ilgili olarak ezelde) Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, ayrılığa düştükleri hususlarda aralarında derhal hüküm verilir (işleri bitirilir)di.
20. “Ona (peygambere) Rabbinden bir mucize indirilse ya!” diyorlar. De ki: “Gayb ancak Allah’ındır. Bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim!”
21. Kendilerine dokunan bir sıkıntıdan sonra, insanlara bir rahmet (ferahlık ve mutluluk) tattırdığımız zaman, bir de bakarsın ki âyetlerimiz hakkında onların bir tuzakları (birtakım tertipleri ve asılsız iddiaları) vardır. De ki: “Allah, daha çabuk tuzak kurar.” Şüphesiz elçilerimiz (melekler) kurmakta olduğunuz tuzakları yazıyorlar.
22. O, sizi karada ve denizde gezdirip dolaştırandır. Öyle ki gemilerle denize açıldığınız ve gemilerinizin içindekilerle birlikte uygun bir rüzgârla seyrettiği, yolcuların da bununla sevindikleri bir sırada ona şiddetli bir fırtına gelip çatar ve her taraftan dalgalar onlara hücum eder de çepeçevre kuşatıldıklarını (batıp boğulacaklarını) anlayınca dini Allah’a has kılarak “Andolsun, eğer bizi bundan kurtarırsan, mutlaka şükredenlerden olacağız” diye Allah’a yalvarırlar.
23. Fakat onları kurtarınca, bir de bakarsın ki yeryüzünde haksız yere taşkınlık yapıyorlar. Ey İnsanlar! Sizin taşkınlığınız, sırf kendi aleyhinizedir. (Bununla) sadece dünya hayatının yararını elde edersiniz. Sonunda dönüşünüz bizedir. (Biz de) bütün yaptıklarınızı size haber vereceğiz.
24. Dünya hayatının hâli, ancak gökten indirdiğimiz bir yağmurun hâli gibidir ki, insanların ve hayvanların yedikleri yeryüzü bitkileri onunla yetişip birbirine karışmıştır. Nihayet yeryüzü (o bitkilerle) bütün zinet ve güzelliklerini alıp süslendiği ve sahipleri de onun üzerine (her türlü tasarrufa) kadir olduklarını sandıkları bir sırada, geceleyin veya güpegündüz ansızın ona emrimiz (afetimiz) geliverir de, bunları, sanki dün yerinde hiç yokmuş gibi, kökünden yolunmuş bir hâle getiririz. İşte düşünen bir toplum için, âyetleri böyle ayrı ayrı açıklıyoruz.
25. Allah, esenlik yurduna çağırır ve dilediğini doğru yola iletir.
26. Güzel iş yapanlara (karşılık olarak) daha güzeli ve bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir kara bulaşır, ne de bir zillet. İşte onlar cennetliklerdir ve orada ebedî kalacaklardır.
27. Kötü işler yapmış olanlara gelince, bir kötülüğün cezası misliyledir ve onları bir zillet kaplayacaktır. Onları Allah’(ın azabın)dan koruyacak hiçbir kimse de yoktur. Sanki yüzleri, karanlık geceden parçalarla örtülmüştür. İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.
28. Onların hepsini bir araya toplayacağımız, sonra da Allah’a ortak koşanlara, “Siz de, ortaklarınız da yerinizde bekleyin” diyeceğimiz günü düşün. Artık onların (ortak koştuklarıyla) aralarını tamamen ayırırız ve ortak koştukları derler ki: “Siz bize ibadet etmiyordunuz.”
29. “Şimdi ise sizin bize tapınmanızdan habersiz olduğumuza dair sizinle bizim aramızda şâhit olarak Allah yeter.”
30. Orada herkes daha önce yaptığı şeyleri yoklayacak (ve kendi akıbetini öğrenecek), hepsi de gerçek sahipleri olan Allah’a döndürülecekler ve (ilâh diye) uydurdukları şeyler (onları yüzüstü bırakıp) kendilerinden kaybolup gidecektir.
31. De ki: “Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? Ya da işitme ve görme yetisi üzerinde kim mutlak hâkimdir? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? İşleri kim yürütüyor?” “Allah” diyecekler. De ki: “O hâlde, Allah’a karşı gelmekten sakınmayacak mısınız?”
32. İşte O, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah’tır. Hak’tan sonra sadece sapıklık vardır. O hâlde, nasıl oluyor da (Hak’tan) döndürülüyorsunuz?
33. Rabbinin yoldan çıkanlar hakkındaki, “Onlar artık imana gelmezler” sözü, işte böylece gerçekleşmiştir.
34. De ki: “Allah’a koştuğunuz ortaklarınızdan, başlangıçta yaratmayı yapacak, sonra onu tekrarlayacak kimse var mı?” De ki: “Allah, başlangıçta yaratmayı yapar, sonra onu tekrar eder. O hâlde, nasıl oluyor da (haktan) çevriliyorsunuz?”
35. De ki: “Allah’a koştuğunuz ortaklarınızdan hakka iletecek olan bir kimse var mı?” De ki: “Hakka Allah iletir.” Öyle ise, hakka ileten mi uyulmaya daha lâyıktır, yoksa iletilmedikçe doğru yolu bulamayan kimse mi? Ne oluyor size? Nasıl hüküm veriyorsunuz?”
36. Onların çoğu ancak zannın ardından gider. Oysa zan, hak namına hiçbir şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilendir.
37. Bu Kur’an, Allah’tan (indirilmiş olup) başkası tarafından uydurulmamıştır. Fakat o, kendinden öncekileri doğrulayıcı ve Kitab’ı (Allah’ın Levh-i Mahfuz’daki yazısını) açıklayıcı olarak, indirilmiştir. Bunda hiçbir şüphe yoktur. (O) âlemlerin Rabbi tarafındandır.
38. Yoksa onu (Muhammed kendisi) uydurdu mu diyorlar? De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi siz de onun benzeri bir sûre getirin ve Allah’tan başka, çağırabileceğiniz kim varsa onları da yardıma çağırın.
39. Hayır öyle değil. Onlar, ilmini kavrayamadıkları ve kendilerine yorumu gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar. Kendilerinden öncekiler de (peygamberleri ve onlara indirilen kitapları) böyle yalanlamışlardı. Bak, o zalimlerin sonu nasıl oldu.
40. İçlerinden öylesi var ki ona (Kur’an’a) inanır; yine onlardan öylesi de var ki ona inanmaz. Rabbin bozguncuları daha iyi bilendir.
41. Eğer onlar seni yalanlarlarsa, de ki: “Benim işim bana aittir; sizin işiniz de size. Siz benim yaptığımdan uzaksınız; ben de sizin yapmakta olduğunuz şeylerden uzağım (sorumlu değilim).”
42. Onlardan sana kulak verenler de vardır. Fakat sağırlara, hele akılları da ermiyorsa, sen mi işittireceksin?
43. İçlerinden sana bakanlar da vardır. Fakat körlere, hele gerçeği görmüyorlarsa, sen mi doğru yolu göstereceksin?
44. Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez; fakat insanlar kendilerine zulmederler.
45. Onları yeniden diriltip hepsini bir araya toplayacağı gün, sanki gündüzün bir saatinden başka kalmamışlar (yeni ayrılmışlar) gibi, aralarında tanışırlar. Allah’a kavuşmayı yalan sayanlar, ziyana uğramış ve doğru yolu bulamamışlardır.
46. Onları tehdit ettiğimiz şeylerin bir kısmını sana göstersek de, (göstermeden) seni vefat ettirsek de sonunda onların dönüşü bizedir. Sonra, Allah onların yapmakta olduklarına da şahittir.
47. Her ümmetin bir peygamberi vardır. Onların peygamberi geldiği (tebliğini yaptığı) zaman, aralarında adaletle hükmedilir ve onlara asla zulmedilmez.
48. “Eğer doğru söyleyenler iseniz, (söyleyin) bu tehdit ne zaman (gerçekleşecek)?” diyorlar.
49. De ki: “Allah dilemedikçe, ben kendime bile ne bir zarar, ne de fayda verme gücüne sahibim. Her milletin bir eceli vardır. Onların eceli geldi mi, ne bir an geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.”
50. De ki: “Söyleyin bakalım, O’nun azabı size geceleyin veya gündüzün (ansızın) gelecek olsa, suçlular bunun hangisini acele isterler?!” (Bunların hiçbiri istenecek bir şey değildir.)
51. (Onlara) “Azap gerçekleştikten sonra mı O’na iman ettiniz? Şimdi mi!? Oysa siz onu acele istiyordunuz” (denilecek).
52. Sonra da zulmedenlere, “Ebedî azabı tadın! Siz ancak vaktiyle kazanmakta olduğunuzun cezasına çarptırılıyorsunuz” denilecektir.
53. “O (azap) gerçek midir?” diye senden haber soruyorlar. De ki: “Evet, Rabbime andolsun ki o elbette gerçektir. Siz (bu konuda Allah’ı) âciz kılacak değilsiniz.”
54. (O gün) zulmetmiş olan herkes, eğer yeryüzündeki her şeye sahip olsa, kendini kurtarmak için onu fidye verir. Azabı gördüklerinde, için için derin bir pişmanlık duyarlar. Onlara zulmedilmeksizin aralarında adaletle hükmedilir.
55. Bilesiniz ki, göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah’ındır. Yine bilesiniz ki, Allah’ın va’di haktır. Fakat onların çoğu bunu bilmez.
56. O, diriltir ve öldürür; ancak O’na döndürüleceksiniz.
57. Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, kalplere bir şifâ ve inananlar için yol gösterici bir rehber ve rahmet (olan Kur’an) geldi.
58. De ki: “Ancak Allah’ın lütuf ve rahmetiyle, yalnız bunlarla sevinsinler. Bu, onların toplayıp durduklarından daha hayırlıdır.”
59. De ki: “Allah’ın size indirdiği; sizin de, bir kısmını helâl, bir kısmını haram kıldığınız rızıklar hakkında ne dersiniz?” De ki: “Bunun için Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?”
60. Allah’a karşı yalan uyduranların, kıyamet günü hakkındaki zanları nedir? Şüphesiz Allah insanlara karşı çok lütufkârdır, fakat onların çoğu (O’nun nimetlerine) şükretmezler.
61. (Ey Muhammed!) Sen hangi işte bulunursan bulun, ona dair Kur’an’dan ne okursan oku ve (ey insanlar, sizler de) hangi şeyi yaparsanız yapın, siz ona daldığınızda biz sizi mutlaka görürüz. Ne yerde, ne de gökte, zerre ağırlığınca, (hatta) bu zerreden daha küçük veya daha büyük olsun, hiçbir şey Rabbinden uzak (ve gizli) olmaz; hepsi muhakkak apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da yazılı)dır.
62. Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.
63. Onlar iman etmiş ve Allah’a karşı gelmekten sakınmış olanlardır.
64. Dünya hayatında da, ahirette de onlar için müjde vardır. Allah’ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur. İşte bu büyük başarıdır.
65. Onların (inkârcıların) sözleri seni üzmesin. Çünkü bütün güç Allah’ındır. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
66. Bilesiniz ki göklerde kim var, yerde kim varsa, hep Allah’ındır. Allah’tan başkasına tapanlar (gerçekte) Allah’a koştukları ortaklara tâbi olmuyorlar. Şüphesiz onlar ancak zanna uyuyorlar ve sadece yalan söylüyorlar.
67. O, içinde dinlenesiniz diye geceyi sizin için (karanlık); gündüzü ise aydınlık kılandır. Şüphesiz bunda işiten bir toplum için ibretler vardır.
68. “Allah, bir çocuk edindi” dediler. O, bundan uzaktır. O, her bakımdan sınırsız zengindir. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O’nundur. Bu konuda elinizde hiçbir delil de yoktur. Allah’a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?
69. De ki: “Allah hakkında yalan uyduranlar asla kurtuluşa eremezler.”
70. Onlar için dünyada (geçici) bir yararlanma vardır. Sonra dönüşleri bizedir. Sonra da, inkâr etmekte olduklarına karşılık onlara şiddetli azabı tattıracağız.
71. Nûh’un haberini onlara oku. Hani o, bir vakit kavmine şöyle demişti: “Ey kavmim! Eğer benim konumum ve Allah’ın âyetleriyle öğüt vermem size ağır geliyorsa, (biliniz ki) ben sadece Allah’a dayanıp güvenmişim. Artık siz de (bana) ne yapacağınızı ortaklarınızla beraber kararlaştırın ki, işiniz size dert olmasın! Bundan sonra bana hükmünüzü uygulayın; bana mühlet de vermeyin!
72. Eğer yüz çeviriyorsanız, sizden zaten hiçbir ücret istemedim. Benim ücretim, ancak Allah’a aittir. Bana müslümanlardan olmam emredildi.”
73. Onu yine de yalanladılar. Biz de onu ve onunla beraber gemide bulunanları kurtardık ve onları ötekilerin yerine geçirdik. Âyetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Bak, uyarılan (fakat söz anlamayan)ların sonu nasıl oldu!
74. Sonra, onun ardından birçok peygamberi kendi toplumlarına gönderdik. Onlara apaçık mucizeler getirdiler. Fakat onlar önceden yalanlamakta oldukları şeye inanacak değillerdi. İşte biz haddi aşanların kalplerini böylece mühürleriz.
75. Sonra bunların ardından Firavun ile ileri gelenlerine de Mûsâ ve Hârûn’u mucizelerimizle gönderdik. Ama büyüklük tasladılar ve suçlu bir toplum oldular.
76. Katımızdan kendilerine hak (mucize) gelince, “Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir” dediler.
77. Mûsâ: “Size hak gelince, onun hakkında böyle mi diyorsunuz? Bu bir sihir midir? Oysa sihirbazlar, iflah olmazlar!” dedi.
78. Dediler ki: “Bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndüresin de yeryüzünde hâkimiyet (devlet) ikinizin eline geçsin diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.”
79. Firavun, “Bütün usta sihirbazları bana getirin” dedi.
80. Sihirbazlar gelince Mûsâ onlara, “Atacağınızı atın (hünerinizi ortaya koyun)” dedi.
81. Sihirbazlar atacaklarını atınca, Mûsâ dedi ki: “Sizin bu yaptığınız sihirdir. Allah, onu elbette boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.
82. Suçluların hoşuna gitmese de, Allah, hakkı sözleriyle gerçekleştirecektir.”
83. Firavun ve ileri gelenlerinin kötülük yapmaları korkusu ile kavminin küçük bir bölümünden başkası Mûsâ’ya iman etmedi. Çünkü Firavun, o yerde zorba bir kişi idi. O, gerçekten aşırı gidenlerdendi.
84. Mûsâ, “Ey kavmim! Eğer siz gerçekten Allah’a iman etmişseniz, eğer O’na teslim olmuş kimseler iseniz, artık sadece O’na tevekkül edin” dedi.
85. Onlar da şöyle dediler: “Biz yalnız Allah’a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz, bizi zalimler topluluğunun baskı ve şiddetine maruz bırakma!”
86. Bizi rahmetinle o kâfirler topluluğundan kurtar.
87. Mûsâ’ya ve kardeşine, “Kavminiz için Mısır’da (sığınak olarak) evler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın. Namazı dosdoğru kılın. Mü’minleri müjdele” diye vahyettik.
88. Mûsâ, şöyle dedi: “Ey Rabbimiz! Gerçekten sen Firavun’a ve onun ileri gelenlerine, dünya hayatında nice zinet ve mallar verdin. Ey Rabbimiz, yolundan saptırsınlar diye mi? Ey Rabbimiz, sen onların mallarını silip süpür ve kalplerine darlık ver, çünkü onlar elem dolu azabı görünceye kadar iman etmezler.”
89. Allah da, “Her ikinizin de duası kabul edildi. Öyleyse dürüst olmakta devam edin ve sakın bilmeyenlerin yolunda gitmeyin” dedi.
90. İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun da, askerleriyle birlikte zulmetmek ve saldırmak üzere, derhal onları takibe koyuldu. Nihayet boğulmak üzere iken, “İsrailoğulları’nın iman ettiğinden başka hiçbir ilâh olmadığına inandım. Ben de müslümanlardanım” dedi.
91. Şimdi mi?! Oysa daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun.
92. Biz de bugün bedenini, arkandan geleceklere ibret olman için, kurtaracağız. Çünkü insanlardan birçoğu âyetlerimizden gerçekten habersizdir.
93. Andolsun, biz İsrailoğullarını çok güzel bir yurda yerleştirdik ve onlara temiz rızıklar verdik. Kendilerine bilgi gelinceye kadar ayrılığa düşmediler. Şüphesiz ki, ayrılığa düşmüş oldukları şeyler hakkında Rabbin kıyamet günü aralarında hükmünü verecektir.
94. Eğer sana indirdiğimiz şeyden şüphe içinde isen, senden önce Kitab’ı (Tevrat’ı) okuyanlara sor. Andolsun ki, sana Rabbinden hak gelmiştir. O hâlde, sakın şüphe edenlerden olma!
95. Sakın Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan da olma! Yoksa zarara uğrayanlardan olursun.
96,97. Şüphesiz, haklarında Rabbinin sözü (hükmü) gerçekleşmiş olanlar, kendilerine bütün mucizeler gelse bile, elem dolu azabı görünceye kadar inanmazlar.
98. Yûnus’un kavminden başka, keşke (azabı görmeden) iman edip, imanı kendisine fayda veren bir tek memleket halkı olsaydı! (Yûnus’un kavmi) iman edince, dünya hayatında (sürüklenebilecekleri) rezillik azabını onlardan uzaklaştırmış ve onları belli bir zamana kadar yararlandırmıştık.
99. Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi elbette topyekûn iman ederlerdi. Böyle iken sen mi mü’min olsunlar diye, insanları zorlayacaksın?
100. Allah’ın izni olmadıkça, hiçbir kimse iman edemez. Allah, azabı akıllarını (güzelce) kullanmayanlara verir.
101. De ki: “Göklerde ve yerde neler var, bir baksanıza.” Fakat âyetler ve uyarılar, inanmayan bir topluma hiçbir fayda sağlamaz.
102. Onlar sadece, kendilerinden önce gelip geçenlerin başlarına gelen (azap dolu) günlerin benzerini mi bekliyorlar? De ki: “Bekleyin bakalım, ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.”
103. Sonra resûllerimizi ve iman edenleri kurtarırız. (Ey Muhammed!) Aynı şekilde üzerimize bir hak olarak, inananları da kurtaracağız.
104. De ki: “Ey insanlar, eğer benim dinimden herhangi bir şüphede iseniz, bilin ki ben, Allah’ı bırakıp da sizin taptıklarınıza tapmam, fakat sizin canınızı alacak olan Allah’a kulluk ederim. Bana mü’minlerden olmam emrolundu.”
105,106. Yine bana şöyle emredildi: “Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dîne çevir. Sakın Allah’a ortak koşanlardan olma. Allah’ı bırakıp da sana ne fayda ve ne de zarar verebilecek olan şeylere yalvarma. Eğer böyle yaparsan, şüphesiz ki sen zâlimlerden olursun.”
107. Eğer Allah sana herhangi bir zarar verecek olursa, bil ki onu, O’ndan başka giderebilecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O’nun lütfunu engelleyebilecek de yoktur. O, bunu kullarından dilediğine eriştirir. O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
108. De ki: “Ey insanlar, size Rabbinizden gerçek (Kur’an) gelmiştir. Artık kim doğru yola girerse, ancak kendisi için girer. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Ben sizden sorumlu değilim.”
109. (Ey Muhammed!) Sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.

Kuran-ı Kerim Türkçe Meali, Elmalılı Muhammed Hamdi YazırKuran-ı Kerim Türkçe Meali, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır

Nene Hatun Saygıyla...🌹🌹🌹 22 05. 1955

♥ 1955’te Türk Kadınlar Birliği tarafından Yılın Annesi seçilen Nene Hatun, Türkiye’de “Yılın Annesi” unvanı verilmiş ilk kadındır.♥

• • •

Ne yazık ki , bu kahraman Türk Kadını, Cumhuriyet gazetesinin İstanbul muhabiri gazeteci İsmail Habib Sevük’ün 1937 yılında Erzurum’da Nene Hatun ve diğer 93 Harbi gazileriyle yaptığı röportajla Türkiye’ye tanıtılabilmiştir.

Geçim sıkıntısı çeken Nene Hatun, 1943 yılında ulusal kadın kahramanlardan Nâme Hanım ile birlikte cumhurbaşkanına bir dilekçe yazarak yardım istemiştir.

• • •

Rus askerlerin 8 Kasım 1877 gecesi Aziziye Tabyası’nı ele geçirdiği haberinin Erzurum’da sabah ezanında minarelerden duyurulması üzerine Osmanlı askerine yardım için taş ve sopalarla mücadeleye giren şehir halkına katılmış ve gösterdiği yararlılıklar sonucu efsaneleşmiştir.

Rus ordusunun Pasinleri’ işgal edip Erzurum'a doğru ilerlemesi üzerine düşman işgali altında kalma endişesinden ötürü bir çokları gibi eşi ile birlikte Erzurum'a göç etti. Ruslar'ın Deveboynu savaşından sonra Erzurum'un varoşlarındaki tabyaları da işgal etmesi üzerine Nene Hatun, 3 aylık oğlunu evde bırakarak şehrin savunmasına katıldı ve yararlılık gösterdi.

Nene Hatun'un dördü erkek (Yusuf, Nazım, Abdurrahman ve Musa), ikisi kız (Asime ve Nevriye) altı çocuğu olmuştur. Oğullarından ikisi I. Dünya Savaşı’nda şehit oldu.

Ne yazık ki , bu kahraman Türk Kadını, Cumhuriyet gazetesinin İstanbul muhabiri gazeteci İsmail Habib Sevük’ün 1937 yılında Erzurum’da Nene Hatun ve diğer 93 Harbi gazileriyle yaptığı röportajla Türkiye’ye tanıtılabilmiştir.

Geçim sıkıntısı çeken Nene Hatun, 1943 yılında ulusal kadın kahramanlardan Nâme Hanım ile birlikte cumhurbaşkanına bir dilekçe yazarak yardım istemiştir.

Nene Hatun, zatürre teşhisiyle tedavi gördüğü Erzurum Numune Hastanesi’nde 22 Mayıs 1955 günü 98 yaşında hayatını kaybetti. Cenazesi, resmi törenle Aziziye Şehitliği’ne defnedilmiştir.

Hicret, Genç Werther'in Acıları'ı inceledi.
22 May 01:21 · Kitabı okudu · 6 günde · Puan vermedi

"Pencere tarafında takatsiz sırtüstü yatıyordu, çizmeleri ayağında, sarı yelekli mavi frakıyla baştan ayağa giyinikti."

AH WERTHER AH! diye başlamak istiyorum.

"Genç Werther'in Acıları" dünya edebiyatının en etkili, en ünlü ve yazıldığı dönemde intiharlara sebep olan nadir yapıtlarıdan biridir.
Lahn ırmağı kıyısındaki Wetzlar kentine gelen genç Goethe, 9 Haziran 1772 günü gittiği Volpertshausen 'deki baloda Lotte Buff ile taıştı. Lotte Buff, on dokuz yaşında olup dört yıldır, kendisinden on bir yaş büyük elçilik yazmanı Johann Christian Kestner ile nişanlıydı. 1772 yılının yaz aylarında Lotte Buff'e duyduğu aşk, daha sonra "Werther" romanının kıvılcımı olacaktı. Bu aşk kıvılcımları, henüz 25 yaşında olan Goethe'yi büyük bir üne kavuşturacaktır. Yazdığı bu eserle sadece kendi ülkesinde değil birçok ülkede yankı uyandırdı.
Kurguyu oluşturan "Werther"deki mektuplar, Goethe'nin 1772 yılında gerçekten yazdığı mektuplarla karşılaştırıldığı zaman, yaşamla yazınsal kurgu arasındaki ayrım ve sanatlaşma süreci görülür.

Şimdi gelelim Werther'in kişiliğine ve iç dünyasına. Başlarda bu kadar duygulu, hissiyatlı bir erkek var mı dünyada diye düşünmedim değil. Bir karıncaya bile aşk ve şefkatle bakan biri, toplumun duygusuz ve duyarsızlığını eleştirmeden de geçemiyor:
"Göğsümü parçalamak, insanın birbiri için bu kadar az değeri olabildiği için, beyni mi dağıtmak istiyorum sık sık. "
" Öğretmenin gözleri yaşardı, diyorum sana, dün bu ağaçların baltayla devrildiklerini konuşurken. Baltayla devrildiklerini! Çıldırmak işten değil, ilk baltayı indiren iti ellerimle gebertebilirim. Ben, ki bahçemde böyle birkaç ağaç olsa ve bir tanesi yaşlılıktan dolayı ölse, yaslara düşebilirim, seyretmekten başka bir şey yapamıyorum. "
"Yeryüzünde bir değeri olan çok az şey karşısında duygusuz ve duyarsız insanların bulunması, Wilhelm, beni çileden çıkarıyor."
"Mutluluğunun eksikliğini dünyevi bir engele bağlayabilen, aziz mahluk! Hissetmiyorsun! sefaletinin harap olmuş kalbinde, sarsılmış beyninde yattığını hissetmiyorsun, buna yeryüzünün bütün kralları birleşse, çare bulamaz. "

Lotte, Werther'in kalp ağrısı Lotte... Bir insan bu kadar aşkla bağlanabilir mi? " O kadar çok şeye sahibim, ama ona karşı duygularım hepsini yutuyor; o kadar çok şeye sahibim, ama onsuz hepsi bir hiç." Mutluluğu,yaşama sevincini birilerinin kollarına bırakmak... "Ve bu yürek artık cansız, sevinçler akmıyor ondan artık, gözlerim kuru "ve cana can katan gözyaşlarıyla artık esenlenmeyen duyularım korkuyla alnımı kırıştırıyor."
İnsanın içinden çıkamadığı duygularıyla avunması: " Acılarıma takılıp dalga geçiyorum; kendimi koyversem, karşı savlardan upuzun bir ayin olur."

Sıkkınlık ve hevessizlik Werther'in ruhunda gittikçe daha derinden kök salmış, gittikçe daha sıkı sarmalamış ve biraz biraz onun bütün varlığını kavramıştı. Lotte'yi her şeyin üstünde çok seviyordu, onunla gurur duyuyor ve onun herkes tarafından en mükemmel varlık olarak kabul görmesini arzu ediyordu. Fakat sevdiği kadın ona ait değildi ve bu da Werther'i tüketiyordu yavaş yavaş. Öyle ki artık ölmekten bile korkmuyordu: " Kendimi ayıplamıyorum, zira ölmeye cesaretim var. "

Werther'in tutkulu aşkına karşın Lotte sadece onun dostluğunu istiyordu: "Koskoca dünyada gönlünüzün arzularına uygun hiç mi başka kız yok? Kendinizi aşıp, onu arayınız; sizi temin ederim, onu bulacaksınız; zira şunca zaman kendi kendinizi yargıladığınız bu kısıtlama beni çoktandır korkutuyor, sizin ve bizim adımıza. Kendinizi aşınız! Bir seyahat sizi avutacaktır. Avutmalıdır! Arayıp bulunuz aşkınıza layık birini, arayıp bulun ve geri gelin, hakiki bir dostluğun hazzını birlikte tadalım. "

Bu dünyada aşkına karşılık bulamayacağını anlayan Werther, Lotte ile öbür dünyada buluşacağından emin ve bu amaçla intihar ediyor. "Bu andan itibaren sen benimsin! Benim, ey Lotte! Ben önden gidiyorum! Pederime gidiyorum, pederine. Ona yakınacağım, o da, sen gelinceye kadar beni teselli edecek, ve seni karşılamaya uçacağım, seni tutup, sonsuzluk karşısında, ebedi sarılışlarla senin yanında kalacağım.Rüya görmüyorum, hayal görmüyorum! mezarın yakınında aydınlanıyorum. Biz var olacağız! Birbirimizi tekrar göreceğiz!"

......

《Mizgine_İslâm / ميزگينه اسلام》Ӝ̵, bir alıntı ekledi.
21 May 23:57 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Heyetler Yılı :
Amr b.Âs ile Ebu Zeyd'in Umman'da Yapacağı İşler

Umman halkı kelime-i şehadet getirmeyi kabul ederek Allah'a ve Resûlüne boyun eğecek olurlarsa, Amrb.Âs orada yönetim işleriyle uğraşacak;[10] Yani Müslüman zenginlerden sadaka ve zekatlarını toplayacak, onların yoksullarına dağıtacak,
Mecusilerden (ateşe tapanlardan) cizye alacak,[11] Müslümanlar arasındaki
dâvaları da halledecekti.
Ebu Zeyd ise;
namaz kıldıracak, halka İslâmiyet] anlatacak, Kur'ân-ı Kerîm'i ve sünnetleri
öğretecekti. Amr b.Âs ile Ebu Zeyd, Umman'a gittiler. Ceyfer ile kardeşi Abd'i,
deniz sahilindeki Suhar panayırında buldular.[12] Suhar; Umman'ın her yıl Recep ayının başında açılıp beş gece süren panayırı idi.[13] Amr b.Âs der ki:
"Umman'a vardığım zaman, önce Abd b.Cülendâ ile buluşmak istedim. Çünkü, o, iki adamdan en uslusu idi.[14] Ona: 'Ben sana ve senin kardeşine Resûlullah Aleyhisselamın gönderdiği elçisiyim!' dedim. Abd:
'Kardeşim yaşça ve saltanatça benden önce gelir. Ben seni onunla görüştüreyim. Mektubunu o okusun!1 dedi.[15] Sonra da:
'Sen nelere davet ediyorsun?1 diye sordu.
'Ben seni bir olan, eşi ortağı olmayan Allah'a iman ve ibadet etmeye, O'ndan başkasına tapmayı bırakmaya, Muhammed'in de O'nun kulu ve Resûlü olduğuna şehadet getirmeye davet ediyorum!' dedim. Abd b.Cülendâ:
'Ey Amr! Sen kavminin ulu kişisi olan bir kişinin oğlusun. Senin baban bu hususta nasıl davrandı, ne yaptı? Şüphe yok ki; o bize bu yolda bir misal, bir örnek olabilir!' dedi. 'O, Muhammed Aleyhisselama
iman etmeden ölüp gitti. Ben onun da Müslüman olmasını ve Muhammed Aleyhisselamı doğrulamasını çok arzu ederdim! Ben de önceleri onun görüşünde idim. Nihayet, Allah beni İslâmiyete hidayet etti1 dedim. Abd:
'Sen ona ne zaman tâbi oldun?' diye sordu. Necaşî'nin yanında!' dedim
ve Necaşî'nin ne zaman Müslüman olduğunu haber verdim. Abd:
'Necaşî'nin kavmi, onun hükümdarlığı hakkında ne yaptı?' diye sordu. 'Hükümdarlığında bıraktılar ve ona tâbi oldular!' dedim. 'Uskuflar* ve ruhbanlar da
ona tâbi oldular mı?' diye sordu. 'Evet!' dedim. Abd:
'Ey Amr! Söylediğin şeye dikkat et! Adam için, yalan söylemekten daha ayıp, daha kötü bir huy yoktur!' dedi. 'Ben ne yalan söylerim, ne de dinimizde yalanı helâl sayarız!' dedim. Abd:
'Herakliyus, Necaşî'nin Müslüman olduğunu öğrenebilmiş mi idi?' diye sordu.
'Evet!' dedim. Abd:
'Bu, nasıl ve hangi şeyle öğrenilebilmiş?' dedi. 'Necaşî,
Herakliyus'a haraç gönderirmiş. Müslüman olduğu, Muhammed Aleyhisselamın peygamberliğini
doğruladığı zaman:
'Hayır! Vallahi, benden bir tek dirhem bile istemiş olsa, ona vermem!' demiş.
Herakliyus onun bu sözünü
haber alınca, kardeşinin oğlu Yennak:
'Senin dinine aykırı, sonradan ortaya çıkan bir dini din edinen kulunun yaptıklarını yanına bırakacak mısın?!' demiş. Herakliyus da:
'Adam kendisi için bir din seçmişse, ben ona ne diyebilirim? Vallahi, ben de,
esirgeyip cimrilik etmeseydim, muhakkak onun yaptığı gibi yapardım!' demiş'
dedim. Abd:
'Ey Amr! Neler söylediğine dikkat et!' dedi.
'Vallahi, sana doğru söylüyorum!' dedim.
Abd:
'Peygamberiniz neleri emrediyor? Nelerden de sakındırıyor? Onları da bana haber ver?' dedi. 'Yüce Allah'ın
buyruklarına boyun eğmeyi emrediyor. Ona asi olmaktan, karşı koymaktan
sakındırıyor. İyiliği, akraba haklarını gözetmeyi emrediyor. Zulümden,
haksızlıktan, zinadan, içkiden, taşlara, putlara, salibe tapmaktan sakındırıyor' dedim. Abd:
'Onun davet etmiş olduğu bu şeyler ne kadar güzeldir! Kardeşim beni
dinlese, bana uysa da, gidip Muhammed'e iman ve onun getirdiklerini doğrulasak
ne iyi olurdu. Fakat, kardeşim saltanata
düşkün ve onu elden bırakmakta cimridir!' dedi. 'Eğer o Müslüman olursa, Resûlullah Aleyhisselam yine onu kavmine hükümdar yapar. Zenginlerinden sadakalarını alır, fakirlerine, yoksul olanlarına verir' dedim.
Abd:
'Hiç şüphesiz, bu da güzel ahlâktır!1 dedi ve 'Sadaka dediğin nedir?' diye sordu. Mallar hakkında farz ki İman zekat ve sadakanın nev' ve miktarlarını ona haber vere vere develerin zekatına geldiğim zaman, Abd, bana:
'Ey Amr! Ağaçlardan, otlardan yayılan ve sulanmak için su başlarına sürülen yaylım hayvanlarımızdanda mı zekat ve sadaka alacaksın?1 diye sordu. 'Evet!' dedim. Abd:
'Vallahi, yurtlan uzak, sayıları da pek çok olan kavmimin bunu benimseyeceklerini pek sanmıyorum!' dedi.[16] Kapısında günlerce bekledim.[17] Abd, kendisine verdiğim haberlerin hepsini kardeşine ulaştırdı.[18] Sonra, bir gün, Ceyfer beni
çağırdı. Yanına girdim.[19] Ceyfer'in adamları, hemen kollarımı tuttular. Ceyfer:
'Bırakınız onu!' deyince, bıraktılar. Oturmak için ileri vardım. Beni oturtmadılar. Ceyfer'e baktım.
Bana: 'Dileğini getir!' dedi.[20] Mühürlü mektubu kendisine sundum. Açıp sonuna kadar okuduktan sonra, kardeşine verdi.
O da, Ceyfer gibi okudu. Kendisini, kardeşi Ceyfer'den daha uslu ve mülayim gördüm.[21] Ceyfer:
'Bana haber ver: Kureyşîler bu hususta ne yaptılar? Nasıl davrandılar?' diye sordu.
'İslâmiyeti benimseyerek de, kılıç korkusu ile de tâbi oldular!1 dedim. Ceyfer:
'Onun yanında bulunanlar kimlerdir?' diye sordu. 'Allah'ın hidayetiyle akılları başlarına gelip dalâlet içinde bulunduklarını anlamış, İslâmiyete can atmış ve Resûlullahı başka herşeye tercih etmiş, üstün tutmuş olanlardır. Şu çıkış yeri bulunmayan vadilerde senden başkasının kaldığını bilmiyorum! Sen bugün Müslüman olmaz, Resûlullaha uymazsan, süvarilere çiğnenirsin. Cemaatin de perişan ve darmadağın olur.
Müslüman ol, selamete er! Yine, kavminin üzerine hükümdar olursun! Senin üzerine ne süvariler, ne de piyadeler gelir!1 dedim.[22] Ceyfer:
'Sen bugün beni kendi halime bırak da, yarın yanıma dön!' dedi.[23] Ceyfer'in kardeşinin yanına döndüm. Bana 'Ey Amr! Eğer saltanatı esirgemez, cimriliği tutmazsa, kendisinin Müslüman olacağını umarım' dedi. Ertesi gün olunca, tekrar
Ceyfer'e gittim. Ceyfer, içeri girmeme izin
vermeye yanaşmadı. Ceyfer'in kardeşi Abd'in yanına döndüm. Ceyfer'le buluşamadığımı ona haber verdim. Bunun üzerine, beni götürüp Ceyfer'le buluşturdu.[24] Ceyfer:
'Ben senin davet ettiğin şey üzerinde düşündüm: Eğer ben elimdeki saltanatımı başka bir adama bırakırsam, Arapların en zayıfı ve düşkünü durumuna düşerim![25]
Onun süvarileri, buralara kadar gelip ulaşamazlar. Eğer gelir, ulaşırlarsa,
ortada kimi bulup da savaşacaklar?1 dedi.[26] 'Öyleyse, ben yarın çıkıp gideceğim!' dedim. Ceyfer benim gideceğime
kanaat getirince,[27] kardeşi onunla gizlice konuştu:
'Biz bu hususta ona üstün gelemeyiz!
Kendilerine haber saldığı her hükümdar, davetine icabet etti!' dedi.[28] Ceyfer, ertesi günü, sabahleyin, bana haber saldı.
Huzuruna varınca,[29] kendisine:
'Ey Cülendâ! Sen her ne kadar bizden uzakta bulunuyorsan da, Allah'tan uzakta değilsindir. Seni tek başına yaratmış olan Allah, ibadeti yalnız Kendisine tahsis etmene ve O'nun seni yaratırken işe karıştırmadığını senin de ibadette O'na ortak tutmamana lâyıktır. İyi bil ki; sen ölü bir halde iken, O seni diri kıldı. Seni yine eski haline çevirecek, öldürecek, sonra da diriltecektir. Bak! Şu ümmî peygamber sana dünya ve ahiret mutluluğunu sağlayacak bir din getirmiştir. Ahiret ecir ve mükâfatını isteyen, ondan yararlanır.
Nefsine uyan ise, onu bırakır. Sonra bak! İyi düşün ki; o, insanların getirdiği şeylere hiç benziyor mu? Eğer benzemiş olsaydı, belli olur, açıkça görülürdü. Sen bu haber üzerinde muhayyersin: Bu, kullarınkine
benzemiyorsa, Allah tarafından olduğunu ve söylenen şeyi kabul et! Eğer işe önem vermez, aldırış etmezsen, va'd edilen şey başına gelir!' dedim.[30]

İslâm Tarihi, M. Asım Köksal (Sayfa 4355)İslâm Tarihi, M. Asım Köksal (Sayfa 4355)
Ali KARAYAZI, bir alıntı ekledi.
21 May 22:30 · Kitabı okuyor

Çocuklarını yakından inceleyen, onlardaki kişilik oluşumunu günü gününe takip eden bir anne, gördüğü bozuklukların babadan ileri geldiğini anladı.Eğer bir baba iseniz bu akşam özel olarak evinize çocuklarınızla ilgilenmek üzere gitmenizi rica ediyorum. Onların yüzlerine dikkatle bakın: Neler biliyorlar, sorular sorarak bir deneyin. Sizden neler bekliyorlar, öğrenmeye çalışın. Onlarla biraz konuşursanız, isteklerinin sakız, çikolata gibi şeylerden ibaret olmadığını, sizden kişiliklerinin tekâmülü için sevgi, dikkat ve istikrarlı bir otorite istediklerini göreceksiniz..

Bir Değirmendir Bu Dünya, Cahit ZarifoğluBir Değirmendir Bu Dünya, Cahit Zarifoğlu

İlhan Bardakçı KUDÜS'TE BİR ONBAŞI
"Yıllar önceydi, sene 1972. O zamanlar genç bir gazeteciydim. Türkiye’den bazı siyasiler ve iş adamları İsrail’e resmi ziyarette bulunuyorlardı. Biz de gelişmeleri izlemek için oradaydık. Bir sıcak mayıs akşamıydı. Her ziyarette olduğu gibi sıradan bir işti anlayacağınız.

 Ziyaretin dördüncü günü bize tarihi ve turistik yerleri gezdirmeye başladılar, kafile olarak Mescid-i Aksa’ya vardık. Heyecanlanmıştım asırlık merdivenlerden yukarı çıkarken. Üstteki avluya ‘on iki bin şamdanlı avlu’ diyorlar. Yavuz Sultan Selim Han, Kudüs’e gelince bu avluda on iki bin şamdan mum yaktırmış. Koca Osmanlı ordusu yatsı namazını o mumların ışığında kılmış, adı oradan geliyor. 

Avlunun kenarında biri dikkatimi çekti. Doksan yaşlarında bir adam… Üzerinde kendinden daha yaşlı bir asker üniforması; her yanı yama içinde, hatta bazı yamaların bile tekrar yamanmış olduğu bir elbise... Asırlık ağaçların gövdesindeki halkalar misali yamaları yaşını göstermeye çalışıyordu sanki. 
Orada ayakta bekliyordu, sırtına zorla yapıştırılmış gibi duran hafif kamburu da olmasa dimdik duracaktı. İki metreye yakın boyu ile yaşlıydı ama bir o kadar da vakur. Şaşırmıştım. 

‘Acaba bu adam bu sıcakta güneş altında neden dikilip duruyor’ dedim içimden. Bizi gezdiren rehbere sordum; ‘Ben kendimi bildim bileli her gün buraya gelir. Akşama kadar bekler. Ne kimseyi dinler, ne de kimseyle konuşur. Sadece bekler, delinin teki herhalde.’ dedi. Bu yaşta bu sıcakta sebepsiz beklemeyeceğini biliyordum. Bembeyaz sakalının hafif titremesi rüzgardan mıydı, senelerin bedene yüklediği ağır yükten mi bilemedim. Kafasında eski bir kalpak, sanki kanatlanıp gidecek bir kumru misali bekliyordu. 

Konuşmakla konuşmamak arasında kararsız kaldım. Yanına yaklaştığımı fark etti, ama kımıldamadı. ‘Selamün aleyküm baba.’ dedim. Başını biraz bana doğru çevirdi, durakladı ve çatallanmış titrek bir sesle “Aleyküm selam oğul.” dedi. ‘Hayırdır baba sen kimsin, burada ne yapıyorsun?’ dedim. “Ben...” dedi titreyen bir sesle. “Ben, Osmanlı Ordusu, Yirminci Kolordu, Otuz Altıncı Tabur, Sekizinci Bölük, On Birinci Ağır Makineli Tüfek Takımı Komutanı Onbaşı Hasan’ım.” Sesinde titreme kalmamıştı. Genç bir askerin tekmil vermesi gibi tekrarladı: “Ben Iğdırlı Onbaşı Hasan’ım. Bizim bölük Cihan Harbi’nde Kanal Cephesi’nden İngiliz’e saldırdı. Cânım ordu Kanal’da yenildi. Artık geri çekilmek elzem idi. Ecdat yadigârı topraklar bir bir elden gidiyordu. İngiliz, sonra Kudüs’e dayandı, şehri işgal etti. Biz de Kudüs’te artçı bölük olarak bırakıldık.” dedi.

Osmanlılar, İngiliz girinceye kadar geçen zaman içinde mübarek belde yağmalanmasın diye oraya bir artçı bölük bırakır. Eskiden bir kenti ele geçiren devlet, asayiş görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmazmış. Zaten İngilizler de Kudüs’ü işgal ettikleri zaman halk çok tepki göstermesin diye küçük bir Osmanlı birliğinin şehirde kalmasını istemişler.

Sonra anlatmayı sürdürdü: “Bizim artçı bölük elli üç neferdi. Mütarekeden (Mondros Ateşkesi) sonra ordunun terhis edildiği haberi geldi. Başımızda kolağamız (yüzbaşı) vardı. ‘Aslanlarım, devletimiz müşkül vaziyettedir. Şanlı ordumuzu terhis ediyorlar, beni İstanbul’a çağırıyorlar. Gitmem gerek, gitmezsem mütareke emrini çiğnemiş, emre itaatsizlik etmiş olurum. İçinizden isteyen memleketine avdet edebilir, ama beni dinlerseniz sizden tek isteğim var: Kudüs bize Sultan Selim Han Hazretleri’nin yadigârıdır. Siz burada nöbeti sürdürün. Sonra halk ‘Osmanlı da gitti, bundan sonra bizim halimiz nice olur!’ demesin. Fahri Kâinat Efendimiz’in ilk kıblesini Osmanlı da terk ederse gâvura bayramdır. Siz, İslam’ın şerefini, Osmanlı’nın şanını ayaklar altına aldırmayın.’ dedi. 
Bölüğümüz Kudüs’te kaldı. Sonra upuzun yıllar bir anda bitiverdi. Bölükteki kardeşler teker teker Cenab-ı Hakk’ın rahmetine kavuştu. Düşman değil de yıllar biçti geçti bizi. Bir ben kaldım buralarda. Bir ben, koca Kudüs’te bir Onbaşı Hasan.” dedi. 
Alnından akan ter, gözyaşına karışıyor, kırış kırış olmuş yüzünde kendi yol bulup akıyordu. Konuşmaya devam etti: “Sana bir emanet var oğul, nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim eden mi?” dedi. ‘Elbette’ dedim. Sanki Türkiye’ye haber göndermek için birini bekliyordu. “Anadolu’ya vardığında yolun Tokat sancağına düşerse Mescid-i Aksa’ya beni nöbetçi bırakıp burayı bana emanet eden kolağam Mustafa Kumandanımın yanına git. Ellerinden benim için öp ve de ki: ‘Kudüs’ü bekleyen 11. Makineli Takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı Hasan o günden bu yana bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Nöbetini terk etmedi, tekmili tamamdır hayır dualarınızı beklemektedir kumandanım.’ de.” ‘Tamam’, dedim. Bir yandan gözyaşlarımı gizlemeye, öte yandan dediklerini not almaya çalışıyordum.

Nasırlı ellerine sarıldım sonra öptüm öptüm. ‘Allah’a emanet ol baba’ dedim. “Sağ olasın oğul. Bizim için dünya gözü ile o mübarek Anadolu’yu görmek mümkün değil. Var sen selam götür tanıdık tanımadık herkese.” dedi. Kafileye geri döndüm, sanki bütün tarihimiz kitaplardan canlanmış da karşıma çıkmıştı. Rehbere durumu anlattım, inanamadı. Adresimi verdim, bu askeri takip etmesini, bir şey olursa bana mutlaka haber etmesini istedim. 

Türkiye’ye gelince verdiğim sözü yerine getirmek için Tokat’a gittim. Askerî kayıtlardan Kolağası Mustafa Efendi’nin izini buldum. Vefat edeli yıllar olmuştu. Sözümü yerine getirememiştim. Ardından seneler birbirini kovaladı. 1982’de bir gün ajansa geldiğimde bir telgrafım olduğunu söylediler. Rehberden gelen bir tek cümle yazılıydı: “Mescid-i Aksa’yı bekleyen son Osmanlı askeri bugün öldü.” "

Dünya Kültürel Çeşitlilik Günü
1800-1900 lü yıllarda Afrikalılar, kızılderililer, Aborjinler gibi topluluklardan alınan tutsaklar İnsanat bahçe’lerinde Avrupalılar tarafından sergileniyordu.Bu insanlık ayıbı, 1958 yılında en son kalan Belçika İnsanat bahçesi de kapanınca sona erdi