• 192 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Yeni kitaba başlamadan şuraya hemen aklıma gelen bir kaç şeyi yazayım dedim.

    Yarınlara ertelemeye gönlüm razı olmadı.

    En hızlı yazdığım inceleme :)

    Şu günlerde hem Atatürk özlemimi, hem de Zülfü Livaneli özlemimi gidermek isteğiyle başladığım güzel kitap. En başta anlatılan, sonra anlatan ve yazan. Birbirinden değerli üç büyük güzellik. İnsanın bildiği şeyleri tekrar tekrar okuması, aynı şeylere doyamaması, her seferinde değişik duygular hissetmesi... başka hangi insanın hayatını, başka hangi kitabı okurken bu kadar mümkün?

    Ve kim kimi bu kadar güzel anlatabilir, kim kime bu kadar değer verebilir? Yaver dediğin, dost dediğin Salih Bozok gibi olmalı.

    "Ağrı Dağı'nı kıskanabilir misiniz?
    Ya da gökten geçen bir bulutu?
    Ya da denizi?
    Mustafa Kemal'i kıskanmak,
    İşte o kadar akıl dışı birşey benim için."

    Emeği geçen herkesin eline ve yüreğine sağlık.

    Bu kitaptan bolca alıp, elimizden geldiğince geleceğimizin güzelliklerine hediye etmeliyiz ki okuyarak, okutarak, örnek alarak ilerlesinler.


    Demiş ki güzel Atam;

    Bir milletin kültür düzeyi üç safhada; devlet, düşünce ve ekonomideki çalışma ve başarılarının özüyle ölçülür.


    Ve kitabı okurken ara ara söylediğim şiir:

    https://youtu.be/D2NmiLRSiIU
  • Tüm dilleri inceleyin, hiçbirinde “felsefe yapma lan" şeklinde bir cümleye rastlayamazsınız.Bu,ne yazık ki sadece Türkçeye has bir kalıp.Kişi lafı uzatırsa, derinlere inerse “felsefe yapmakla” suçlanır ve eleştirilir. Türkiye’de felsefe algısı acı ama “bu”dur.Felsefe yapmanın sinir bozucu bulunduğu başkaca bir kültür var mıdır acaba?Varsa da medeniyetten, aydınlanmadan nasibini alamamış toplumlara has bir özelliktir bu.Yunanca “phileo” sevgi ve sophia bilgi, bilgelik kelimelerinden meydana geliyor felsefe.bilginin sevilmediği yerlerde felsefe de sevilmez.Felsefenin ilk uygulayıcılarından Platon “felsefe merakla başlar” der.Merak etmeyen, öğrenmek istemez.Öğrenmek düşünmekle mümkündür,dolayısıyla felsefe aslında “düşünebilme, sorgulayabilme” özgürlüğüdür.Türklerde ve İslam aleminde felsefenin canına okuyan İmam Gazali’nin de mevcudiyetini görmezden gelemeyiz.Gazali Avrupa’da rönesansın başladığı, aklın ve mantığın hakimiyetine ilan ettiği yıllarda “İçtihat kapısını” kapatmıştır yani daha 12. yüzyılda "sorgulayıcı yaklaşım"ın önü kesilmiştir.Fatih Sultan Mehmet döneminde kurulan medreselerden felsefe dersi kaldırıldı.Tanzimata kadar Osmanlıda sadece İslam tarihi verildi öğrencilere.Felsefe ancak 1908’de okullarda ders olarak okutulmaya başlandı."Bildiğim yegane şey hiçbir şey bilmediğimdir” der Sokrates engin bilgi birikimine rağmen aslında tüm bildiklerinin ne kadar yetersiz olduğunu itiraf eder büyük düşünür.Platon’a göre felsefe, doğruyu bulma yolunda, düşünsel bir çalışmadır. “Felsefe düşüncenin mikroskobudur.” der Victor Hugo.Düşünmeyi sevmediğimiz için, bize sunulanı direkt kabullenme özelliğimizden ötürü felsefe gelişmemiştir Türkiye’de.Hep birilerinin bizim yerimize düşünmesini tercih ederiz,başkalarının bizim adımıza karar vermesini yeğleriz,düşünmek yorucu gelir bize.Yine sadece Türkçede mevcut olan bir ifade vardır:”Düşünce suçu”“Düşünce”nin suç olarak görülebildiği bir toplumda felsefenin ilgi görmesini nasıl bekleriz?Birey özgürse toplum özgürdür. bireyin özgürlüğüyse özgürce düşünebilmesinin, sorgulayabilmesinin sonucudur.Felsefeden korkmak, düşünceden rahatsız olmak devekuşu gibi kafayı kuma gömerek yaşamaktan farksızdır.Sorgulamayı öğrenemezsek hatalarımızdan ders alamayız. aynı yanlış(lar)ı tekrar ederiz.Bir ulusun dilinde düşünmeyi, analiz etmeyi, sorgulamayı kötüleyen bu kadar çok yaklaşımın yer etmiş olması bir tesadüf müdür? Hiç de değil,Her ulusun değer yargıları diline yansır! "Uyandırma kerizi, bulandırmasın denizi” sözünde gizlidir aslında felsefenin ülkemizde neden sevilmediği sorusunun yanıtı.

    alıntı
  • “köpeklerin dudakları değdi diye deniz kirlenmez.
    - insanın yarısı ayıptandır,tarısı gayıptan.
    - davulun sesinden tilkiler korkar.
    - analara doğum sancısı tutmasa çocuk doğmaya hiçbir yol bulamaz.
    - köpek bile alim olunca savaşta çevikleşir.köpek bile arif olunca eshab-ı kehf'ten olur.
    - yarasa güneşi görmez.görüyorum dese dahi gördüğü güneş değildir.
    - inci deniz dibinde,çer çöp sahile vurmuş.
    - yemin etmek yalancı kişinin adetidir.
    - güzel bir ağaç dalı kötü bir ağaca aşılanırsa o güzellik kötü ağacın tabiatında güzelleşir.
    - yıllardır yol yürüyoruz,yine de ilk konakta esiriz.
    - biri buğday elde etmek için ekin ekerse,sonunda saman da elde eder.
    - ateşi daima suyla korkuturlar.fakat suyu hiç ateşle korkutabilirlermi?
    - ibadetlerin zevk vermesi için zevk gerek.
    - ticarette kamil değilsen,yalnız başına dükkan açma.
    - kurt nerden yusuf'a aşık olacak?
    - akıl başka bir akılla birleşti mi nur,nefis başka bir nefisle birleşti mi karanlık artar.
    - kürk kışın işe yarar,baharın değil.
    - yanlızlıktan ümitsizliğe düşünce,güne gibi bir sevgilinin gölgesi altına gir.
    - gözde kıl büyük bir dağ kesilir.
    - bilgiyle uyumak uyanıklıktır.vay biligizle oturan uyanık kişiye!
    - gül olmayınca bülbül sükut eder.
    - eğer körsen köre teklif yoktur.değilsen yürü,sabır kurtuluşun anahtarıdır.
    - bir güzel,peşine çirkini takıyorsa onunla alay ediyor demektir.
    - ektiğin dikeni gül bahçesinde arama.
    - sopa,musa'nın elinde doğruluğa sahit oldu,sihirbazın elindeyse bir işe yaramadı.
    - çarpık ayakkabı nasıl çarpık ayağa uyarsa,şeytanın afsun ve efsanesi de doğru olmayan gönüllere uyar.
    - rahmetim o ağlamalara bağlıdır.kul ağladı mı,rahmet denizi kabarıp dalgalanmaya başlar.
    - nice kişiler vardır ki,kükremiş aslan gibi avını yemeden dünyadan gitmişlerdir.
    - sabır güzel hayallerle tatlılaşır.çünkü herşeyden önce içinde bulunduğun sıkıntıdan kurtulmaya hayaline düşersin.
    - ben bu çalışıp çabalama dünyasında iyi huydan daha iyi bir ehliyet görmedim.
    - cömertlik gözden gelir,elden değil.
    - asa musa'nın elinden su içti.firavun'un saltanatını bir lokma etti.
    - alemde her hünerin fikirle kaim olduğunu bilmez misin?
    - "yarın yaparım." deme.nice yarınlar geçti,ekin zamanı tamamıyle geçmesin,agah ol.
    - ne mutlu o çirkine ki,güzele eş ve arkadaş oldu.vah eşi kış olan gül yüzlüye.
    - kara odun ateşe eş olur,karanlığa gider,baştan başa nur kesilir.
    - vücudunda hangi huy galipse,o huyun suretinde haşedilirsin.
    - madem ki hırsızlık ediyorsun,bari latif inciyi çal! madem hamallık ediyorsun,bari yüce bir yük yüklen.
    - bir evin temelini atacakları vakit oradaki eski yapıları yıkarlar.
    - arı duru su çıkartmak için önce yerden toprak çıkarır.
    - nerede bir dert varsa deva oraya gider.su neresi alçaksa oraya gider.
  • 280 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Bana göre en başarılı eserler insanı derinden etkileyen, sarsan kitaplardır. Bu eserler sadece okuyucunun beklentisini aşmakla kalmaz, onu farklı bir yerlere götürür. Zaten okuyucunun beklentisini aşmayı çoğu eser başarır, önemli olan okuyucuyu sarsmaktır, tüylerini diken diken etmektir. Korkutmak anlamında söylemiyorum. Mesela o kitaptaki karakterleri yanınızda hissedersiniz, sanki asıl yaşam, eseri okuduğunuz süre boyunca eserden ibarettir ve yaşadığınız şeyler eserde anlatılanlardır. Bambaşka bir yaşamı yaşamak da biz okuyucuları doğal olarak derinden etkiler. Bu açıdan düşündüğümde ben kitapları bizlere birden fazla yaşam sunan kapılar olarak görüyorum. Büyük bir koridordasınız, karşınızda onlarca kapı var. Birinden geçiyorsunuz başka bir hayatı yaşayıp ana koridora geri geliyorsunuz. Ama bazı eserler vardır ki, bu bağlamda size o 'ana koridorun' yolunu bile şaşırtır. İşte Don bu türden eserlerden biri. Sizi geçici (belki de daimi?) bir kayboluşa sürüklüyor.

    Hikayemiz genel olarak bir tıp öğrencisinin, asistanı tarafından, kardeşi olan ressam Strauch'u gözlemlemesi için göndermesinden ve bu tıp öğrencisinin izlenimlerini yazdığı günlükten ve mektuplardan ibaret. Yıllardır görüşmediği kardeşini sırf 'merak ettiği'nden dolayı gözlem yapması için öğrenciyi ressamın yaşadığı ıssız bir köye gönderen asistan, öğrencisinin yaşayacağı şeylerden elbette habersizdir. Öğrencisi hayatında görüp görebileceği en farklı insanla karşılacak ve hayatsal manada görüşleri alt üst olacaktır. Thomas Bernhard'ın ustalığı, karakterlerine tamamen kendini verebilmesinde de saklı bana göre. Aslında tüm yazarlar bütün karakterlerine kendileri can verirler, onların zihin yapısını bizzat yazarların kendileri oluşturur. Bu noktada önemli olan şey, yazarın kendini ne denli karakterinin yerine koyabildiğidir. Bernhard'ın bu konuda olağanüstü bir yeteneği var bana kalırsa. Gerçekten de bir tıp öğrencisinin gözünden hayata bakmış gibi oldum çünkü. Mesela kitabın baş kısımlarında bolca tıbbi terimler içeren benzetmeler kullanılmış. Hayata gelecekte sahip olacağı mesleğin ardından bakmaya yeni yeni başlayan genç bir öğrencinin bu bakış açısı bir nevi hayatı karşılama biçimi olarak görülebilir elbette. İşte bu karşılama biçiminin gerçekçiliğidir önemli olan.

    Eserde beni etkileyen şeylerden bir başkası ise üstte de bahsettiğim gibi Bernhard'ın bir karakteri yaratması değil, bir nevi o karakter haline gelmesi; karakteri yaşayarak anlatması, kendini tam olarak verebilmesi. Öğrencimiz öyle bir insan ki, insanların dirilerinin ölülerinden daha tiksinç olduğunu söyleyecek kadar bir meslek düşkünü. Genç anlatıcımızın ressamla tanışana dek olan kısım aslında çok kısa. Ama bu kısacık bölümde dahi birçok derin öğe bulunuyor. Daha sonrasında ise Bernhard ressamımız üzerinden bir hayat sorgulaması yapıyor bana göre. Belki de bir hayat sorgulaması bile olamayacak bir serzenişte bulunuyor, ressamın ağzından?

    Bir insan tam anlamıyla olmasa dahi, birazcık da olsa dıştan, bir başkası tarafından ifade edilebilir mi? Zihinsel olarak, fiziksel değil. Kelimeler, kullandığımız cümleler tarif edilen kişiyi az da olsa tanımlayabilir mi? Kelimelere sığabilir mi bir insan? Ressama göre bunların cevabı hem evet hem hayır. Öncelikle size kendisinden bahsetmek istiyorum. Ama bu hiç kolay olmayacak. Ressamla ben de bir okur olarak tanıştıktan sonra, onu herhangi bir cümle ile tanımlamak bile anlamsız bir ifade olarak geliyor bana. Anlamsız bir çabalama gibi: Yüzme bilmeyen bir insan denizde çırpınırken nasıl bir kararsızlık hissediyorsa şu an bende de aynı duygular var bu konuda. Hikayemizdeki anlatıcımız bile ressamı tanımlamanın imkansızlığı içersinde çırpınırken, "şu an ressam hakkında bir şey söyleyecek olsam ne diyeceğimi bilemezdim" şeklinde kendini ifade ederken (belki de 'ifade edemezken') ressamı bizlerin anlaması mümkün olabilir mi? Belki de anlatıcımızın ressamı 'anlayamayışı' üzerinden anlayabiliriz ressamı. En azından buna çabalayabiliriz.

    Her türlü kavramı kendine göre yeniden şekillendiren bir kişi düşünün. Bunu gündelik hayatımızda hepimiz yapıyoruz elbette. Ama bu şekillendirmeyi her defasında aşırı bir derinlik ve mistisizm ile yapan birini hayal edin. Yeni bir kelime söyleyen, sonra yasaklı bir kelime söylemiş gibi bir anda duran, bu kelime hakkında ve bu kelimenin yarattığı domino taşı etkisi gibi olan düşüncelerle mücadele eden bir kişilik. Yaptığı tüm resimleri sobada yakan, gerekçe olarak da sahtekarlıktan nefret ettiğini söyleyen bir ressam. Oldukça karmaşık bir kişi olarak görünse de, insanların normal yaşantısında kabullenemediği veya kabullenmek istemediği birçok şeyi baştan kabullenmiş biri. Günün birinde artık kendisinden bir şey çıkmayacağını anlayınca kendi mesleğinden 'kendini afaroz etmiş'. Başta her insan gibi buna inanmak istememiş elbette, çünkü hayatımızda zevkle yaptığımız bir şeyin artık bize zevk vermediğini ve onu artık beceremediğimizi ilk başta kabullenemeyiz kolay kolay. Bunu ve bunun gibi birçok şeyi kabullenmenin acısını zamanında tüm benliğinde derinlemesine yaşamış olan bir sanatçı.

    Kitapta birçok sıra dışı anlatım yöntemi mevcut. Mesela fiziksel bir betimleme ile soyut bir anlamı karşılama buna bir örnek olarak verilebilir. Bazı insanların kelepçelere sahip olduğunu, ama bunun asla kopartılmadığını, işte tam da bu yüzden görünmediklerini ressam bizzat kendisi ifade ediyor. Çünkü ressama göre alışılagelmiş ve her zaman yapılan bir şey aslında hiçbir zaman yapılmamıştır. Bu gibi birçok cümle kuruyor ressam. Zıtlıklarla anlamı karşılanmaya, belki de ucu açık bırakılmaya çalışılmış düşünceler silsilesi. Peki her zaman yapılan bir şey nasıl olur da hiç yapılmamış olur? Bu cümleyi ilk okuduğumda ben de kendi içimden, tıpkı anlatıcımız gibi pek bir şey anlamadım. Ama kitapta ilerledikçe, anlatıcımızın ressamı 'anlayamayışından' yola çıkılmasıyla birçok şeyi tahmin edilebilir kılma ihtimali doğuyor. Bu tıpkı iyi olan bir şeyi kötü olana bakıp daha da kesin hale getirmeye çalışmak gibi bir durum. Her zaman yapılan şey, herhangi bir eylem ya da düşünce, bizi bir normalleşme sendromuna sokacağı için o şeyi aslında yapmamış gibi oluruz. Çünkü hayatımızda yarattığı bir nevi 'çıkıntı' etkisine alışmış oluruz ve bir süre sonra otomatikleşiriz, bir zamanlar hayatımızda pek bir yeri olmayan şeyi benimsemiş hale geliriz. Bu açıdan da benimsemek ve alışmak kavramları ressama göre bir hiçtir. Alışılan bir şey hiçbir şeydir ve hiçbir zaman yapılmamıştır. Benimsenmiş olan bir düşünce hiçliktir. Artık bir hiç haline gelmiştir. Bir noktadan sonra bu hale gelmiştir ama geçmişi de kapsamıştır; çünkü biz insanlar geçmişi ancak 'şimdi' ile değerlendiririz.

    İnanır mısınız, ressam hakkında yazacağım tüm cümlelerde "belki de" ya da "muhtemelen" gibi belirsizlik içeren kavramları kullanmaktan kendimi alamıyorum. Çünkü ressam öyle değişken bir kişiliğe sahip ki okuduğunuzun (çünkü bize de onu anlatıcımız anlatıyor; ki o da her şeyi ressam hakkında ne söyleyeceğini bilmeyerek ifade etmeye çalışıyor) ve anladığınızın tam tersi bir kişiliğe de sahip olabilir. Bunu okurken siz de fark edeceksiniz ki, bir insanın; özellikle ressamın kişilik olarak resmini çizmek imkansız hale geliyor bir noktadan sonra. Yapılan şey anlaşılmış olan nadir şeylerin üzerinden defalarca geçmek oluyor, tam olarak anlama ümidi ile. Ve yine özellikle ressam ile tanıştıktan sonra bu anlama olasılığının imkansız olma ihtimalini düşünmeden edemez hale geliyorsunuz. Anlamak bile salt kritik mesele iken, bu anlama eyleminin de imkansız hale gelebileceği düşüncesi. İşte, Bernhard bizleri derinden sarsıyor.

    Ressamın en nefret ettiği şeylerden biri olarak nitelediği bu benimseme kavramı, onu sürekli olarak bir duygusal devinim halinde yaşamaya itmiş, belki de? Öyle ki, anlatıcımız birçok yerde ressam kadar heyecanlı ve tedirgin olmadığını söylüyor. Bir ihtimalle, hayatın asıl getirdiği şeyler beraberinde daimi bir heyecan ve tedirginlik de getiriyor ressama göre. Nitelediği gibi bir hiç haline gelmemek için kurmuş olduğu bir savunma mekanizması gibi görünüyor bu. Tutarsızlık mekanizması. Zıt kavramların bir aradalığı. Ressamdaki tek tutarlılık genç anlatıcımızın da bahsini ettiği gibi her zaman tutarsız olması. Tutarsızlık da beraberinde bir insanın kendisi ile çok fazlaca çelişmesi sonucunu doğuruyor. Bu yüzden ressama bir anlamda 'tutarlı bir tutarsızlık içindeki çelişki insanı' diyebiliriz, belki de. Kitapta da ressam çoğu kez birbirleri ile çelişen düşünce akışlarını dile getiriyor. Gerek bunlardan salt çelişki olarak ayrı ayrı, en ince ayrıntısına kadar bahsederek, gerekse de konuşmasının tamamını bir çelişki haline getirerek. Bir çelişki insanından bahsetmek de çelişki yaşamadan mümkün olabilir mi diye sormaktan da kendimi alamıyorum. Mesela acaba şu anda inceleme yazmaya çalışırken de yaptığım şey bu mu? İşte bu da bir Bernhard etkisi. "Kendimi alamıyorum" diye nitelediğimiz iç kemirici soruları insan zihnine salan bir usta; Thomas Bernhard.

    Çelişki beraberinde bir intihar düşüncesi de getirir mi? İnsanlar neden intihar eder? Çaresizlik? Çözüm arayışı? Bu anlamda ressamda intihara duyulan bir özlem söz konusu. İçinde bulunduğu daimi olan çelişki durumunun ve "kavramsız bir kavram" dünyasından kurtulmanın çözümü olarak bunu görüyor. Çünkü intihar çelişkiye yer bırakmaz. İntiharın çelişkisiz olmasını sağlayan biricik etmen ise ressama göre tüm çelişkilere son verebilmesi. Çelişkilere son veren şey mutlak bir 'çelişkisizlik' içersinde olmalı ona göre. Ona göre varoluşun kendisi bile ölümün bir provasıdır ve ressam yeterince çok prova yaptığına, artık zamanının geldiğine inanıyor. Ayrıca kendisini sonsuz bir hasta olarak görüyor. Sonradan kazanılmamış olan, insanın içerinde daimi olan ama insanın onu sonradan fark ettiği bir hastalık. Belki de sadece insanın kendisi tarafından fark edilen bir hastalık. Hiçbir doktor, psikiyatrist, psikolog tarafından anlaşılamayacak olan ve insanın kendisinden başka kimsenin anlayamayacağı bir hastalık. (belki de insanın kendisinin dahi anlayamayacağı bir hastalık?) Ona göre bu hastalık gençlikte asla fark edilemediğinden dolayı, gençliğe her zaman düşmandır. Bu hastalığı vücudunda 'adeta felsefi olarak' yayılan bir hastalık olarak tanımlar ressam. Bana göre bu hastalık da yine üstte sözünü ettiğimiz durum(suzluk).

    Aktarılan en iyi şeyler bile aslında 'daha az yanlış'tır. Doğru olarak tanımlanamaz. Kitapta bahsedildiği şekliyle böyle. Buna katılıyorum. Öncelikle, ressamın kendisinin sadece kendisi tarafından anlaşılması var, ki belki de ressam bile kendini tam anlamıyla anlayamıyordu, o çelişkiler denizi içersinde boğulurken? Sonrasında, anlatıcımız olan genç tıp öğrencisinin algıladığı, belki de aslından büyük bir nebze farklı ve tutarsız olarak nitelendirebileceğimiz (algılama biçimi en iyisi olsa bile doğru olamayacak, sadece 'daha az yanlış' olan) ressam var. Bunun sonrasında ise, anlatıcımızdan bizim anladığımız daha da yanlış olan algılama var, anlatıcımızın algılaması en iyisi olsa bile 'daha az yanlış' iken, bizim bu daha az yanlış olandan öğrendiğimiz de aslında çok daha yanlış olacaktır. Ve son olarak, sizin de okumuş olduğunuz bu yazı; yani benim, anlatıcıdan zaten çok daha yanlış olarak algıladıklarımın bir toplamı var. Bu bağlamda sizin okuduğunuz asıl ressamın gölgesi dahi olamıyor bir nevi. İşte ressam (ya da Bernhard?) bizde bunu sorgulama ihtiyacı oluşturuyor. Bu açıdan, tek doğru olanın her şeyin yanlış olması mı yoksa bir insanın 'gerçek' halinin asla tanımlanamaz olması mı asıl sorundur?

    Bu gibi insanın zihnini kemiren rahatsız edici sorunlarla uzun zamandır uğraşmış bir insan düşünün. İşte ressam böyle bir kişilik. Zihninde yıllarca kesintisiz bir düşünce akışı olan bir insan. Ayrıca romanda her daim dehşet verici bir olayın olabilirliği hakim. Bu öyle bir biçimde dile getiriliyor ki yaşanabilecek olaylar, en sıra dışı olan şey bile olsa ressam tarafından normallikle karşılanmaya mahkum gibi sanki. İşte okuru da asıl dehşete düşüren şey bu; dehşet verici olayların normallikle karşılanma mahkumiyeti. "Bireyin buzul çağı parçalanışı"nın bir betimlemesidir Don belki de. Anlatıcımıza göre ressam, "bütün çöküşlerin bir arada nesnesi"dir. İnsanın fiziksel ömrü boyunca sürecek olan düşünce dünyasının en sonunda çökmeye başlamasının anlatımı. Nitekim ressamda da bu çöküş uzun zaman önce zaten başlamıştır. Bunun farkına varması onda gerçekten yaşlı olduğunu hissettiği anların başlangıcıdır bana göre. Çünkü ressam kendini birçok yerde yaşlı olarak tanımlar, ama anlatıcımız onun yaşından ya da kaç yaşlarında gösterdiğinden asla bahsetmez. Belki de yaşlı denilebilecek bir insan bile değildi? Ama yaşlanma, fiziksel yaşa değil zihinsel yaşa bağlıdır. Bunun en büyük kanıtı da elbette ki yine bizim biricik ressamımız.

    Sembolik ve temsili olarak düşündüğümde eseri, bazı zıt terimlerin çatışmasının açığında ortaya çıkmış olan bir kaos olarak görüyorum. "Bilesiniz", (tam da ressamın konuşma biçimi ile) ressamlık ve doktorluk temel mantıkta bazı yönlerden zıt mesleklerdir. Ressam ve anlatıcımızın asistanı olan doktor, ilk başta da bahsettiğim gibi, kardeştir. Ressamlık yaratmaya bağlı, somut olandan çok soyut olana dayalı bir meslek iken doktorluk ise somut olana dayalı bir meslektir. Bu açıdan, hayatın kendisi bile belki de bir zıtlık savaşından ortaya çıkan bir karmaşadır. "Bakınız", (yine ressamın konuşma arasında en çok kullandığı kelimelerden biri) bunun farkına kitapta somut ve soyut kavramının çatışmasının da bolca farkına varılıyor. Bu karmaşanın kendisi zaten insanın tüylerini diken diken ederken bir de ressamı anlamaya (ve şimdi de onu anlatmaya çalışmak -katlarca artan anlaşılmazlıkla- yeterince dehşet vermiyormuş gibi) çalışmak insanı büyük bir dehşete düşürüyor, "bilesiniz".

    Başta ifade ettiğim bir kitabın insanın tüylerini diken diken etmesi kavramını şu şekilde kullanmak bu eser adına çok daha yerinde bir kullanım olacaktır: Don, insanı tir tir titreten bir soğuğun dehşeti gibi bir eser. Bu öyle bir soğuk ki, uyuduğunuz anda sizi çoktan öldürmüş olacak olan bir soğuk, işte bu öldürücü soğuktaki uyku ile uyanıklık arasındaki belirsiz halin betimlemesidir Don, "bilesiniz"...
  • Demokratik, modern her şeyi seven, liberal bir öğrenci. DP’ye karşı elbet: ama CHP’ye de karşı.
    Cemal Süreya
    Sayfa 17 - YKY - epub - Deniz Baykal