SosyologÇa, bir alıntı ekledi.
20 May 00:19 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

“Bir entelektüel için gerçekten sürgün olan biri kadar marjinal ve yabancı olmak, otorite ve güç sahibine değil gezgine, alışkanlığa değil geçiciliğe ve rizikoya, otoritenin belirlediği statükoya değil yeniliğe ve deneye duyarlı olmak demektir. Sürgünsoylu entelektüel cüret ve küstahlığa açıktır, alışılmışın mantığına değil, değişimi ve hareket halinde olmayı temsil eder, olduğu yerde saymayı değil.”

Entelektüel, Edward Said (Sayfa 106 - Ayrıntı yay)Entelektüel, Edward Said (Sayfa 106 - Ayrıntı yay)
Ahmet Biçer, Genç Werther'in Acıları'ı inceledi.
19 May 03:27 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 9/10 puan

Johann Wolfgang von Goethe tartışmasız Almanların en büyük yazarlarındandır. Şiir, drama, hikâye, otobiyografik, estetik, sanat ve edebiyat teorisi, ayrıca doğa bilimleri olmak üzere birçok esere imza atmıştır. Goethe’nin kendisinden sonra gelen Alman şair ve yazarlara etkisi her yerde geçerliliğini korumaktadır.
Friedrich Nietzsche tüm hayatı boyunca Goethe’ye hürmet etmiştir ve özellikle halefi olarak, bunu Hıristiyanlığa ve Almanya’ya ilişkin kuşkucu davranışlarında ortaya koymuştur. Hugo von Hoffmanstahl 1922 yılında şunları yazmıştır: “Goethe, eğitim temeli olarak tüm kültürü teşkil etmektedir” ve “Goethe’nin düz yazıdaki sözlerinden, bugün belki tüm Alman üniversitelerinden olduğundan daha fazla okuma geleneği türeyecektir.”
Thomas Mann da Goethe hakkında makale ve denemeler yazmıştır ve 1932 ile 1948 yıllarındaki Goethe’yi anma kutlamalarına ilişkin can alıcı konuşmalarda bulunmuştur. Lotte in Weimar isimli romanında Goethe’yi yaşatmıştır ve ‘Doktor Faustus’ adlı romanla Faust serilerini yeniden ele almıştır.

Bu büyük yazarın çok özel bir eserinden bahsetmek istiyorum sizlere, Genç Werther’in Acıları. Eminim ki okuduğunuz zaman başucu kitaplarınızdan olacaktır.

Almanya’da bütün gençliği etkisi altına alan romanın, birçok intihara neden olduğu, Werther’in giydiği mavi frak, sarı yelek ve çizmelerin döneminde moda yarattığı, Napoléon’un bile kitabı sürekli yanında taşıdığı söylenir. Son derece duyarlı ve tutkulu bir genç ressam olan Werther’in, düşsel dostu Wilhelm’e yazdığı mektuplardan oluşan Genç Werther’in Acıları, edebiyatta akılcılığın yerini alan duygusallığın bir başyapıtıdır.
Her okuduğunuzda farklı bir şeyler bulabileceğiniz bir eser, romanın arka planının Goethe’nin yaşantısına dayandığı biliniyor, Goethe’nin Wetzlar’da 9 Haziran 1772’de katıldığı bir baloda tanıştığı Charlotte Buff’a olan aşkı romana yansıyan en büyük olay diyebiliriz.
O tarihte Goethe 22, Charlotte 19 yaşında. Charlotte kendisinden 11 yaş büyük Kestner ile nişanlı ve ilerleyen günlerde evleniyorlar. Bu nedenle Goethe, Wetzlar’ı terk etmiştir. Bu durum tüm içtenliği ile romana yansımıştır

Bir sanat romanı gözü ile bakarsanız; 18. yüzyıl Alman edebiyatına yön veren ‘aydınlanma düşüncesinin’ sanata bakışı doğrultusunda, edebiyat yapıtının oluşması için bazı kuralların uygulanması gerekirdi. Bunun sonucu olarak da Almanlar, yazarlığın öğrenilebilir bir şey olduğu düşünürdü. Ancak bu durum Goethe ile birlikte kökünden değişmiştir. Goethe yazarlığın bir yetenek olduğunu, sonradan öğrenilemeyeceğini düşünüyordu ve bu düşüncesini kitapta açıkça ortaya koyuyordu.
Bir aşk romanı olarak baktığınızda; genç bir adamın büyük aşkını içinizde hissedebilir, çektiği acılarda belki de kendinizden bir şeyler bulabilirsiniz. Yaşamadıysanız aşkın hayret verici gücüyle karşılaşabilirsiniz.

Werther’in hikayesini hala okumadıysanız, genç bir adamın iç dünyası sizi bekliyor, bir uğramanızı tavsiye ederim.

Aykut Ç., bir alıntı ekledi.
16 May 01:58

Duymak zorunda olmak deli ediyor. Ve nihayetinde şu iğrenç derecede duyarlı beynim, incecik derim, hassas sinirlerimle, ben benim; belleğin emrindeki şu tiksinç piyanoda çalınan sonsuz gamlarda sürüklenen notalarım.

Huzursuzluğun Kitabı, Fernando PessoaHuzursuzluğun Kitabı, Fernando Pessoa
SosyologÇa, bir alıntı ekledi.
14 May 23:00 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

“Bize, itaat ettiklerimizin hükümsüzlüğünü ilan edecek yeni bir Vahiy gerekiyor; ama bizim itaat ettiklerimiz burada, onlardaki ölüm ağırlığı bizi ezen Kaderle işbirliği yapıyor, düzen ve kaos parçalamayı başaramadığımız bir bütün oluşturuyor. Yürüyen sağırlar ile militanlık yapan körler arasındaki aklı başında ve duyarlı son insanlar Anarşistler ve Nihilistlerdir; ama bu yüzyılda akıllı olmak yetmez ya da değiştirmek için olacakları hissetmek yetmez, düzenin yerine düzensizlik değil düzen koymak gerekir, ahlakın yerine de ahlaksızlığı değil ahlakı koymak gerekir, tıpkı inancın yerine de yalnızca bir boşluğu değil inancı koymak gerektiği gibi, ölen tanrıların yerine de doğan tanrılar koymak gerekir.”

Kaos'un Kutsal Kitabı, Albert Caraco (Sayfa 113 - Versus yay)Kaos'un Kutsal Kitabı, Albert Caraco (Sayfa 113 - Versus yay)
Necip Gerboğa, Elveda Gülsarı'ı inceledi.
 11 May 00:52 · Kitabı okudu · 8 günde · 8/10 puan

Aysun Kayacı'nın sosyoloji dünyasını çatlatan meşhur tespitini pek çoğunuz bilirsiniz;

"Ben vergi veriyorum niye vergisini vermeyen, 'dağdaki çoban'la benim oyum eşit mesela. Niye? Hiç vergisini vermeyen biriyle niye benim oyum eşit. O benim kadar duyarlı benim kadar sorumluluk sahibi bir şekilde yaklaşıyor mu acaba"

'BEN VERGİMİ VERİYORUM...'

İşte bunlar hep aşırı dozda beynimize Hollywood filmi akıtılmış bir nesil olmaktan ileri geliyor sevgili 1k dostları... "Ben vergimi veriyorum lanet olasıca aynasız, bana hiçbir şey yapamazsın. Hemen toprağımdan defol!"

Evet, bir birey olmanın ifadesi olarak 'vergi veriyor olmak' kültürümüze yeni giren bir kavram. Mesela ben dedemden veya babamdan hiçbir zaman 'evladım sakın ha vergini ihmal etme, günü gününe öde vergini' şeklinde bir nasihat işitmedim. Siz işittiniz mi?

Pekâla, bu tespitin devamına da bir göz atalım;

"O benim kadar duyarlı, benim kadar sorumluluk sahibi bir şekilde yaklaşıyor mu acaba?"

İşte burası çok daha kritik! Şimdilik burada dursun, birazdan tekrar döneceğiz bu yakarışa...

Amacım, değerli bir Aytmatov eseri incelemesinde Aysun Kayacı yergisi yapmak değil tabii ki. Herkesin fikri kendine... Ancak bu yaklaşımın genel manada elit bir kesim tarafından içten içe alkışlandığını bilmeyecek kadar da saf insanlar değiliz nihayetinde...

Peki, 'Elvada Gülsarı'nın tüm bunlarla ne alakası var?' diyenler için sadede gelelim o halde...

Çok alakası var... Çünkü bu kitap, neredeyse baştan sona bir çobanın hayat hikayesini anlatıyor. Bu öyle sıradan, dümdüz bir hayat hikayesi değil... Çobanlık mesleğinin inceliklerinden, bu mesleğin insanda yarattığı tüm mesleki deformasyona kadar ince ince işliyor Aytmatov... Bir çobanın hüznü, sevinci, mesleğine, içinde bulunduğu topluma ve mesleğinin varlık nedeni olan hayvanlarına olan tutkusu; diğer taraftan o çobanın aile ilişkileri, birey olarak toplumda sahip olduğu roller, siyasi kimliği ve her birimizin payını aldığı sistem, adalet, hak, hukuk gibi kavramların onun üzerinde bıraktığı yıkıntı; patlayan bir yanardağdan boşalan lavlar gibi akıyor Aytmatov'un mucizevi kaleminden zihnimize...

---------------------

Çobanımızın adı Tanabay... Eski bir Komünist Partili, aynı zamanda her cephede savaşmış eski bir asker... Devrim için büyük bir emek harcamış gençliğinde... Ülkesine, ideolojisine olan bağlılığı, devrim sonrası onda 'ülkem için her görevi kabul ederim' anlayışını hakim kılmış. Bağlı olduğu kolhozun başkanı ve yakın dostu Çora aracılığıyla yılkıcı, yani at yetiştiricisi/çobanı olmayı kabul ediyor. Cins ve ünlü bir yorga at olan Gülsarı ile de bu şekilde tanışıyor.

Gülsarı'yı diğer atlardan farklı kılan şey, doğuştan yorga olması. Yorga atlar, o dönemin ve o kültürün en hızlı ve en değerli atları... İnsanlar iyi bir yorga ata sahip olabilmek için birbirini öldürüyor! Özelliği ise çok hızlı ve dengeli olmaları, yorulmak nedir bilmeden var gücüyle koşan, bir nevi dönemin en popüler makam araçları diyebiliriz. Evet hız bakımından günümüzde Ferrari'ye, tarz bakımından da CEO'ların kullandığı Mercedes S600'e karşılık gelebilir. Gülsarı'nın değerinin, kafanızda daha net canlanabilmesi için bu örnekleri verdim... Çünkü Tanabay'ın gözünden sakınıp büyük bir özveri ile yetiştirdiği; hiçbir yarışta ya da hiçbir oyunda kaybetmeyen bu özel at, zamanı geldiğinde doğal olarak o bölgedeki tüm 'yönetici'lerin dikkatini çekiyor.

Zaten hangi rejimle yönetilirseniz yönetilin, ister metropolde ister en döküntü kasabada oturun değişmeyen tek bir şey vardır; o da yönetici sınıfının makam aracı sevdasıdır... Uruguay devlet başkanı ya da Papa, eski model bir arabaya biniyor diye uzaylı görmüş gibi şaşırmamızın nedeni de budur biraz... Doğuştan kabullenmişizdir yönetici-makam aracı ilişkisini... Ben 30'lu yaşlarıma kadar bu konuyu hiç sorgulama ihtiyacı hissetmedim mesela... Benim için yönetici ve makam aracı arasındaki ilişki, toprakla ağaç arasındaki ilişki kadar doğaldı...

Neyse, fazla dağılmadan konumuza geri dönelim tekrardan...

Tanabay ve Gülsarı arasındaki ilişki hayatları boyunca hiçbir zaman kopmaz. Zaferi de zulmü de beraber yaşarlar, fiziken ayrı olsalar dahi... Okurken insanı farklı duygulara götüren bu güzel ilişkinin detaylarını kitabın kendisine bırakıyorum...

Bir at çobanı olan Tanabay, yine kolhozun değişen ihtiyaçları doğrultusunda görev değişikliğine gider ve artık bir koyun çobanı olur. İşte benim nazarımda kitabın en can alıcı, etkisinden uzun süre çıkamayacağım bölümleri tam bu noktada başlar...

-----------------------

Çünkü çobanlık mesleğiyle gerçek anlamda tanışmanıza vesile olur Aytmatov... Kendisi de eski bir veteriner olması hasebiyle en ince detaylarına kadar hem bilgi sahibi olmanızı hem de adeta o atmosferin birebir içinde yaşamanızı sağlar.

Kitap bittiğinde çobanların masallardaki gibi sırtında abası, elinde kavalı, koyun otlatıp ağaç gölgesinde uykuya dalan insanlar olmadığını görürsünüz. Hani 'tükenmişlik sendromu' denilen moda bir kavram var ya son yıllarda; işte bu kavramı ortaya atan insanlar Tanabay'ı biraz tanımış olsalardı, sendromlarını da yanlarına alıp bırakın isyan etmeyi, hallerine şükretmekten dilleri damakları kururdu...

Özellikle koyunların kuzulama dönemi, çobanların ömürlerinden ömür alan, saçlarını beyazlatan, yüzlerini çökerten, 'Allah düşmanımın başına vermesin' diyeceğiniz türden zor, sıkıntılı, bir o kadar da insanı tüketen bir dönem... Üstelik bu kuzulama döneminin çok ağır kış şartlarına denk gelmiş olması ve konu makam aracı olduğunda saniye sektirmeden koşar adım dağ başına tırmanan yöneticilerin, böylesine zor şartlarda bir anda 3 maymuna dönmesi dikkate alındığında, sıradan bir çobanın nasıl bir süper kahramana dönüştüğünü az çok tahmin edersiniz.

--------------------

Sona yaklaşırken birkaç konuya daha kısa kısa değinmek istiyorum;

* Bu kitap benim 6. Aytmatov kitabım. Özelde Kırgız genelde ise Türk kültürüne ait pek çok motif, gelenek veya ortak değer, her Aytmatov eserinde işlenen ortak konularının başında gelir. Ancak Elveda Gülsarı, bunu en net ve kapsamlı şekilde görebileceğiniz eserdir diye düşünüyorum. Yine de bu konuda daha detaylı bilgi almak isteyenler, Ayşe Y. hanımın incelemesine #29372602 veya bir başka Aytmatov uzmanımız Mehmet Y. hocama başvurabilirler.

* Yine bu kitap, at yetiştiriciliğinde ve at binme kültüründe dünyanın açık ara önünde olan Kırgız halkını daha yakından tanımak ve onların atlarla olan yakın ilişkisine içeriden yaklaşmak isteyen okurlar için bulunmaz bir nimettir...

* Ve tabii ki, okuduğunuz her Aytmatov kitabı, sizi kendi kültürünüze biraz daha yakınlaştırır...

-------------------

Şimdi gelelim incelemenin başında yarım bıraktığımız 'benimle çoban bir olamaz' meselesine... En son şu cümlede kalmıştık;

"O benim kadar duyarlı, benim kadar sorumluluk sahibi bir şekilde yaklaşıyor mu acaba?"

Evet sevgili 'Beyaz Türk' yaklaşıyor... Hatta hayatında biraz daha duyarlılık ve sorumluluk hissetmek istiyorsan, benim sana verebileceğim en iyi tavsiye, bir çobanın kapısını çalmak olur. Dünyanın merkezinin sen ve senin gibiler olmadığı ve bu merkezin dışına burnunu uzatıp gerçek dünya ile yüzleşme cesaretini gösterdiğin gün kimin oyunun kimin oyundan daha değerli olacağını kendi gözlerinle göreceksin...

Tekrar edeyim, lafım tek bir kişiye değil değerli dostlarım... Şimdi siz, 'aydın' diye sadece aydınlıkta oturanları alıp çıkartırsanız karşımıza, karanlıkta yaşayanların hayatımıza nasıl bir katkısı olduğunu da göremezsiniz haliyle...

Aydın dediğin, biraz da karanlığın içinden çıkıp gelmelidir çünkü...

Tıpkı bir çoban gibi...

Hepinize keyifli okumalar dilerim...

Sadık Cemre Kocak, bir alıntı ekledi.
09 May 20:59 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Recep Tayyip Erdoğan
Recep Tayyip Erdoğan’ın yazısının dengeli olduğunu görüyoruz. Kendisine ait bir düzeni var. İnsanlarla mesafeli, kendisiyle barışık bir kişiliğe sahip. Plan ve organizasyon yapabilme becerisi gelişmiş. Materyal dünyaya bağlılığı makul ve dengeli bir düzeyde. Yaşadığı zamana duyarlı ve karar alırken, hareket ederken gelecek odaklı olduğunu görüyoruz. Esnek olmak ve özgürce karar verebilmek yaşamında öncelikli. Erdoğan’ın yazısında yaptığı her işi bir proje olarak gördüğünü fakat sonuca ulaşırken insanlarla işbirliği içinde hareket etmeyi tercih ettiğini görüyoruz. Değerlerine saygılı ve geleneksel bir yapısı var.
Erdoğan’ın hedefleri çok yüksek ve idealist bir kişi olduğunu söyleyebiliriz.
https://i.hizliresim.com/5DZ63M.png

El Yazısındakı Sır, Melih Arat (Sayfa 155)El Yazısındakı Sır, Melih Arat (Sayfa 155)
Aysu, bir alıntı ekledi.
02 May 05:09 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Hayat ona kazanmak için sadece iki yol olduğunu göstermişti: Nazik ve duyarlı olmak ya da zor kullanmak. Peki ya bu neden bu kadar farklı olmuştu?

Yolcu, Alexandra Bracken (Sayfa 346)Yolcu, Alexandra Bracken (Sayfa 346)
seyit yesildag, bir alıntı ekledi.
28 Nis 22:23

Elbette bilinci yüksek olanın derdi daha çok.
Çünkü bir gerçeğin farkına varan insan, bir daha onun farkında olmadığı zamana dönemez. Mecbursunuz, hep daha ileriye gideceksiniz. Geldiğiniz yer sizi huzursuz edince, "Bilinç beni mutsuz etti, önceki halime döneceğim" diyemezsiniz. Huzursuzluktan dolayı geldiğiniz yerde de duramazsınız. Ama yine de bilincin getirdiği vicdan yükünün ve duyarlılığın neden olduğu rahatsızlığın çok kötü şeyler olduğunu düşünmezsiniz... Duyarlı olmak, sadece acıları ve çirkinlikleri değil, sevinçleri ve güzellikleri de algılamamızı sağlar.
En diğerkam insanlar, aynı zamanda müzikten ve romandan en çok keyif alanlar değil mi? Doğanın bozulmasına en çok dertlenenler, güneşin doğuşundaki güzelliği en iyi görebilenler...

Edebiyat Mutluluktur, Zülfü LivaneliEdebiyat Mutluluktur, Zülfü Livaneli
Esma, Evlenmeden Önce'yi inceledi.
22 Nis 22:58 · Kitabı okudu · 4 günde · Puan vermedi

Şöyle bir bakıyım ne var ne yok bir inceleyim, diye elime alıp tamamıyla okuduğum ve dar olan bakış açımı genişleten, daha duyarlı, daha dikkatli bir insan olmaya teşvik eden, evliliğin ön planda olduğu, gerisinde ise insanin kendisiyle tanıştığı şahane bir kitap.

Evlilik, bir çiçekçi dükkânı gibi farklı olanaklar sunar; çiçeklerden nasıl bir buket yaratacağınız size kalmış.
Bir kadının bir erkeğin iki farklı öyküsü evlilikle bir araya gelir. Evlenmeden önce aralarındaki ilişkiyi önemseyen, üstüne konuşan, sohbet eden, zaman ve emek veren çifler, evliliklerinde kendi farklı öykülerinden 'bizim öykümüz' dedikleri yeni bir öykü oluşturmayı başarırlar.
Evlendiğinizde, hayatınızın en önemli, en güçlü tanığını seçmiş olursunuz. Bunun bilincinde olmak, önemli bir olgunluk adımıdır. Evlilik öncesinde, müstakbel eşinizle paylaştığınız değerlerin farkında olmak önceliğiniz olmalıdır. Birlikte 'birbirinizi yaşamak' için evleniyorsunuz ve bu evlilikte ikiniz de kendiniz olarak var olmayı yani BİZ olmayı önemsiyorsanız, değerlerinizin uyum içinde olması gerekir.
Evlilik yolculuğuna başlarken biricik sermayeniz olan sevgi, küçülüp yok olabilecek ya da büyüyüp gelişebilecek bir şey. Evet, o hem com kudretli hem de bir o kadar zarif ve kırılgan. Kurduğunuz ilişkiler ve üstlendiğiniz rollerin farkında olarak onu hakkıyla yaşamanız, yaşatmanız gerekiyor.

Selenay Rakıcı, bir alıntı ekledi.
21 Nis 01:11

Elbette bilinci yüksek olanın derdi daha çok.
Çünkü bir gerçeğin farkına varan insan, bir daha onun farkında olmadığı zamana dönemez. Mecbursunuz, hep daha ileriye gideceksiniz. Geldiğiniz yer sizi huzursuz edince, "Bilinç beni mutsuz etti, önceki halime döneceğim" diyemezsiniz. Huzursuzluktan dolayı geldiğiniz yerde de duramazsınız. Ama yine de bilincin getirdiği vicdan yükünün ve duyarlılığın neden olduğu rahatsızlığın çok kötü şeyler olduğunu düşünmezsiniz... Duyarlı olmak, sadece acıları ve çirkinlikleri değil, sevinçleri ve güzellikleri de algılamamızı sağlar.
En diğerkam insanlar, aynı zamanda müzikten ve romandan en çok keyif alanlar değil mi? Doğanın bozulmasına en çok dertlenenler, güneşin doğuşundaki güzelliği en iyi görebilenler...

Edebiyat Mutluluktur, Zülfü LivaneliEdebiyat Mutluluktur, Zülfü Livaneli