ne kazanılacaksa kalabalıklardan kazanılacakmış gibi saplantılı bir hal içindeyiz. bir değerimiz olacaksa, bize bu değeri kalabalıkların biçeceğine inanıyoruz. sürekli kendimizi başkalarına ispata çalışıyoruz; bizi sevsinler, beğensinler, alkışlasınlar, bize bayılsınlar, hayran olsunlar, bizi çok karizmatik, çok eğlenceli, çok zeki, çok şık, çok zevkli, çok şirin, çok sempatik bulsunlar istiyoruz. bunun için sürekli dışa dönüğüz, teşhir halindeyiz, kendimizden dünyaya sürekli canlı yayın yapıyoruz. herkesin kendi tezgahını kurduğu bir semt pazarı gibi sosyal hayatımız. herkesin kendi harikuladeliğini satmaya çalıştığı tıkış tıkış bir vitrin. aslında fazlasıyla tuhafız; herkesin aynı anda önemli olmaya çalıştığı bir yerde hiç kimsenin önemli olma şansı bulamayacağını düşünemiyoruz. herkesin aynı davrandığı dünyada hiç kimsenin önemli olamayacağını göremiyoruz. üstelik, bu şuursuzluk ortamında gerçekten önemli olan, gerçekten önem arzedenlerin de hiç kimse tarafından farkedilemeyeceğini unutuyoruz. kalabalıkların olmadığı yerde kim olduğumuz, bir insan olarak ne ifade ettiğimizdir önemli olan. bizi başkalarından ayıracak olan, bizi kendi biricik insanlığımıza taşıyacak olan budur. başkalarının ilgisini, takdirini, hayranlığını kazanmak için yaptıklarımız değil kendi insanlığımızı inşa ve ihya etmek için yaptıklarımızdır bizi bize kazandıracak olan.