Yaz günleri öğleden sonra ortalığı kaplayan parlak ışıkta tuhaf bir melankoli kaplıyor içini. Ortada üzülecek hiçbir şey yokken bile, içini sınırsız bir üzüntü kaplıyor. Yaşama isteğini yitirdiği anlar bunlar.
İnsanlar yaşlanıyordu, bunun ayrıcalığı yoktu ama yaşlanan insanların bir kısmı olgunlaşmış olarak, bir kısmı ise olgunlaşmadan ölüyordu. Bunun püf noktası ise bir insanın “Nasıl görünüyorum?“ sorusundan, “Nasıl görüyorum?” aşamasına geçmesiydi.
Ama bu gençler bambaşkaydı. Hareketlerinde tarif edemeyeceği bir başıboşluk, bir kayıtsızlık vardı. Leyla Hanım bunu kendi zihninde “lakaydi” olarak tanımlıyordu. Lakayt olmak, çevresiyle ilgilenmiyormuş, üzülmüyormuş, sevinmiyormuş gibi durmak; doğru dürüst bir konuşma bile sürdürememek; küçük cümleler, ağızdan gelişigüzel fırlayan kelimeler hatta seslerle idare etmek...