“…tutkunun özünü mantık teşkil etmez. Ötekinin ne verdiği tutkunun hiç umurunda değildir, o kendini bütünüyle ifade etmek, bütünüyle yaşamak ister; karşılığı yalnızca tatlı duygular, nezaket, dostluk ya da sabır olsa bile. Her büyük tutku umutsuzdur; aksi takdirde tutku değil, kurnazca hesabı yapılmış bir anlaşma, ılık menfaatlerle girilmiş bir takas ticareti olurdu. Benden nefret ettin ve bu da beni seviyor olman kadar güçlü bir bağ yarattı.”
İnsan önemli soruları sonunda daima bütün hayatıyla cevaplar. O esnada be söylediğinin, hangi sözler ve prensiplerle kendini savunduğunun bir önemi var mı? Sonunda, en sonunda insan dünyanın ona öylesine inatla sorduğu soruları hayatının gerçekleriyle cevaplar. Sorular şöyledir: Sen kimsin? Gerçekten ne istiyordun? Gerçekten ne yapabiliyordun? Nerede sadıktın, nerede sadakatsiz? Nerece cesurdun, nerede korkak? Sorular bu şekildedir. Ve insan elinden geldiğince cevaplar, doğru ya da yalan söyleyerek ama bu o kadar önemli değil. Önemli olan, sonunda bütün hayatıyla cevap vermesidir.
“Her şeyi mazeret ve açıklama olarak görmeye hazırdım; dünyanın ideallerine son ihaneti bile. Sadece tek bir şeyi anlayamadım: Bana karşı günah işlemeni.”