Tartışma çıkmış. Sylvain karısına böyle konuşmaya hakkı olmadığını söylemiş. Haddini bilmesi gerekiyormuş. Cezaevinde yaşamanın ne demek olduğundan bihabermiş, orada başından geçenleri, neler yaşadığını hayal bile edemezmiş. Alkolün tesiriyle dile dökülen ama söyleyen kişinin eskiden beri içinde biriktirdiği sahici şeyler mi yoksa gerçekle ilgisi olmayan saçmalıklar mı olduğundan asla emin olunamayan sözler: "Senin yüzünden oldu zaten bunlar, beni yeterince sevseydin düşer miydin hapse, yapar mıydın böyle aptallıklar, sadece sevgiye ihtiyacım vardı, yokluğunu böyle doldurmaya mecbur kaldım senin yüzünden, annem de terk edip gitti zamanında, hep terk edildim ben, hep." Büyükannemin kafasına soktuğu televizyona çıkan psikologlardan öğrenilmiş laflar. Bana karısının Sylvain'le yeteri kadar ilgilenmediğini söylemişti, bu yüzden Sylvain'in davranışlarından onun da sorumlu olduğunu düşünüyordu. Kasabada erkeklerin davranışları genelde kadınların hesabına yazılırdı, onları kontrol etmek -dans akşamları çıkan kavgalarda olduğu gibi- kadınların göreviydi: "Karısının ne olduğu belli canım, Sylvain umurunda bile değildi kaltağın."
Ailemin yanından ayrılıp şehre gidince başıma ciddi bela olacak bir şeydi bu - lisedeki arkadaşlarım sürekli benden daha alçak sesle konuşmamı isteyeceklerdi; iyi ailelerde yetişmiş gençlerin o sakin ses tonlarını, kendine hâkim konuşma tarzlarını acayip kıskanırdım.
Ben gülüp eğlenmeyi seviyorum, hiç öyle hanımefendicilik oynayamam, sıradan kadınım canım işte. (...) Belki de demek istediği şuydu ya da şuna varıyordu, bir hanımefendi değildi çünkü olmasına imkân yoktu. Sıradan bir kadındı işte, utanç böyle gösteriyordu belki kendini, gurura bürünerek.