Neden birbirimize hoşgörüyle bakamıyoruz, neden insanları kınamak gibi en kolay yolu seçiyoruz, neden bu denli kaskatıyız, neden? İçimiz, dışımız kaskatı... Hem kendimizi yalnız bırakıyoruz, hem başkalarını mutsuz ediyoruz.
Evet sevgili dostlar. Yaşamın tadını almak için ille de bir yerimiz mi ağrımalı? İlle de ölümle karşılaşmamız mı gerekmeli? Neden sadece cenazeden cenazeye bu gerçeğe varıp ''Ah! Şu ölümlü dünya.İşte geldik gidiyoruz, bari keyifle yaşasak'' diyoruz. Yaşamak, sonradan elimizden alınmak üzere, geçici olarak bize verilen, güzel bir armağan gibi. Bu armağan geri alınana dek, iyi kullanalım, tadını çıkaralım. Boşuna gözyaşı dökmeyelim. Evimizin tatlı sıcaklığında, öyle mutluluklar gizli ki. Yeter ki bakmasını bilelim. Hepimize sağlıklar dilerim.
Dayak cennetten çıkmamıştır, kimsenin vurduğu yerde gül bitmez, kızını dövmeyen, dizini de dövmez. Barbarlık bu... Hadi sevgili bay ve bayan öğretmenlerimiz... Aile bilgisi derslerinde kimsenin dayak yememesi gerektiğini de öğretelim çocuklarımıza...
Çünkü aşk sıradan bir kavram değil. Belki geçici ama, iyi davranılırsa ardında gerçek bir sevgi ve saygı bırakabilir. Herkesle yaşanan şey de aşk olmadığına göre, o bulunduğunda hatta bulundu sanıldığında bile ona özen göstermeli, hafife almamalı. İnsanın yaşamındaki en güzel dakikalar, ona dokunduğu anlardır. O dokunmada ''özel bir duygu'' yaşandığı hissediliyorsa eğer, o aşktır. Ondan korkmamak aksine onu ''deliler gibi'' yaşamak en doğrusudur.