“Sakat kalan bir uzuvdan çok,sakat kalan ruh sancıtırdı bedeni. Öyle ki, sanki kırık olan ruh değil de, ayaktı ve bazen kırık ayağımızın üstünde dimdik yürümeye çalışır gibi hissederdik. Kırık kemiğin acısını, kaynamadan tekrar kırılan kemiğe sormalıydınız. İlk kırılışını bile arzulayacak kadar çok yanardı canı.
Kaynamadan defalarca kırılan ve kırıldığı yere acısı hafiflesin diye ruhunu basan insanlar ömür boyu sakat kalmaya mahkûmdu.”
“Buzdan kalemin duvarlarının önüne oturup kendimi anlattığım zamanlar olurdu. Bazen öyle şeyler anlatırdım ki, anlattıktan sonra o şey anlatırken çok kolaymış gibi görünse de, yaşayınca ne kadar ağır olduğunu bir kez daha kavrardım. İnsanın kendisiyle yüzleşmesi bir yabancıyla yüzleşmesinden çok daha zordu. Söylenen bir yalan bir şekilde açıklanabilirdi ama yaşanan kırılma noktaları eğer kendi hayatınıza ait parçalardan oluşuyorsa, açıklama yapmak babasız bir çocuk doğurmak kadar çaresiz ve çıkmazda hissettirirdi.
İnsanın kendisine yenilmesi kadar gurur kırıcı bir şey daha yoktu. Yenildiğin kişinin aynaya baktığın zaman gördüğün kişi olması çok zordu.”