gökçe c., Teneke'yi inceledi.
 46 dk. · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 9/10 puan

Yine beni etkileyen bir Yaşar Kemal romanı okudum. Nasıl etkilemesin ki?

Eserlerindeki Anadolu’yu, doğa ve insanın paralel minvalinde yaşanan haksızlıkları, adalet arayışını, proleter kesimin hep diktatör para ağalarının zulmüne uğramalarını, Yaşar Kemal’den daha iyi kim anlatabilir?

“Hüyükteki Nar Ağacı”ndan sonra, Teneke’yi okumam beni Çukurova’da ekmek parası kovalayan, biçare köylü işçilerin yanındaymışım, onları seyredip bir şey yapamıyormuşum hissini verdi. Buradaki hikayede de Çukurova’da çeltik ağalarının daha çok kazanç uğruna yaptıkları kanunsuz işlerin (pirinç ekip tüm köyü sular altında bırakıp, insanların sıtmaya yakalanarak hayatlarını hiçe saymaları) anlatılıyor.

Resul efendi ile perde açılıyor. Adamcağız kaymakam vekilliği yapan, bu işten çeltik ağalarının zorbaca girişimlerinden yılmış, emekliliği için gün sayan resesif biri. Dört gözle yeni gelecek kaymakamı bekliyor. Gelsin ki kendisi biran evvel bu eziyetten kurtulsun. Ve bir gün beklenen haber geliyor. Genç, deneyimsiz ve idealist kaymakam Fikret Irmaklı bu göreve atanıyor. Kendisi gelmeden özgeçmişi tüm kasabanın ezberinde yer etmiştir bile. Herkes, bilhassa belalı çeltik ağaları, eşraf kaymakam için hemen plana koyuluyorlar.

Genç kaymakam geldiğinde hürmetle karşılanır, el pençe divan gösterileri, memnuniyet sözcükleri bol keseden harcanır. Bu durum kaymakamın çok hoşuna gider. Hatta babasının nasihatlarını unutmaktan ve kendisinin önyargılarını bile dile getirmekten çekinmez. Hiç böyle tahmin etmezdim, gelmeden evvel kasabanızı tahlil ettirdim, yobazlar, eşkıyalar, devlet tanımazlar olduğunu bilirdim der. Oysa gördükleriyle aklındakiler birbirini tutmamaktadır. Köy halkı kaymakamı için canını verecek kadar kadar candan görünmektedirler!

İlerleyen zamanlarda Fikret Irmaklı ve ağalar arasında savaş başlar. Hakkın hukukun sorgulandığı, silindiği, gücün aslında kimde baskınsa o tarafın sözünün geçtiğinin bir hayat gerçeği ve acımasızlığının içinde buluruz kendimizi. Sonunda kendimi kötü hissettim!

Murtaza ağa, Okçuoğlu, Osman ağa, Kürt Memed, Zeyno Kadın kitabın diğer önemli kahramanları. Bir çok konuşmada yöreye ait şiveye ve terimlere rastlıyorsunuz. Kitap, tiyatro oyunu olarak da ayrıca yazılmış. Tiyatroyu çok seven biri olarak bu oyuna gitmediğime çok hayıflandım.

Bu mücadelenin ve adaletin romanını mutlaka ve mutlaka okumanızı tavsiye ediyor, böyle muazzam kitaplarla kalmanızı diliyorum.

Ayrıca etkinliği oluşturan, teşekkürlerimi de bu güzel arkadaşlar için unutmayacağım;
Mazlum Kaplan , Roquentin , Li-3

Utku, bir alıntı ekledi.
22 May 21:48

İnsan her şeye alışıyor. Ekmek parası için insanlar her şeye katlanıyorlar.

Meyhane, Emile ZolaMeyhane, Emile Zola
~Aysar~, bir alıntı ekledi.
21 May 21:45 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

....
Kim kazanmazsa bu dünyâda bir ekmek parası:
Dostunun yüz karası;düşmanının maskarası!
....

Gençler İçin Mehmet Akif ve Safahat, Mustafa Özçelik (Sayfa 59)Gençler İçin Mehmet Akif ve Safahat, Mustafa Özçelik (Sayfa 59)
Umay, bir alıntı ekledi.
14 May 01:23

Bilmem ki nasıl anlatsam;
Nasıl, nasıl, size derdimi!
Bir dert ki yürekler acısı,
Bir dert ki düşman başına.
Gönül yarası desem..
Değil!
Ekmek parası desem..
Değil!
Bir dert ki..
Dayanılır şey değil...

Bütün Şiirleri, Orhan Veli KanıkBütün Şiirleri, Orhan Veli Kanık

Yüz karası değil kömür karası
Böyle kazanılır ekmek parası.

#soma

- Soma - 13.05.2014
Yüz karası değil kömür karası
Böyle kazanılır ekmek parası

/ Orhan Veli \

Demett, bir alıntı ekledi.
 12 May 19:02 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

'Nalınımm'
... O yaz , hem kırmızı balonum oldu, hem de sarı balonum. Hepsinden önemlisi ayakkabım oldu. O kış okula ayakkabıyla gittim. Uzun konçlu, kırmızı bir lastik çizme, içi de bembeyaz tüylü. Iki gece koynumda yatırdıktan sonradır ki, giymeye kıyabildim. Ve ilk giydiğim gün;
"Ah bir yağmur yağsa " diye hep gökyüzüne baktım.

Ekmek Parası, Muzaffer İzgü (Sayfa 58 - Bilgi yayınları)Ekmek Parası, Muzaffer İzgü (Sayfa 58 - Bilgi yayınları)
Soul, bir alıntı ekledi.
11 May 23:18 · 10/10 puan

Benim bu insanlara ne lüzumum vardı? Beş on kuruş ekmek parası için bana tahammül edilebilir miydi? İnsanlar birbirinin maddi yardımlarına ve paralarına değil, sevgilerine ve alakalarına muhtaçtılar. Bu olmadıktan sonra, aile sahibi olmanın hakiki ismi, birtakım yabancılar beslemekti."

Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin AliKürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali

DEDEMİN SAATİ
Tek katlı ve bahçelerinde her tür ağacın bulunduğu o güzel mahallemizde çocuk olmak dünyanın en mutlu olayıydı. Sabah kuş cıvıltıları ile uyanır annemin hazırladığı yer sofrasında ki kahvaltımıza oturur sanki babam değil de ben işe geç kalacakmışım gibi acele ile kahvaltımı yapardım. Bardağımda ki sütü içerken mutlaka üzerime dökerdim çünkü en sona onu bırakır ve çabucak içip dışarı çıkmaya uğraşırdım. Dedem ise her gün başımı okşayarak bana yavaş olmamı söylerdi. Mıstık ve sokak kaçmıyordu ya. Ama ben yine de acele eder bir an önce mahallede ki arkadaşlarımın arasına karışmak isterdim.

Henüz okula gitmiyordum. Kardeşim yoktu. Annem ve babam benim onlara verilmiş bir armağan olduğumu söyler ve üzerime titrerlerdi. Ama en çok dedem o bembeyaz sakalı ile bastonunu yanına koyup benim boyumun hizasına kadar eğilip gözlerimin içine baktığında sanki dünyanın bütün yeşillerini onun o güzel ve derin bakan gözlerinde görürdüm. O öyle bir andı ki çocuk kalbime ılık ılık bir şeylerin aktığını hisseder ve onu can kulağı ile dinlemeye çalışırdım. Babaannem öldükten sonra sanki sakalı daha da beyazlamıştı. Mıstık bana inanmazdı beyaz daha çok nasıl beyazlanır derdi ama ben bilirdim beyazlamıştı işte. Dedemin en çok hoşuma giden yönü ise sanki her an biri gelecekmiş gibi cebine zincir ile bağlı olan saatini çıkarıp çıkarıp uzun uzun bakması olurdu. Çocuk aklımla ona neden bu saate bu kadar sık baktığını sorardım. O ise yüzünde geniş gülümsemesi ile bana saate bakınca gençlik yıllarının ne çabuk geçtiğini söyler ve yaşlılığında ise saatinin kendisi ile inatlaştığını yinelerdi. Bu cümlenin ne anlama geldiğini o yaşlarda anlamasam da önemli olduğunu hissederdim. Çocukluk işte.

O yaz dedemin her akşam mahallede ki çocuklar ile beraber bana da aldığı şekerler için akşam ezanını beklemek daha da keyif vermeye başlamıştı. Hepimiz bilirdik ki dedem cebinde bir avuçtan fazla akide şekeri ile yanımıza gelecek ve hepimizin başını okşayarak ellerimize birer tane o canım akide şekerlerinden verecekti. Mahallede ki bütün çocuklar dedemi çok severdi. Onun yüzü hep güler ve insanlara karşı hep yardımsever davranırdı. Köpek ve kedilere bir insan gibi davranmamızı öğütler onlarında tıpkı bizim gibi canının yandığını bıkmadan anlatırdı. Yaz akşamları evimizin bahçesinde mahallenin tüm çocuklarını toplar ve sabırla bize dünyada ki tüm kötülükleri yenecek olan sevgiden bahsederdi. İnsan vatanını, bayrağını sevmeliydi. Onlara sahip çıkmanın söz ile değil ilim yolunda ilerleme ile olacağını küçücük kalplerimize nakış nakış işlerdi.

Dedem çok şey bilirdi o kadar ki yıldızlardan okyanuslara kadar her konuda anlatacağı masalları vardı. Bizlere bilginin azı çoğu olmaz her şeyi öğrenin diye sıkı sıkı tembih ederdi. Okula giden arkadaşlarımıza yaz tatili de olsa parası oldukça kitap alır ve bizlere bu yaz akşamlarında okumaları için teşvik eder hepimiz ile tek tek ilgilenirdi. Bir gün sabah kahvaltıya kalktığımda annem dedemin acil olarak köyüne gitmesi gerektiğini söyledi. Bu beklenmedik olay karşısında o kadar çok şaşırmıştım ki ağlamaya başladım. Ne sütümü içtim ne de Mıstık’ı düşündüm. Bütün gün annemi sıkıştırdım. Dedem ne zaman geri gelecek diye. Annem ise dedemin kardeşinin çok hasta olduğunu anlatıp durdu fakat ben yine de mızmızlandım. O ilk gün o kadar zor geçti ki, mahallede ki bütün çocukların neşesi de sanki dedemle birlikte gitmişti. Her zaman yürüdüğü sokak başına gözümüzü dikip belki gelir diye bekledik ama dedem o gün gelmedi. Ne oyunların ne de Mıstık’ın babasının getirdiği şekerler bize keyif vermemişti. Bizim ile hiç kimse dedem gibi konuşamaz onun gibi sizi keratalar diyemezdi. Akşam kendimce çabuk gelsin diye dua ettim ve ağlayarak uykuya daldım. Rüyamda dedem çok yüksek bir dağın başındaydı ayağının önünde ki uçurumu görmüyordu, bense aşağıdan ona bağırıp geri gitmesini söylüyordum fakat o beni duymuyor ve uçuruma doğru ilerleyerek geliyordu. Ayağının altında ki taşlar kayarak önüme yuvarlanmaya başladı. Hem ağlıyor hem de bağırıyordum. Sonra dedem birden bire yok oldu. Taşlar gelmeye devam ederken dedemin saatini de taşların arasında görmeye başladım. Ona bir şey olmasın diye o kadar hızlı koşuyordum ki sanki kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Birdenbire avucumun içinde bir şeyin olduğunu anladım tam avucumu açacaktım ki bana çok yakın uçan kocaman bir kuş üzerime doğru uçmaya başladı. Yine de avucumda ne olduğuna bakmak için açtım ve dedemin saatini gördüm ama camı ortadan ikiye çatlamıştı. Rüyamda ki üzüntümü anlatmaya kelimeler yetmez. Ağlıyordum dedeme kötü bir şey olmuştu biliyor ve bunun için ağlıyordum. Annemin yumuşacık sesi kulağıma ninni gibi ama çok uzaktan geliyordu. Mehmet uyan oğlum diyordu ve ben uyandığımda annemi karşımda görüp hemen avucumun içine baktım. Boştu. Ağlamamı durduramıyordum. Anneme gördüğüm rüyayı anlattım o ise sadece başımı okşayarak geçtiğini söyleyip durdu. Onun kucağında ne zaman uykuya daldım hatırlamıyordum.

Sabah uyanır uyanmaz dedemi sordum. Babam hemen geri dönemeyeceğini söyleyince ona beni neden götürmediğini sorup durdum. Babam ise elinden geldiğince bana hasta ziyaretini anlatmaya çalıştı ama ben anlamamakta direniyordum. Hem o benim dedemdi, kardeşi hasta ise onun yanında ona bakacak bir sürü insan vardır diye babama kendimce bir şeyler anlatmaya çalıştım o ise sadece gülümsedi ve başımı okşayıp işe gitmek için yola koyuldu. Ben ise ne kadar uğraşsam da dedemin bahçede ki yerini evin içinde dolaşmasını aklımdan çıkaramıyordum. Anneme köye nasıl gidileceğini sorduğumda yüzünde beliren bakışı daha önce hiç görmemiştim bana endişeli bir şekilde bunun imkansız olduğunu söyleyerek sabırlı olmamı, dedemin en fazla iki gün içinde geri döneceğini söyledi. Oysaki ben dedemi bir daha hiç görmeyecekmiş gibi bir düşünceye sahiptim bunu Mıstık’a söylediğimde bana güldü ve dedeme hiçbir şey olmayacağını söyleyerek misket oynamaya devam etti. Benim canım hiç bir şey yapmak istemiyordu sadece dedemin bembeyaz sakallarının beni öperken yüzümü gıdıklamasını ve bastonunun çıkardığı sesleri duymak istiyordum. Arkadaşlarımın oyunlarını seyrederken annemin sözü aklıma geldi iki gün; iki gün çok uzun ama kısaydı da, o an karar verdim dedem bahçenin temizliğini benim yapmamı isterdi. Hemen koşarak eve gittim, bahçede ki ağaçların altlarına düşen yaprakları topladım, dedemin tahtalardan yaptığı çardakta ki minderleri onun istediği gibi düzeltip bahçenin evin kapısına kadar olan taş yolu hortum ve süpürge ile temizleyip yıkadım. Bahçemizde ki elma, armut ve erik ağaçlarını suladıktan sonra çardağın yanında annem için diktiği gülleri de sulayıp hortumu topladım. Evimizin yan tarafında ki küçük ardiyenin önünde ne varsa hepsini içeriye taşıdım. Annem yanıma gelerek ne yaptığımı sordu ben ise ona dedemin gelişine hazırlık yaptığımı söyledim o geldiğinde mutlaka bana öğrettiklerini öğrendiğimi göstermek istiyordum. Annem yorulmuş ve açıkmış olabileceğimi düşünerek ekmeğin arasına koyduğu küp peyniri ve bir domatesi bana uzatırken geri kalan işleri yarın yapmamı söyledi. Oysa benim işim henüz bitmemişti. Dedem bize mahallemizin büyüklerine yardım etmemizi söylerdi. Ekmeğimi hemen yiyip yan komşumuz olan ve çocukları hiç sevmeyen Nezahat teyzenin bahçesine koşarak gidip kapısına yavaşça vurdum. Kapıyı açar açmaz kadının asık ve korkunç yüzü biraz daha asıldı ve ne istediğimi sordu. Bense ona yapabileceğim bir işi var mı veya çeşmeden su getirmemi ister mi, ekmek için fırına gidebileceğimi bir çırpıda söyledim. O ise bana bir adım daha yaklaştı, ne kadar korktuğumu anlatamam ve birden kocaman elini bana doğru uzatınca geri adım attım ama eli o kadar büyüktü ki hemen başımı bulmuş ve saçımı okşamaya başlamıştı. Bir şey istemediğini ama akşamüstü uğramamı istedi. Ben ise deli gibi atan küçücük yüreğim ile iki ev ilerimizde olan Hasan dedeye gidip aynı soruları sormaya başladım. Çeşmeye gidip küçük bidonuna su doldurup getirdim, bahçede ki yaban otlarını temizlemesine yardım ettim zaman o kadar çabuk geçmişti ki anlamamıştım. Akşam ezanı okununca Hasan dede camiye ben ise eve gittim.

İki koca günü bu şekilde geçirdim fakat dedem gelmedi. Anneme her sorduğumda aynı cevabı aldım dedem gelecekti. Ertesi sabah erkenden kalktım ve bahçe kapımızın dışında ki küçük taşın üstüne oturup dedemi beklemeye başladım. Ve bu bekleyişim tam bir hafta daha sürdü ve bir sabah annem telaş ile beni uyandırıp köye gitmek için hazırladı. Uyku mahmurluğu ile o kadar çok sevindim ki annemin göz yaşını ve telaşını fark edemedim. Babam işe gitmemişti, telaşla evden çıkıp garaja gittik ve köye gitmek üzere yola çıktık. Annem otobüsün camından dışarı baksa da gözünden akan yaşı görebiliyordum. Babama kaç kez nedenini sordum bilmiyorum ama o hep annemin biraz rahatsız olduğunu söyleyip durdu. Ben ise dedemi göreceğim için yolun biran önce bitmesinden başka bir şey düşünemez olmuştum. İki saatlik yolculuğumuzdan sonra köye yakın bir yerde otobüsten indik. On dakikalık yolumuz vardı, ben çocuk yüreğimle önden koşmaya başladım. Büyük amcanın evini biliyordum ama babamın yavaş olmamı söylemesi ile önce yavaşladım sonra ise durdum. Bir şeyler yanlıştı sanki ne annem ne de babam her zaman ki gibi neşeli değil aksine çok üzgünlerdi. Annemin gözyaşlarına sessiz hıçkırıklar da eklenmişti. Olduğum yerde donup kaldım. Dedeme kesin bir şey olmuştu yolculuk boyunca ne annem ne de babam tek kelime etmemişlerdi. Yanıma geldiklerinde babama bağırarak ne olduğunu sordum. Aklım ve dilimde dedemden başka bir şey yoktu. Babam toprağa diz çökerek bana dedemin artık hiç gelmeyeceğini söylemesi ile nasıl koştuğumu bilmeden büyük amcanın kapısının önünde buldum kendimi. Evin kapısı açık ve içerisi kalabalıktı. Kuran okunuyordu. Evin sağ tarafında kalan odadan büyük amcayı görebiliyordum hemen onun yanına koştum. Odada bulunan divanın üzerinde biri yatıyordu ve beyaz çarşaf ta başının üzerine kadar çekilmişti. Büyük amcamın elinde ki saat hiçbir şey sormama izin vermedi. Çünkü o dedemin geçmek bilmeyen saatiydi. Dedem köye geldikten sonra hastalanmış ve ölmüştü. Hayatımda gördüğüm ilk ölümdü ve acısı bugün bile hiç kimse ile kıyaslayamadığım kadar derindi…

Bugün ise ben evimin salonunda yetmiş bir yaşında elinde dedesinin geçmeyen saati ile ona kavuşacağı anı beklemekte olan o küçük çocuğum…
Nurhan Işkın

Güler.., bir alıntı ekledi.
10 May 09:50 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · Puan vermedi

Mide etrafında şekillenen hayatlar, zulümse sınır tanımaz. Ne Hakk'ın buyruğuna, ne de mazlumun cağrısına kulak verir. Yer, içer, eğlenir, dünyayı zevk-ü sefadan ibaret görür. Ölü, Ahiret, Hesap, Mizan keyiflerini kaçırır. Bu yüzden hesabı çağrıştıran kelimelere karşı nefretleri vardır. En büyük idealleri her nevi arzularını yerine getirmektir. Kurtuluşu bir gün kadında, bir gün rakıda ararlar. Saniyelik hazlara milyarlar verirler lakin yoksula, yetime ekmek parası vermeyi çok görürler..

Bir Mekteptir Oruç, İhsan Şenocak (Sayfa 11 - Hüküm kitap)Bir Mekteptir Oruç, İhsan Şenocak (Sayfa 11 - Hüküm kitap)