Önce bereket vardı.
Bereket sayesinde yaşam,
yaşamın sürdüğü yerde minnettarlık,
minnettarlıktan doğan tapınma
ve zamanla kutsallık.
Sina Yarımadası’nda doğa, insanı doyuruyordu - sellerin getirdiği çamur, vadilere hayat veriyordu.
İnsan o bereketi hissettikçe, onu bir güçle özdeşleştirdi.
Zira yaşamı sürdüren şey, kutsal - Tanrı’nın eli gibi - görünüyordu.
Mısır’dan Çıkış (Exodus) anlatısı da bu hattın devamıdır. Musa’nın gördüğü “heybetli dağ”, bin yıl öncesinden beri bereket tanrıçalarına adanmış bir kutsal alandı. Bu tanrıçalar - Mısır’da Hathor, Kenan’da Asherah - doğurganlığı, toprağın canlanışını simgeliyordu. Zamanla bu toprakların bereketi, ilahi tecrübeye dönüştü.
Yahudilikte Musa’nın Tanrı’yla konuştuğu dağ oldu;
Hristiyanlıkta Tanrı’nın sesinin yankılandığı yer;
İslam’da ise “Tûr” olarak anılan, vahyin ışığıyla kutsanan dağ. O dağda yıldırımlar çakarken insanlar Tanrı’nın görkemini - kabod, yani glory - gördüklerini düşündüler.
Belki de kutsallık gökten inmedi;
yerin bereketinden göğe yükseldi.
Not: Görselde yer alan metin, Gordon Childe’ın “Kendini Yaratan İnsan” kitabından alınmıştır.