Elini kalbinin üzerine attı. "Ben de seni buraya kilitledim. En çocuk yanım olarak öylece kaldın yıllarca. Ne zaman hatırlasam buruk bir tebessüm oldun yüzümde. Ama kalbimde de sızı. Unuttum, derdim kendi kendime. Yalan yok. Çok gelmezdin aklıma. Ama sen gelince... Seni o havaalanında görünce anladım ki..."
"Ben senden bir adım öteye gidememişim, Pamuk," "İçime işlemişsin. Öyle bir büyü var ki sende... Ruhuma kazımışsın sanki kendini. Atamıyorum."
"Kabullendim," dedi. "Hayat planladığımız şekilde ilerlemez, Pamuk. Bazı şeyler en can yakıcı şekilde yüze çarpmadan kabullenilmeli. Düzen böyle. Bunu değiştirmeye ikimizin de gücü yetmez. Babalarımızı geri getiremeyiz. Ölecek olan birini geri döndüremeyiz. Şehit düşecekse düşer. Yaşayacaksa yaşar. Zamanı geri alamayız. Yapacağımız tek şey savaşmak. Gidenlerin yerine de savaşmak."
Bir insanın bu dünyada en büyük savaşı kendi ile çelişmesiydi şahsıma göre. Aklı ve kalbi arasında kalması, yapmak isteyip yapamaması, gitmek isteyip ayaklarının olduğu yere çakılıp kalması... Kısa ve net olmak gerekirse yorulmuştum. Hayattan değil, kendimden yorulmuştum. Bir yandan içimde dizginleyemediğim bir duygu vardı. Tutamıyordum. Kalbimi şaha kaldırıyordu. Koş, diyordu. Bırak ne olacaksa olsun, koş ona. Sıkıca sarıl, gövdesine sokul, elini tut. Sülük gibi yapış. Yine gitmesine izin verme. Diğer yanda ise buna dur demem gerektiğini bana usulca fısıldayan sesler vardı. Saçma, diyordu. Çok saçma, diyordu. Yapma. Yine değil. Artık değil. Kendine gel. Dur. Üzülürüz. Bırak, gitsin.
İkisi de haklıydı.