Ada Karen, Aşk'ı inceledi.
13 Nis 22:13 · Kitabı okudu · 21 günde · 9/10 puan

Kitaba başlamadan önce kitap hakkındaki yorumları okumuştum içlerinde olumsuz eleştirilere de rastlayınca biraz önyargı ile kitaba başlamıştım. Ama bu kadar beğeneceğimi ve bu kadar alıntı paylaşabileceğimi tahmin etmiyordum..

Ella Rubinstein adlı bir Amerikalı kadın ile Aziz Zahara adlı bir  tasavvufçunun  güncel hayattaki dünyevi aşkı ile "Şems ile Mevlana'nın" arasındaki otobiyografik mistik aşkı "Aşk şeriatı" adlı kitap içinde kitapta anlatıyor. Kitabı raporunu yazan, A.Z. Zahara ile konuşan Ella degil bendim sanki. Öyle ki hapsoldum.

Her satırını sindire sindire okudum, benliğimi tarttım ve kendimi buldum diyebilirim. Rumi ile Şems dostluğu, Mevlana ile üç- üç buçuk yıl süren beraberliği neticesinde onun hayatında yeni ufukların açılmasına vesile olmuş, onun ilahi aşkın potasında eriterek, kamil bir Hak aşığı yapmaya muvaffak olmuştur. Özellikle "Vakit tamam olunca ipeğin bekası için ipekböceğinin ölmesi gerekir" diyerek Şems'in kendini feda etmesi. Hayran olmamak elde değildi.

Şems Tebrizi'nin dediği gibi: "Her hakiki aşk umulmadık dönüşümlere yol açar. Aşk bir milâd demektir. Şayet "Aşk'tan önce" ve "Aşk'tan sonra" aynı insan olarak kalmışsak, yeterince sevmemişiz demektir. Birini seviyorsan onun için yapabileceğin en anlamlı şey değişmektir!" 
Birde Şems'in kırk kuralı eklenince gerçekten kendini sorgulayip, değişmeye başlıyor insan.

Ella A.Z. Zahara'nin mistikligine aşık olurken bende Şems Tebrizi'nin dobraligina, cesaretine, ve karakterine aşık oldum diyebilirim.

Murat Sonğur, Aşk'ı inceledi.
13 Nis 13:05 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 6/10 puan

Elif Şafak’ın Aşk isimli romanı, edebiyat dünyasına yeni, fakat maalesef çok güçlü olmayan bir yazar kazandırdı: Aziz Zekeriya Zahara. Bu yazıda Zahara’nın romanını konu, tür, kurgu, karakter, üslup ve dil gibi, romanın temel unsurları açısından değerlendirmeye çalışacağım. Elif Şafak mı? Haşa, onu eleştirmek haddime değil, zira hepimiz biliyoruz ki o, “çok güsel yasıyooo.”

Şafak’ın romanının başlıca karakterlerinden biri olan Ella Rubinstein, bir editördür. Çalıştığı yayınevi, Zahara’nın Aşk Şeriatı adlı kitabını değerlendirmesi için onu görevlendirir. Orta sınıftan bir Amerikalı olan Ella elbette hayatının gidişatından, evliliğinden ve kocasından sıkılmış, bir çıkış ya da heyecan aramaktadır. Elbette Aziz’in romanından etkilenerek onunla iletişime geçer. Elbette aralarında bir aşk doğar. Böylece Aşk romanında bir yandan Elif Şafak’ın yazdığı, Ella ile Aziz arasında gelişen dünyevi aşkı okurken, bir yandan da Zahara’nın yazdığı, Şems ile Mevlana arasındaki “ilahi aşk”ı okuma imkânı buluruz.

Zahara’nın romanına geçmeden önce, kendisini kısaca tanımakta fayda var. İskoçya’da doğup büyüyen Zahara, 20’li yaşlarında fotoğraf sanatı ile uğraşır. Bu sırada Margo adında Hollandalı bir kadınla tanışır ve birbirlerine tamamen zıt karakterler olmalarına rağmen aralarında bir aşk başlar. Amsterdam’a yerleşirler. Uzun yıllar Margo ile yaşayan Zahara, işletme alanında kariyer planları yapmaktadır ve hayatını tamamen buna adamıştır. Çok sevdiği Margo bir trafik kazasında hayatını kaybedince Zahara hem kendi hayatını hem de genel olarak hayatı sorgulamaya başlar. Bütün hayatı sorgulama hikâyelerinde olduğu gibi, yavaş yavaş dibe vurmaya başlar. Eroin bağımlısı olur. Beş yıl boyunca Amsterdam’ın sokaklarında bir hiç gibi yaşar. Bir sabah “traş olmak için” baktığı aynada hayatı yeniden değişir. Toparlanmaya başlar, bir dergide fotoğrafçılık işi bulur. Dergi aracılığıyla gittiği Kuzey Afrika’da bir antropologla tanışır. Antropolog ona Mekke ve Medine’ye Müslüman olmayanların giremediğini, eğer bu iki yerin fotoğraflarını çekebilirse çok iyi iş yapacağını söyler. Bu fikir Zahara’nın aklına yatmıştır, fakat bir sorun vardır, oraya nasıl girecektir? Onun cevabını da antropolog verir, ne alakaysa sufilerin ona yardım edebileceğini söyler. Zahara da Fas’ta bir sufi dergâhına kapağı atar. Amacı sufileri kullanarak bir şekilde Mekke ve Medine’ye girebilmek ve oraların fotoğrafını çekebilmektir. Fakat işler düşündüğü gibi gitmez. Zamanla sufizmle ve “kendi”siyle tanışır. Dergâhta geçen uzun yıllardan sonra dışarıya sufi bir Müslüman olarak ve Aziz Zekeriya Zahara adıyla çıkar.

Zahara sufiliği benimsedikten sonra dünyayı dolaşarak fotoğraf çeker. Bu arada başından birkaç hayata ancak sığacak çeşitli olaylar geçer. “Hayatı bir roman”dır. Eh, belli bir olgunluğa eriştikten sonra da bir roman yazmaya karar verir; ancak kendi hayatının romanını değil, bir reenkarnasyonu olduğuna inandığı Şems-i Tebrizi’nin ve Mevlana’nın romanını. İşte biz faniler de –sağolsun- Elif Şafak sayesinde Zahara’yla ve onun romanıyla tanışırız.

Zahara’nın hayatının, Ferrasini Satan Bilge’nin hayatına benzediğini fark etmişsinizdir sanırım. Bir insanı “senin hayatın bir kurmaca karakterinin hayatına benziyor” diye eleştirmek çok hakkaniyetli bir davranış olmayabilir ama ne yapalım ki öyle. Asla, Zahara’ya sen hayat hikâyeni bizlere anlatırken Ferrasini Satan Bilge’den fazla esinlenmişsin demeye çalışmıyorum. Sadece, Zahara’nın hayat hikâyesi artık sıkıcı hale gelen bir klişeden ibaret diyorum: Kendi maddiyatçı ve başarı odaklı hayatının anlamsızlığından bunalıp Budizm, Sufizm vb bir doğu mistisizminde anlam arayışına çıkan ve elbette aradığını bulan Batılı / Avrupalı mevzusu. Zahara Ella’ya, “Bugün, tıpkı modernite öncesinde olduğu gibi, maneviyata ilgide patlama yaşanıyor. Tüm dünyada giderek daha fazla sayıda insan, hızlı ve meşgul yaşamlarında ruhaniyete yer açmaya çalışıyor(…)” diye yazıyor bir mektubunda (s. 188). Zahara’nın bu iddiası doğru mudur ya da ne derece doğrudur, bilmiyorum, ama şunu diyebilirim: ne sakızmış bu arkadaş, çiğneye çiğneye bitmedi.

İlk bakışta Zahara’nın romanının Şems ile Mevlana arasındaki ilişkiyi konu edindiği söylenebilir. Nitekim ben de az yukarıda öyle yazmıştım. Gerçekten de Zahara romanında, Şems ile Mevlana’nın tanışmalarını, aralarında gelişen dostluğu ve daha sonra Şems'in öl(dürül)mesine kadar varan ilişkiyi, tartışmalı meselelerle çok fazla ilgilenmeden aktarıyor. Ancak Şems-Mevlana ilişkisi, romanın esas konusu olmaktan ziyade, sanki Şems’in “gönlü geniş ve ruhu gezgin sufi meşreplilerin kırk kuralı” adını verdiği listesini okuyucularına aktarmak için kullanılmış bir arka plan gibi. Şems, ilgili ilgisiz bir şekilde araya girip, bazen direk okuyucuya, bazen de romandaki başka bir karaktere söylerken ya da kendi kendine düşünürken öğrenebiliyoruz bu pek mühim kuralları (Bu tutarsızlığı ise Zahara’nın ilk romanı olmasından kaynaklanan acemiliğine verelim). İlgili ilgisiz diyorum çünkü zaman zaman Şems’in kuralı ile o kuralın aktarıldığı olay veya bağlam arasında ilgi olmayabiliyor.

Zahara’nın, tarihi olaylar ve karakterlerle ilgili tartışmalı konulara girmekten kaçınması doğru olabilir. Romancı, aynı zamanda bir tarihçi olmak zorunda değil. Fakat Zahara, tartışmalı konularla ilgili herhangi bir şey söylemediği gibi, olayların geçtiği dönemin toplumsal ve siyasal ortamına, kültürüne, şehre (Konya’ya) yani kısacası mekâna dair de pek bir şey söylemiyor. Şems ve Mevlana sanki 13. yüzyılda değil de günümüzde yaşıyorlar. Tarihi roman yazmanın en zor yanlarından biri, konu edilen dönemi iyi betimlemek olsa gerek. Mevlana ile Şems ilişkisi ya da başka bir tarihi olay, kaba hatlarıyla hemen her yerden öğrenilebilir. Romanda, ama özellikle tarihi romanda en önemli unsurlardan biri, olayın geçtiği dönemin atmosferini, sosyal ve kültürel yaşamıyla, diliyle, sokağıyla, şusuyla busuyla iyi yansıtabilmektir. Diğer türlü, bu aralar iyi satıyor diye bir tarihi roman yazmış olursunuz.

Tarihi romanlarda en büyük handikaplardan biri de dil ve içerik açısından anakronizmlere düşme ihtimalidir. Zahara’nın romanında da buna dair bazı örnekler var. Bunlardan birkaçı:

“köksüzüm, yurtsuzum” (s. 62). Rumen filozof Cioran, Neandertal’lerin bile sebepsiz can sıkıntısı hissine sahip olduklarını; bu sıkıntının modern insana özgü olduğu şeklindeki varoluşçu tezi duydukları takdirde ise -en hafif ifadeyle- güleceklerini yazar. Kendini bir yere ait hissedememe de, sebepsiz can sıkıntısı gibi, herhalde çok eski bir his olsa gerek. Ancak. 13. yüzyılda yaşamış Şems’in, 20 yüzyılda popüler hale gelmiş kavramlarla konuşması biraz yadırgatıcı olmuş.

“Orta oyunu” (s.179). Sarhoş Süleyman adında bir karakter, içinde bulunduğu durumu bir ortaoyununa benzetince bekçiden dayak yer. Eh, o devirde henüz ne olduğu bilinmeyen, orta oyunu diye bir şeyden bahsettiği için hak etmiş sayılır.

“hayal perdesinde karagöz oynatanlar” (s. 321. Mevlana kullanıyor bu deyimi). Deyim çok güzel olabilir, ancak Karagöz diye bildiğimiz oyun da o dönemde henüz yoktur.

“bugüne dek keşfedilmemiş bir kıta bedenim” (s. 376). Mevlana’nın eşi Kerra o zamanlar keşfedilmemiş kıtaların olduğunun farkında. Kimbilir, denizcilikten anlasa belki Amerika’yı keşfe de çıkabilirdi.

“Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır.

O kadar dakiktir ki, sayesinde her şey zamanında olur.
Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç.
Her insan için bir aşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı.” (s. 397. Şems’in 37. kuralı). Saat, en az 5 bin yıllık geçmişi olan bir araç. Fakat saniye, dakika? Hele tanrıyı bir saat ustasına benzetmek, 13. yüzyılda!


Romanda Şems Mevlana ilişkisi, kronolojik bir sırayla anlatılmış. Şems’in ölümünü ise ileri-geri gidiş-gelişlerle okuyoruz. Kurgu açısından romanın başarılı olduğu söylenebilir. Ancak şöyle bir “kusur”u da belirtmem lazım. Şems Bağdat’tan ayrılmaya karar verdiğinde, o ana değin gayet rasyonel bir şekilde ilerleyen romanda birdenbire, Binbir Gece Masalları’ndan aşina olduğumuz, doğaüstü güçleri olan şahıslar ve onların mucizevi nesneleri ortaya çıkar. Şems’in bağlı olduğu dergâh’ın başı Baba Zaman/Efendi ona, içinde bir ayna, bir mendil ve içi merhemle dolu minik bir şişenin olduğu bir kutu verir (s. 118). Bu kısmı okuduktan sonra, bu üç nesnenin, başının sıkıştığı bir anda Şems’i kurtaracaklarını yahut bir yerlerde onun işine yarayacaklarını düşünüyorsunuz ister istemez (bkz. Çehov’un silahı). Şems bu kutuyla Konya’ya hareket eder ve kısa süre içinde bu üç nesneyi onlara kendisinden daha çok ihtiyacı olduğunu düşündüğü birilerine verir. Aynayı bir cüzamlıya (s. 161), mendili bir fahişeye (s. 177), merhemi de yaraları olan bir sarhoşa (s. 181)… Bu andan itibaren de söz konusu üç nesnenin, bu üç insanın hayatında bir değişiklik yaratacağı beklentisine düşüyorsunuz; ben öyle düşündüm en azından (Ah Çehov ah!). Ne var ki bu nesneler yeni sahiplerinde de bir değişime yol açmadıkları gibi, romanın sonraki sayfalarında da akıbetlerinden bir daha bahsedilmez. Yalnız fahişe müstesna, onda gerçekleşen değişimin de Şems’ten aldığı mendille bir ilgisi yoktur zaten. Açıkçası bu üç nesnenin hikâye içinde nasıl bir işlevleri olduğunu ben çözemedim. Umarım benim anlayışsızlığımdır. Yoksa bu ayna, mendil ve merhem dolu şişe üçlüsünün, Zahara’nın mensubu olduğu Sufizm’de bizim bilmediğimiz ezoterik bir manası mı var?

Romandaki karakterler ise hem olabildiğince yüzeysel çizilmişler hem de Zahara’nın kendisi gibi, son derece klişeler. Örneğin koşullar nedeniyle kötü yola düşmüş, ama tövbekâr olmaya hazır fahişe, Yeşilçam’da da çok sık kullanılan, herhalde en basmakalıp karakterlerden biridir. Üzerine, değme edebiyatçıya taş çıkartacak benzetmeler yapıp cümleler kurunca (s. 284), inandırıcılıktan iyice uzaklaşıyor. Aynı şekilde Sarhoş, Dilenci, Katil, Mutaassıp vd, tam da isimlerinin hakkını verecek kadar klişeler. Tabi başka bir açıdan bakınca bu bir başarı olarak da değerlendirilebilir. Kerra, Kimya, Sultan Veled, Alaaddin gibi, Şems-Mevlana ilişkisinde rolü olan karakterler ise varla yok arasılar; sadece işlevleri ölçüsünde hikâyeye girip çıkıyorlar. Kişilikleri en ayrıntılı çizilenler ise Şems ve Mevlana, haliyle. Şems, inançlı, inandıkları uğrunda canını vermeye hazır, kararlı, ancak o ölçüde açık fikirli biri olarak çizilmiş. Ayrıca daha bağımsız karakterli. Örneğin evliliğe karşı, ancak Mevlana’yı kıramadığı için Kimya ile evlenmeyi kabul ediyor. Mevlana ise sanki onun karşıtıymış gibi; daha edilgen, daha yumuşak ve sanki daha fazla düzen taraftarı ve tutucu.

Elif Şafak’ın olduğu gibi, Zahara’nın romanının da Türkçeye çevrilmişini okuyoruz. Bu nedenle, İtalyancadaki çevirmen haindir (traduttore traditore) sözünü de hatırlatarak, dil ve kelime kullanımıyla ilgili bir şey söylemek ne kadar doğru olur bilemiyorum. Ancak belki yukarıda sözü edilen “dönemin atmosferini yansıtabilmek” kaygısıyla –herhalde çevirmen tarafından!- kullanılmış bazı kelimeler var ki metinde karşılaşınca “dönemin atmosferini yaşamak”tan ziyade hafiften irkiliyorsunuz: akıl baliğ (s. 16), mebzul miktar (s. 16), iştiyakla (s. 17), mutada amade (s. 25), münezzeh (s. 30), mutmain (s. 78)… bunlardan birkaçı.

Son olarak, kitabın ismine dair yorum da Zahara’nın kendisinden gelsin: “Aşk kullanıla kullanıla içi boşaltılmış bir kelimeye döndü…” (s. 391)

Murat Ülker Dem, Aşk'ı inceledi.
14 Kas 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Ya ortasındasındır Aşk'ın merkezinde; ya da dışındasındır, hasretinde..

Ella Rubinstein (40) Amerikalı bir ev kadınıdır. Tipik burjuva değerlerinin hâkim olduğu oldukça varlıklı bir ailesi, düzenli ve görünüşte "sorunsuz" bir evliliği vardır. Üç çocuğunu da büyüttükten sonra bir yayınevinde editör-asistanı olarak iş bulur; görevi A. Z. Zahara adlı tanınmamış bir yazarın tasavvuf felsefesini konu alan tarihi romanını değerlendirmektir.

Ancak hayatının kritik bir döneminde eline aldığı bu kitap, hiç beklemediği bir şekilde Ella'yı derinden sarsacak, dünyevi aşkı keşfetmek adına zorlu ve tehlikeli bir yolculuğa çıkmasına neden olacaktır.

Hayatlarımızın durgun gölünü dalgalandıran taş misali, yüzleşmek zorunda olduğumuz sıkıntılar, acılar... ve aşkın peşinde katetmek zorunda olduğumuz zorlu yollar, ödediğimiz bedeller...

Aşk... kitap içinde bir kitap, hayatın anlamı peşinde bir aşk macerası...

Aşk... Elif Şafak'tan arayışa, gerçeğe ve keşfetmeye dair bir roman.

SONSUZ, Aşk'ı inceledi.
02 Eyl 2017

Ya ortasındasındır Aşk'ın merkezinde; ya da dışındasındır, hasretinde..

Ella Rubinstein (40) Amerikalı bir ev kadınıdır. Tipik burjuva değerlerinin hâkim olduğu oldukça varlıklı bir ailesi, düzenli ve görünüşte "sorunsuz" bir evliliği vardır. Üç çocuğunu da büyüttükten sonra bir yayınevinde editör-asistanı olarak iş bulur; görevi A. Z. Zahara adlı tanınmamış bir yazarın tasavvuf felsefesini konu alan tarihi romanını değerlendirmektir.

Ancak hayatının kritik bir döneminde eline aldığı bu kitap, hiç beklemediği bir şekilde Ella'yı derinden sarsacak, dünyevi aşkı keşfetmek adına zorlu ve tehlikeli bir yolculuğa çıkmasına neden olacaktır.

Hayatlarımızın durgun gölünü dalgalandıran taş misali, yüzleşmek zorunda olduğumuz sıkıntılar, acılar... ve aşkın peşinde katetmek zorunda olduğumuz zorlu yollar, ödediğimiz bedeller...

Aşk... kitap içinde bir kitap, hayatın anlamı peşinde bir aşk macerası...

Aşk... Elif Şafak'tan arayışa, gerçeğe ve keşfetmeye dair bir roman.

Mehmet Y., Aşk'ı inceledi.
06 Tem 2015 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Beğendim mi? Evet...
Mevlana-Şems-i Tebrizi merkezli, günümüzde ise ABD'de yaşayan yahudi kökenli Rubinstein ailesi ve anne Ella ile onun gizemli arkadaşı Aziz'in hikayesi iç içe anlatılmış. Mevlevilik düşüncesinin oluşum ve gelişim süreci roman diliyle anlatılıyor. Şems hem iyi bir roman karakteri hem de etkileyici bir derviş. Aziz ve Şems'in bazı hallerini onaylamasam da genel itibarıyla son derece başarılı bir roman olduğunu söyler ve tavsiye ederim...

çiğdem, bir alıntı ekledi.
22 Oca 2015 · Kitabı okudu · Puan vermedi

"Ellacığımızın tüm yaşamı, kocası ve çocuklarından ibaretti. Kaderin türlü zorluklarına tek başına kafa tutacak ne bilgisi vardı ne tecrübesi. Hiçbir zaman risk almayı bilmezdi. Tedbiri elden bırakmazdı. İçtiği kahvenin markasını değiştirmek için bile uzun uzun düşünmesi gerekirdi. O kadar utangaç, öylesine munis ve ürkekti; tabiri caizse, pısırığın tekiydi. İşte tüm bu malum sebeplerden dolayı, kendisi de dâhil olmak üzere hiç kimse anlayamadı, tam yirmi yıllık evlilikten sonra Ella Rubinstein'ın nasıl olup da bir sabah kocasına boşanma davası açtığını ve kendini evliliğinden azat edip, tek başına sonu belirsiz bir yolculuğa çıktığını...

Aşk, Elif Şafak (Sayfa 14)Aşk, Elif Şafak (Sayfa 14)

Ya ortasındasındır Aşk'ın merkezinde; ya da dışındasındır, hasretinde..

Ella Rubinstein (40) Amerikalı bir ev kadınıdır. Tipik burjuva değerlerinin hâkim olduğu oldukça varlıklı bir ailesi, düzenli ve görünüşte "sorunsuz" bir evliliği vardır. Üç çocuğunu da büyüttükten sonra bir yayınevinde editör-asistanı olarak iş bulur; görevi A. Z. Zahara adlı tanınmamış bir yazarın tasavvuf felsefesini konu alan tarihi romanını değerlendirmektir.

Ancak hayatının kritik bir döneminde eline aldığı bu kitap, hiç beklemediği bir şekilde Ella'yı derinden sarsacak, dünyevi aşkı keşfetmek adına zorlu ve tehlikeli bir yolculuğa çıkmasına neden olacaktır.

Hayatlarımızın durgun gölünü dalgalandıran taş misali, yüzleşmek zorunda olduğumuz sıkıntılar, acılar... ve aşkın peşinde katetmek zorunda olduğumuz zorlu yollar, ödediğimiz bedeller...

Aşk... kitap içinde bir kitap, hayatın anlamı peşinde bir aşk macerası...

Aşk... Elif Şafak'tan arayışa, gerçeğe ve keşfetmeye dair bir roman.
(Tanıtım Bülteninden)