Kahrolmuş bedenler, mahvolmuş benlikler, yok olmaya yüz tutmuş ruhlar ancak ve ancak böyle tedavi edilebiliyordu. Kaçarak, gerçekleri görmeyerek, gönülleri kitleyerek, ruhlarına tuz serperek.
Yaşanarak anlatılabilecek bir muamma! Bir telaş, bir volkanın ilk patlama hali, bir nehrin ilk yatak değiştirdiği bölge, kazanılmış bir zaferin mağlubiyetiyle değiştirildiği sonsuz olanaklar dünyası; Aşk; gerçek aşk.
İlginç ve tuhaf buluyordu insanları. Konumlandırılmıştı bu insanların düşünceleri, öfkeleri, sevinç ve kederleri. Uyanık görünseler de aslında uyuyorlardı. ”Uyurgezer bütün bunlar!” diye düşündü. Doğru ve namuslu yaşamdan habersiz, ona buna kazık atarak, sinekten yağ çıkarmaya çalışarak, gündelik nafakayı doğrultmak adına, gündelik nafaka çıkınca daha çoğunun özlemi içinde, elbirliğiyle bozuk bir düzeni ayakta tutmaya çalışıyorlardı. Sömürüyü bile bile yönetenlerin, uyanıkların, hinoğluhinlerin elindeydi dizginleri. Aldananlar, aldatanlarla bir safta sanıyorlardı kendilerini. Bir yanılgıydı bu, bir aldatmaca. Silkenebilseler görüvereceklerdi gerçekleri. “Aldatmaca ne kadar açık!” diye düşündü. Demek insanoğlu gözüne batanı göremeyecek kadar kör. Ama toplum ister bilinçli ister bilinçsiz olsun, sancılar içindeydi. Tarih ağır ağır yolunda yürüyordu. Çark dönüyor ve dönecek. Çelişki çoğaldıkça düzlüğe çıkma isteği de artacaktı.