İnsan bazen bir şehre değil, kendi geçmişine döner. Yıllar sonra yeniden bastığım bu sokaklarda bunu anladım. Kaldırımların bazıları hâlâ aynı taşları taşıyor; çocukluğumun ayak sesleri sanki hâlâ üzerlerinde dolaşıyor. Ama bazı sokaklar değişmiş… İsimleri aynı kalmış yalnızca. Tıpkı insanlar gibi; adı aynı olup ruhu değişen şeyler vardı bu şehirde.
Ben de değişmiş olarak geldim. Bu şehirden çıktığımda on sekiz yaşındaydım; insanın dünyayı sonsuz sandığı, kalbinin kendi gücüne fazla inandığı yaşlar… Şimdi geri döndüğümde ise yıllar omuzlarıma sessiz bir ağırlık bırakmış. İnsan büyürken yalnızca yaş almaz; kaybettikleriyle sertleşir, anladıklarıyla yalnızlaşır.
Bu şehir artık bana ait değil belki. Çünkü şehirler de insanlar gibi, seni beklemeden değişiyor. Ama asıl değişen sokaklar değil; o sokaklara bakan gözlerim. Eskiden umut gördüğüm yerlerde şimdi zamanın izlerini görüyorum. Bir zamanlar sonsuz sandığım anılar, bugün yalnızca zihnimin içinde yankılanan kısa gölgeler gibi.
Yine de insanın doğduğu şehir garip bir aynadır. Ne kadar uzağa gidersen git, bir gün dönüp kendine bakarsın. Ve o an anlarsın: Özlenen şey aslında şehir değilmiş. Kaybolan gençliğin, eski saflığın ve geri gelmeyecek olan o ilk hislerinmiş.