• Dua Gerçekten Kader değiştirirmiydi ?

    Kader kelimesinin anlamı “Allah’ın olmuş olacak olan herşeyi bilmesi” demekti. Peki Allah kaderleri bilirken dualarla kaderleri değiştirirmiydi. Kaderinde ne dua edeceğini bilen Allah, o Duanda neler isteyeceğini bilen Allah, peki bunca bilinmeye rağmen duaların kaderleri değişebileceğini düşünmek mümkün değildir değil mi ? Allahın yazdığı kaderi kulun değiştirmesi imkansızdı çünkü Allah kuluna en hayırlı kaderi vermiştir. Çünkü Allah Bakara suresinde buyuruyor ki. “Allah sizin hakkınızda kolaylık ister,zorluk istemez” Kul ise kendi için neyin ‘Hayr’ neyin ‘şer’ olduğunu bilemeyecek acziyete sahiptir. Bakara suresinin bir başka ayetinde ise Allah kullarını şöyle uyarmaktadır: “Olur ki siz birşeyden Hoşlanmazsınız, Halbuki hakkınızda o bir hayırdır. Ve olur ki bir şeyi seversiniz, halbuki hakkınızda o bir şerdir. Allah bilir,siz bilmezsiniz.” Hayrın altında şer ve şerrin Altında hayr yattığını Allahdan başka kimse bilmiyorken Duaların kader değiştirdiğine inanmak kaderleri acaba Allah değiştiriyor mu? sorusunu sormasına neden olur. Halbuki Allah ezelden ebede olacak herşeyin sahibidir ve bilgisi dahilindedir.

    Dua nedir peki Kaderi değiştirmeyen bir dua ne işe yarar?
    Dua, Kulluğun bir görevidir. Duanın bir ibadet olduğunu göz önünde bulundurursak bunu sadece Allah’ın rızasını gözetmek gayesi ile yapmak gerekir. Çünkü Hakim olan Yalnız Allah’tır. İnsanın başına gelecek olan türlü sıkıntılarında belalarında yada verilen nimetlerinde ona şükür hamd ve sığınma yalnız Allaha olmalıdır. Dua, insanı Rabbine yaklaştırır. Rabbine yakın olan da Başına gelecek olanların sebeplerini Onun için en hayırlısı olduğunu bilir. Bu bilinmeye karşılık Rabbine sığınması da, ona hikmetlerin neden olduğunun gerçeğini gösterir. Buna en güzel örneklerden birtanesi de Yakub peygamberdir. Yakub Peygamber en çok sevdiği biricik oğlu Yusuf a.s mı kaybetti Bu acı onun gözlerini ağlamaktan kör etti ama Rabbine olan teslimiyetini hiç bırakmadı.
    Allah sordu Yakub Aleyhisselam’a
    Biz sana Yusuf’u niçin geri verdiğimizi biliyormusun?
    Yakub Aleyhisselam ise bilmiyorum Ya Rabbi dedi.
    Ve Allah buyurdu:
    Çünkü Sen bütün umudunu bize bağladın.
    İşte Teslimiyet ve duanın gücü buydu. Allah biliyor ama kul bilmiyor. Kul teslim oluyor ve Allah aldığı her şeyi en güzel haliyle tekrar geri veriyor. Peki Teslimiyet ve Allah'a itaat bu kadar güzelken Duasız hangi dil teslim olabilir ki. Dua olmadan Rabbi'ne sığınacak ne bulunabilir ki.

    İşte tamda böyle bir hayatın içinde 22 yaşında olan Aslan Babası tarafından terk edilir. Annesiyle bir başına kalır ve hayatın gerçek yüzünü daha 22 yaşındayken öğrenmiş olur. Birikmiş kiralar ödenmemiş ve kesilmiş doğalgaz su elektrik. Ve bu hayatın içinde doğruyu yapmaya çalışan Umudunu Allah'a bağlayan bir genç. Hayatta doğru yolu bulup zorda olsa yürümek ve buna inanmak yolun sonunda doğruya çıkmasına neden olurdu her zaman. Aslanda böyle yaptı. Kendine Allahın kullarına kaldıramayacağı yükü yüklemeyeceğini bilip başına gelen her şeyin Allahdan geldiğini bilip ona teslim oldu. Yapacaksın Aslan dedi. Başaracaksın. Eğer Allah sana bu kaderi verdiyse kaldıracağını altından kalkacağını bildiği için verdi. Yoksa Allah neden Ben kuluma kaldıramnayacağı yükü yüklemem desin.
    Ve öylede oldu. Bir sene içinde Teslimiyet onu çok güzel noktalara getirdi. Bütün borçlarını kapattı. Kirasını, kesilmiş Elektrik su doğalgaz faturalarını ödedi. Hırsız damgası yedi ama yine de kendi doğru bildiği yoldan inancından hiç şaşmadı.
    Ve sonunda her şey istediği gibi oldu. En kötü zamanlarında Annesine bir söz vermişti. Anne çok para kazanacağım ve seni umreye göndereceğim diye. Ve sonunda öyle yaptı. Bir zamanlar Aslanı ayak işlerinde koşuşturup yüzüne dahi bakmayanlar, en kötü yanında telefonlar aradığında telefonlarına çıkmayanların şimdi Aslanı defalarca arayıp ayağına kadar gittikleride oldu. Bu hayatın bir gerçeği idi. Eğer beklenti Allaha ise. Herkesi önüne sererdi Allah yeter ki Teslimiyet Allaha olsundu.
    Peki bu nasıl olmuştu. Bu sadece bir dua ile olmuştu bu duaya kendisi öyle inanmıştı ki. Hayatını düzene soktuktan sonra gelmişti duası Aklına nasıl gerçekleştiğini bir kez daha anlamıştı. Birde Eylül vardı tabiki. Lise Aşkı. Bir türlü unutamadığı dualarının arasına ona da yer verdiği.
    Not: Düşünün şimdi, Ya dua olmasaydı, kime dökerdik içimizi, insanın insanı birkaç dinlemeye tahammül etmediğinde bile Saatlerce Kulunu dinleyen bir Rabbin var. Bu hamd ve teslimiyet için en güzel sebeptir.
    En güzel Dualar dilinizde, En güzel Kader ömrünüzde olsun.
    Hayırlı okumalar…
  • Bazen yeri gelir, onca kitap arasında okuyacak bir şey bulamazsınız. Bir iki paragraf okuyup bırakırsınız. Öyle bir anda, kütüphanemin en arkasına öylece attığım bu küçük el kitabı dün gece bana hazineler sundu.

    Bir hastamın hediyesiydi, hani her adımında ağzından dualar dökülen pamuk teyzelerden. Neden bilmem, okuyamadım o zaman. Diğer dua kitapları rutini diyerek kapağını bile açmadım. Önyargı ne tedavisiz bir hastalık ahir zamanda, elle tutulur bir sebebi yok ki.

    365 gün; bir ayet, bir hadis ve bir dua paylaşılmış. Bir gecede okumak yerine, gönül isterdi ki her gün bir sayfa tefekkür edip, hayata geçirerek ve dostlarla paylaşarak okusaydım. Dün gece tekrar kütüphaneme koyarken kitabı, her gün okunacakların yanına, en öne özenle yerleştirdim artık. Tekrar ve tekrar… Ve yapılacaklar listeme ‘’Alınacak Dua kitapları araştır’’ yazdım ertelemeden.

    Gördüm ki, dua ayrı bir ilim. Ayrı bir alem. Çok özel bir bağ. En tesirli dil Yaradan’la. O kadar güzel, o kadar derin, o kadar latif dualar var ki. Ben dua etmeyi bilmiyormuşum hiç. Ve gördüm ki; kulun ilmi, manevi derecesi arttıkça duaları da değişiyor. Kitapta Efendimiz’in (sav), sahabelerin, mübareklerin, düşünürlerin dualarıyla beraber Kuranda geçen dualar da var. Ayrıca o günün gündemine özel ayet, hadis ve dua paylaşılmış ki, tefekkür ve tebessüm edilesi (Anneler günü, öğretmenler günü, bayram günleri, aşure günü, sevgililer günü, 18 mart.. vs vs ) :)))

    ‘’Doğru bir sözü işitip, sonra da onu din kardeşine ulaştırarak öğretmen, ne güzel bir hediyedir ’’ diyor ya Efendimiz (sav), dün gece alemler dolusu hediyelerle gönlümü süsledi bu kitap.

    Son olarak; Hz. Mevlana’nın duasıyla..
    ‘’ Yarabbi… Bize dua etmeyi öğret!!’’
  • Hifa Hatun Medine’nin en güzel kadınlarındandır.
    Öylesine sıcakkanlı ve öylesine samimidir ki kadınlar onu canları gibi severler. Oğlu, abisi, erkek kardeşi olanlar akraba olmaya kalkar, hatta bazıları beylerine ister. Onu ciddi
    ciddi sıkıştırır, araya hatırlıları koyup, izdivaç teklif ederler.

    Hifa Hatun’un methi hızla yayılır ve çok uzaklara gider. Bırakın hekimleri, tüccarları, vezirler, sultanlar sıraya girer. Ancak o Necaşi gibi bir İmparatoru bile reddeder sadece ve sadece Alah’ın rızasını diler…

    Ama taliplerin ardı arkası kesilmez. Kimi ayaklarına halılar serer… Kimi cevahirler döker… Yüz kızıl tüylü deveyi getirip kapısına bağlayanları mı sorarsınız, yoksa saray anahtarlarını önüne atanları mı?

    Hifa Hatun bütün bunlara dönüp bakmaz bile, Efendimizin huzuruna çıkıp;
    – “Ey Allah’ın Rasulü! Bana cennete götürecek bir şeyler öğret.” der.
    Doğrusu o, Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem), ‘Gündüzleri oruç
    tut’ ya da ‘geceleri namaz kıl’ gibi bir tavsiyede bulunacağını sanır ama,
    Server-i Kâinat:
    – “Önce evlenmen lâzım. Zira bununla dininin yarısını emniyete alırsın!” buyururlar.
    Hifa, büyük bir teslimiyetle boynunu büker ve
    – “Siz kimi münasip görürseniz ben ona razıyım” der.

    Mâlum, o sıradan bir hanım değildir ve onu nikahına alacak erkeğin de “özel”
    olması gerekir. Lakin Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne kimseye
    ümid verir, ne de kimsenin ümidini kırar. Her zamanki gibi basit ve pratik
    bir çare bulur.
    – “Yarın sabah mescide ilk gelenle evlen” buyururlar.
    Bu teklif herkesin hoşuna gider, talipler erken kalkmak için tedbirler düşünür, kendilerince hazırlık yaparlar.

    Bu haberi elbette Hazret-i Suheyb de duyar ama dikkate almaz. Zira o fakir ve kimsesiz biridir.
    Evi yurdu yoktur ve karnını zor doyurur. Kah ağaç altlarına uzanır, kâh mescid gölgelerine kıvrılır.
    Uzun boyuna rağmen o kadar zayıftır ki, rüzgar sert esse ayaklarını yerden kaldırır.

    Ama bakın şu işe ki o gece Allahu Teâlâ bütün sahabelere derin bir uyku
    verir, Hifa Hatun’un talipleri gözlerine çöken ağırlığa yenilirler.
    Rasulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) her zamanki gibi imsak
    sökerken mescide gelir ve büyük bir merakla talihli sahabeyi bekler.

    Nitekim mescidin eşiğinde bir gölge uzar ve Süheyb içeri girer.
    Rasulullah Efendimiz namazdan sonra Hifa Hatunu çağırtıp neticeyi bildirir.
    Hazret-i Hifa büyük bir teslimiyetle kabul eder.

    Efendimiz güzel bir hutbe okur ve nikah akidlerini yaparlar. Sonra şanslı
    sahabeye döner
    – “Ey Süheyb! Şimdi hanımına bir hediye al ve tut elinden evine götür.” buyururlar.
    Suheyb Radıyallahu anh ellerini çaresizlikle iki yana açar:
    – “İyi ama, benim ne bir dirhem gümüşüm, ne de sığınacak evim var” der.

    Hifa Hatun kocasının boynunu büktürmez, ona içinde on bin dirhem gümüş olan
    süslü bir heybe gönderir ve:
    – “Filanca yerdeki köşkümü sana hediye ettim” der.
    Alemlerin Efendisi çok hislenir onlara hayır dualar ederler.

    Süheyb, o gün Medine sokaklarında dolanır durur, akşama doğru utana sıkıla
    konağa sokulur. Kendisi için hazırlanan muhteşem sofradan ya bir, ya iki hurma alır ve:
    – “Ya Hifa, biliyorum sen benim için bulunmaz bir nimetsin. Nen ise senin için sadece mihnetim. Ben şükretsem gerek, sen sabretsen gerek. İster misin şu geceyi taat ve ibadetle geçirelim. Zira Rasulullah (Sallallahü aleyhi ve sellem) “Cennette yüksek bir çardak vardır. Orada yalnız şükredenlerle sabredenler otururlar.” buyurdular der ve öyle de yaparlar.
    Seccadelerini gözyaşları ile ıslatır, kalplerini zikir ile aydınlatırlar. Cebrail (aleyhisselam) olup biteni Rasulullah efendimize anlatır ve onları Allahu Teâlânın cenneti ve cemaliyle müjdeler. Ertesi sabah, namazdan sonra Efendimiz Suheyb’i yanlarına oturtur:
    – “Ey Süheyb! Geceki halini sen mi anlatırsın ben mi anlatayım?” buyururlar.
    Süheyb gözlerini kucağına indirir, zor duyulan bir sesle:
    – “Allah’ın Rasulü en iyisini bilir” cevabını verir.

    Efendimiz onlara:
    – “Ne mutlu size. İkiniz de Cennetliksiniz. Allahu Teâlâyı göreceksiniz!” buyururlar.
    Süheyb derhal secdeye kapanır ve:
    – “Ya Rabbi! Beni mağfiret ettin, günahlara bulaşmadan canımı al!” diye niyazda bulunur.

    Allahu teâlâ bu yanık duayı kabul eder. Suheyb, secdede kalakalır. Mescid de bulunanlar ağlamaklı olurlar. Rasulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem):
    – “Size daha şaşılacak bir şey söyliyeyim mi? Şu anda Hifa Hatun da ruhunu Hakka teslim etti” buyururlar.

    Namazlarını, yüzü suyu hürmetine yaratıldığımız o yüce Server kıldırır. İkisini yan yana toprağa bırakırlar. Baş uçlarına küçük bir tahta çakar. Birine; “Şükredenlerden Suheyb” öbürüne; “Sabredenlerden Hifa” yazdırır..
  • ŞİİRE ON BEŞ, ON ALTI YAŞLARINDA BAŞLADI ve YİRMİ BİR YAŞINDA

    BİR ÇİZGİ ÇEKİP “HEPSİ BU KADAR” DEDİ.

    JEAN NICOLAS ARTHUR RIMBAUD
    (20 EKİM 1855-10 KASIM 1891)

    1852 yılı, Fransa’nın kuzeyinde, Ardenler bölgesindeki Charleville kentinin gar alanında ilk defa birbirlerini gördüler. 38 yaşındaki Yüzbaşı Frédéric Rimbaud ve çiftçi Bay Cuif’in 27 yaşındaki kızı Vitalie. Mavi gözlü bu güzel kız; çalışkan, tutumlu, ciddi, geleneklere ve kurulu düzene önem veren, geçinme derdi yüzünden aşka-meşke zaman ayıramamış bir sofuydu. Yüzbaşı Frédéric Rimbaud ise; özgürlüğüne düşkün, liberal, yazar, yabancı dillere karşı ilgili (Kuran-ı Fransızcaya ilk çevirendi ve İslam’a ilgi duyuyordu) güzel sanatları-edebiyatı ve yazmayı seven bir subaydı. 1860’da, evlikleri, dünyaya getirdikleri 4 çocuğa rağmen, Bourbon sokağındaki evlerinde, büyük bir tartışma neticesi sonlandı. Yedi yaşındaki Rimbaud’ya babasından kalan tek anı gümüş bir tabaktı. Abisi Frédéric, iki kız kardeşi İsabel ile Vitalie ve annesiyle; artık babaları olmadan devam edeceklerdi hayata.

    Abisi ve Arthur, önce laik bir eğitim veren Rossat Okuluna, üç yıl sonra da, dinsel ve laik eğitimin bir arada yapıldığı Charleville kolejine verilirler. Başarılı ve sofu bir öğrencidir. Yunanca ve Latinceye karşı yeteneği, bu dilde kitapları okuması, Rimbaud’nun, şiire köprü kurabilmesini sağlar. 1867’de bu içine kapanık, durgun, sessiz delikanlı; Ernest Delahaye ile ölümüne dek sürecek bir arkadaşlık kuracaktır.

    2 Ocak 1870’te, henüz 15 yaşındayken, Paris’te çıkan “Revue Pour Tous” dergisinde, ilk şiiri “Les Etrennes des Orphelins” (Öksüzlerin Yılbaşı Armağanları) yayınlanır. Takip eden günlerde, Rimbaud’un şiir yaşamına etki edecek; devrimci, cumhuriyetçi, liberal, özgür düşünceden yana bir insan olan genç Georges Izambard, Réthorique (söz bilim) dersi öğretmeni olarak okuduğu koleje atanır.

    Fransa ve Prusya savaşta olduğu bir dönemde, annesinden bir nebze kurtulmak adına gönüllü askerliği bile göze alan şairimiz; biraz trenle, biraz yayan, ilk Paris kaçamağını 29 Ağustos 1870’de yapmaya yeltenir. Üzerinde kimlik bile olmadığından polislerce Mazas Tutukevi’nde birkaç gün tutulur. İzambard’ın gelmesiyle kurtulur ve Charleville’e geri döner. “Bit Arayan Ablalar” ve “Yedi Yaş Ozanları” şiirleri bu süreçte yazılır.

    18 Mart 1871 Paris Komünü ayaklanması ve Komün yönetimi sırasında Paris’te bulunan Rimbaud’ya, “La Bouche D’ombre” (annesine şom ağızlı lakabı takmıştır): Okulun savaşa rağmen bahar döneminde açılacağını, belirten mektup yazar ve onu geri çağırır. Ayak direyen Arthur, ilk eşcinsellik deneyimini de yaşadığı, Babylon askeri kışlasında bir süre daha takılır ve Charleville’e geri döner.

    Arkadaşı Paul Demeny’e yazdığı mektupta; şiirin öznel değil nesnel olması gerektiğini belirtir. “Tüm duyuları uzun süre, sonsuzca ve bilinçle bozup değiştirerek kendini “Voyant” (Bilici), görülmezi gören kılar ozan” demiştir. Ozan ona göre ateş hırsızıdır, insanlıktan sorumludur. Şiirin, özüyle de biçimiyle de yenilik sergilemesi gerektiği belirtir. Demeny’ye anlattığı felsefesini destekler nitelikte, şair, ileride çıkacak: “Illuminations (Renkli Levhalar) ve Saison En Enfere (Cehennemde Bir Mevsim)” şiir kitaplarını, mektubunda, şimdiden haber vermektedir.

    1872 ilkbaharında tekrar Paris’e, eşcinsel bir arkadaşlık da yaşayacağı ünlü şair Paul Verlaine’e davetlisi olarak gider. İkisi beraber Paris’ in altını üstüne getirirler. Yeşil Tanrı Absinthe’in de yardımıyla (sanrı etkisi veren bir içki), Rimbaud şiiri için: “Usun bilinçli bir biçimde bozulması” der. Verlaine ile beraber Belçika ve sonrasında Londra’ ya yaptıkları yolculuklardan “Gemicilik” şiiri doğar. Ölçüyü, uyağı atar Rimbaud ve böylece serbest şiirin ilk temellerine de harcını koyar: “Arabalar gümüş ve bakır / Pruvalar çelik ve gümüş / Döğüyor köpüğü / Kaldırıyor katmanlarını böğürtlenlerin”. Sarhoş oldukları bir gece, Verlaine’in Rimbaud’yu 9 Temmuz 1872’de elinden vurması ve hapse girmesiyle iki çılgının arkadaşlıkları sekteye uğrar.

    RIMBAUD’UN SALDIRGAN YAPISININ NEDENLERİ:

    İnatçı, alaycı, insanları iğnelemekten hoşlanıyor. Tembel ve ikiyüzlüdür. Ne okumak istiyor ne de çalışmak. Ama bağış niteliğindeki harçlıkları alıyor. Öte yandan gururludur. Bu da bilinçaltında rahatsızlık yaratıyor, “sağ ol” diyeceği yerde saldırıyor. İçedönük, kapalı, disiplinli, ailesinden sevgi ve şefkat görmediğinden kimseye karşı sevgisini dışa vurmuyor. Vaktinden önce olgunlaşmış. Kendi gibi düşünmeyenlerle birlikte olup dostluk kuramıyor, yalnız kalıyor. Verici değil, alıcı. Öfkeli Rimbaud herkese kızıyor; annesine, kiliseye, öğretmenlerine, büyüdüğü yere, yasalara, devlete, Fransa’ ya, rejimlere, özetle her şeye kargışlar yağdırıyor. Saldırganlığı yaşının ve bireysel yapısının yanı sıra, sanat görüşünün aşkın oluşundan da kaynaklanıyor.

    LES AFFAIRES – GARİPLER

    Gece soğuk, kar serpiyor,

    Fırıncı ekmek yapıyor,

    Beş küçük çocuk



    Bakıyorlar somunlara,

    Yazık değil mi bunlara

    Donları delik!



    Ve fırıncının kolları

    Çeviriyor somunları

    Harlı fırında.



    Somunların çıtırtısı,

    Fırıncının zevzek sesi

    Kulaklarında.



    Büzülmüş o daracık

    Ana göğsü gibi sıcak

    Delik önünde.



    Ekmek, iftar sofrasının

    Çörekleri gibi, bakın

    Çıkıyor işte.



    Delikten yaşam tütüyor

    Böcekler ile ötüyor

    Kızaran ekmek



    Çarpıyor, nasıl iştahla

    Yırtık giysiler altında

    Beş çocuk yürek.



    Toplanmış kuşluk vaktinde,

    Kırağı, çiyler içinde

    Yoksul İsalar.



    Küçük delikte yüzleri,

    Ekmeklerde aç gözleri

    Ne söylüyorlar?



    Büzülmüşler, bu alaca

    Tan vaktinde, budalaca

    Dualar kime?



    Yırtık donları patlıyor

    Bağırmaktan. Savruluyor

    Gömlekleri kış yelinde.

    Çeviri: Erdoğan ALKAN

    *

    LA DORMEUR DU VAL – KUYTUDA UYUYAN ASKER – Ekim 1870

    Yeşil bir kuytudaki gümüş ot kümesine

    Takılmış deli gibi, şarkı söylüyor ırmak

    Şavkıyor, ışık köpüren koyağın sesine

    Vermiş kendini güneş, şavkıyor dağlardan bak.



    Genç bir asker, ağzı açık, başı çıplak, dalgın,

    Boynunu serin, mavi tereotuna salmış,

    Işığın yaydığı yeşil yatağında, solgun,

    Otlarda, bulutun altında uyuyup kalmış.



    Ayakları otlarda, sayrı bir çocuk gibi

    Uzanmış ve uyuyor, deliksiz bir uyku bu

    Üşüyor, Doğa onu sıcak kollarınla sar.



    Artık hoş kokulara bile yabancı işte;

    Ellerini göğsüne kavuşturmuş, güneşte

    Uyuyor. Sağ yanında iki kızıl delik var.

    Çeviri: Erdoğan ALKAN

    *

    ŞAİRLİĞİNİN SONUNA DOĞRU:

    Rimbaud, düz yazılmış şiirlerini “Cehennemde Bir Mevsim” adlı kitabında toplar. Paris’ de bastıramaz kitabı. Brüksel’ deki Poot Yayınevi, kitabın giderlerini Arthur’un ödemesi halinde yayınlamayı kabul eder. Kitap Ekim 1872’de basılır. Rimbaud birkaç kopyayı Paris’te ona yüz çeviren şair ve sanatçı arkadaşlarına yollar. Düşman bir sessizlik vardır! Kitabına karşı yazın dünyası sağır-dilsiz-duyarsızdır. Masrafını ödediği, basılan ve satılmayan tüm bu kitapları yayınevinin bodrumuna kaldırtır. Kitapları, ölümünden sonra 1901 yılında, hukuk dergisi arayan bir avukat, Leon Lousseau, şans eseri bulacak ve bu kitaplar ağırlığınca altından daha pahalıya satılacaklardır.

    KÂŞİF RIMBAUD:

    Yunanca ve Latincesi olan Rimbaud, İngilizcesini de hayli ilerletir ve Almancaya, Rusça ve Arapçaya merak salar. Hapisten çıkan Verlaine ile Stuttgart’ ta bir dost evinde buluşurlar ve Rimbaud ona “Illuminations” kitabının el yazmalarını verir. İki sevi, sonradan birbirlerine yazdıkları hakaret içeren mektuplarla yollarını ayırırlar. Verlaine 1886 yılında, kendi çabalarıyla, La Vogue Dergisi editörüne “Illuminations” kitabını yayınlattırır.

    1877’de Kıbrıs Larnaca’da inşaat işçilerine çevirmenlik yapmaya başlar. 1880, Rimbaud 26 yaşındadır. Yılların ve hastalıklarının yorgunluğu yüzü ve bedenindedir. Ailesinden mektupla; tarım ve mühendislikle ilgili onlarca kitap ister. O artık bir tüccar, girişimci, maceraperesttir. On yılını Habeşistan’ın (Etiyopya) Harrar’ında, uşağı Camii ve Habeşli kadın sevgilileriyle geçirir. Ader (Yemen) ve Mısır’a sıklıkla seyahat eder. Ticarette başarılı değildir ama azminden hiç kaybetmez. Bu seyahatlerinde öğrendiği yeni coğrafi bilgileri, Paris Coğrafya Enstitüsüne göndererek yayınlanmasını sağlar. Afrika ve Arap yarımadasındaki hayatı boyunca Abdullah ismini kullanır. Camii’nin Rimbaud’yu Müslüman yaptığı söylenir. Lakin batılı kaynaklarda böyle bir belge yoktur. Ölümünden önce Isabelle’e, Camii’ ye 10.000 altın Frank vermesini vasiyet eder. 1891 Mayısında Ader’den, ameliyat olmak için Marsilya’ya doğru yola çıkar.

    HASTALIĞI, ÖLÜMÜ ve CENAZESİ:

    20 Mayıs 1891’de Marsilya Conception Hastanesine gelir. Ertesi günü sol bacağı, kanser uru nedeniyle doktorlarca kesilir. Ağrılarının artması üzerine ameliyatı sonrası dinlendiği Roche’daki evinden tekrar Marsilya’ya hastaneye geri döner. 9 Kasımı 10 Kasıma bağlayan gece, habis kanser nedeniyle şiddetli ağrılar çeken, yüksek afyon ve sanrı etkisindeki Rimbaud, 37 yaşında, vefat eder.

    Annesi Vitalie Cuif, Charleville kilisesi rahibi Gillet’den, kimseye haber verilmeden- acilen, bir saatlik ve birinci sınıf bir merasim ister. Kimileri bu garip cenazenin sebebinin, Rimbaud’un sünnetli olmasından ve etrafın bunu görmesi tedirginliğinden ötürü olduğunu söylerler. Lakin bu bir varsayımdır.

    Ne enteresandır ki ilk kitabı da öldüğü gün, Rudolphe Darzens’in sayesinde, “Bütün Şiirler” başlığıyla yayınlanacaktır: RELIQUAIRE (Kutsal Emanetlerin Saklandığı Sandık). Sonraları, eski arkadaşı Pierquin’in çabasıyla Charleville Gar Alanına, Rimbaud’un heykeli dikilir. Maketi Isabell’in heykeltıraş kocası Paterne Berrichon yapar. Açılıştan sonra, akşamüzeri Ernest Delaheye, Rimbaud’un annesine rastlar ve ona: “Tören güzeldi değil mi? Ama sizi göremedim” der. Anne Vitalie: “Orası benim yerim değildi, siz Bay Delahaye, çok iyi bilirsiniz ki benim yerim orası değildi” der. Oğlunun çalışmalarından hep nefret etmiş ve onun şair olmasını hiç istememişti Bayan Cuif. Yine de, gar alanına gelen Charleville halkı, sık sık, bronz heykelin eteğinde çiçekleri sulayan, yaban otlarını ayıklayan yaşlı bir kadın göreceklerdi…

    ***

    MOUVEMENT (ILLUMINATIONS, 1873 – 1875) – DEVİNİM

    Çağlayanların kıyısında dolambaçlı devinim,

    Kıç bodoslamada girdap,

    Sahne yaşamının ivediliği,

    Akıntının olağanüstü gelip geçiciliği,

    Görülmemiş ışıklarla ve

    Alışılmamış kafa yapıcılarla götürüyor

    Akıntının ve vadinin yeli sarmalıyor yolcuları.



    Dünyanın fatihleridir bunlar

    Kafa yapıcı servetlerini arayan,

    Dürüstlük ve refah yolculuk ediyor onlarla;

    Irkların, sınıfların ve tüm mahlûkatın

    Görgüsünü yönetiyorlar, bindikleri bu alamette,

    Yeni bir çağın sarhoşluğu ve dirlik düzeni,

    Yaman çalışma odası akşamlarında.



    Çarklar, soy, körpeler, aile, güzel çocukların arasında söyleşinin nedeni,

    Bu kaçak gemide, çıkar hesapları,

    -Görülüyor ki, devingen suyolunun ötesinde, tıngır mıngır giden devasa bir engel gibi,

    Sonsuzluğa dek aydınlatılan, şaşılacak, —bir yığın çalışma odacıkları;

    Danslarına, uyumlu esrimelerinde,

    Ve ortaya çıkarmanın kahramanlığı.



    En şaşırtıcı hava değişikliklerinde,

    Kendi köşesne çekiliyor genç bir çift, Nuh’un gemisinde,

    –Eskiden kalma bir ürkeklik mi bu, onarılmasının imkânsız olduğu?—

    Ve şarkılar söyleyip bekçilik ediyor, genç çift.

    Fransızcadan Çeviren: Süha DEMİREL, İstanbul, 15 Nisan 2013

    Son Not: Bu yazının kaynağı olan ve Erdoğan Alkan tarafından yazılan “Ateş Hırsızı” kitabının incelemesi de yine Süha Demirel tarafından yapılmıştır.
    ***

    Kitabın Künyesi:

    Erdoğan ALKAN
    Rimbaud: Ateş Hırsızı
    Yaşamı, Sanatı, Tüm Şiirleri
    Broy Yayınları
    Ocak 1993
  • Fransız Rönesansının en parlak isimlerinden Rabelais, 1494 yılında, düşünce ve sanatta değişimin başladığı günlerde doğdu. Önce din eğitimi aldı ve eski Yunancayı öğrendi. 1530’da ise Montpellier Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne yazıldı. Hekimliği sırasında Hippokrates’ in “Aphorismoi” sini çevirerek başladı edebi hayatı. Kısa bir süre sonra: ”Çok Ünlü Pantagruel’in Korkunç ve Ürkütücü Marifetleri ve Kahramanlıkları” nı, “Pantagruel” i (1531), isminin harflerini değiştirerek elde ettiği “Nasier Alcofrybas müstearı (takma ad) ile yayınladı. Ardından -”Pantagruel’in Babası Koca Gargantua’nın Paha Biçilmez yaşamı”- “Gargantua” (1534) geldi. Aynı yıllarda, bir diplomat olan Paris Piskoposunun özel hekimi de olmuştu. Bu sayede İtalya ve Roma’ya uzun seyahatler yapma ve Rönesans’ın kalbini tanıma fırsatını elde etti. 1546 yılına kadar kendini bütünüyle tıp mesleğine veren Rabelais, yine bir Roma yolculuğu dönüşünde, serinin üçüncü kitabını yayınladı; “Soylu Pantagruel’in Kahramanlıkları ve Sözlerinin Üçüncü Kitabı”. Bugün kısaca “Gargantua” olarak adlandırdığımız bu fantastik hikâyeler, “Soylu Pantagruel’ in Kahramanlıkları ve Sözlerinin Dördüncü Kitabı” ile tamamlandı. 1553 yılındaki ölümünden sonra ortaya çıkan beşinci kitabın ona ait olduğu ise kesin değildir.

    Kitabın çevirmeni olan Birsel Uzma’nın kitabın hemen başında bir önsözü var: Gargantua’ya ilişkin ilk yorumlarda, Gargantu’nın I.François, Pantagruel’in II.Henri, Picrocholes’in Charles Quint, Grandgousier’in XII.Louis, hatta Gargantua’nın kısrağının I.François’nın metresi Düşes d’Etapmes olduğu iddia edilmiştir. Rabelais’de her zaman çağdaş kişilere, olaylara, yerlere göndermeler göze çarpmaktadır. Fakat her zaman realizmin ikincil formları ösz konusudur. Daha çok gözlem ve doğanın nesnel tasvirine rastlanmaktadır. Evet, Gargantua bir devdir, efsanevi bir öykü bekleyen okur hayal kırıklığına uğratılmamıştır ama Grandgousier’in bir dev olduğundan hiç söz edilmemiştir. Diğer kahramanlar normal dünyadan insanların katıldığı bir epik parodinin parçalarıdır…

    Bu arada Birsel Uzma, 1970 yılında İstanbul’da doğmuş. Galatasaray Lisesi’ni ve İ.Ü. Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirmiş. Meydan Larousse Ansiklopedisi’nin ekleri, Théma Larousse ve Junior Larousse Ansiklopedilerinde çevirmen olarak çalışmış. Larousse Gastronomique’in çeviri grubu başkanlığı çalışmasını üstlenmiş. Louis Aragon, Honoré de Balzac, JeanMarie Laclavetine, Pierre Loti, Guy de Maupassant, Nicolas Michel, Marquis de Sade, George Sand gibi yazarlardan çeviriler yapmış…

    Kitapta Adı Geçen Karakterler:
    Grandgousier Kral
    Gargantua Prens
    Gargamel Gargantua’ nın annesi, Kralın eşi
    Ponocrates Gargantua’ nın üçüncü hocası (mentor)
    Keşiş Jean des Entommeurs
    Gymnates Gargantua’ nın seyisi
    Eudémon Gargantua’ nın genç uşağı
    Philippe des Marais Kral’ın bilge uşağı
    Philotomie Gargantua’ nın kâhyası
    III.Picrocholes Lerné Kralı
    Ulric Galletin Kralın hukuk işleri sorumlusu
    Marquet Çörek imalatçısı
    Forgier Kralın çobanı
    Travant Kral III.Picrocoles’un kumandanı
    Tripet Kral III.Picrocoles’un kumandanı
    Toucquedillon Kral III.Picrocoles’un kumandanı
    Üstat Jonatus de Bragmardo Sofu keşiş
    Thubal Holoforne Gargantua’nın ilk hocası
    Jobel Gargantua’nın ikinci hocası

    Kitabın Genel Bir Özeti:

    Kral Grandgousier ve eşi Gargamel çocuk yapmaya karar verirler ve Gargamel hamile kalır. Gebelik tam 11 ay sürer. Binlerce ton işkembe yenip yine binlerce galon şarap içildiği bir gece dünyaya gelir prens. Normal bebekler doğdukları ilk anda ağlarlarken, bu bebek: “İçki, içki, içki!” diye zırıldar. Bunun üzerine Kral: “Que Grand tu as!” der. Bu sözleri işitenler bebeğe “Gargantua” adının verilmesini uygun görürler.

    Gargantua her bebek gibi şımartılır. Giydiği giysiler, içtiği sütler, yediği etler, taktığı mücevherler, içtiği şaraplar -devlere özgün derecede büyük sayılarda- binlerle ifade edilir. Örneğin, günlük süt ihtiyacı için tam on yedi bin inekten süt sağılır. Çabuk gelişir. 5 yaşında kaz palazıyla kıç sileceği icat ederek babasını gururlandırır. Kral onun eğitimi içi bir sofist olan Thubal Holoforne’dan Latin edebiyatı eğitimi almasını sağladı. Daha sonra hocası Jobel oldu.

    Kral’ın bilge uşağı Philippe des Morais, bir gün Kralına, Gargantua’nın çok bilgisiz adamlar tarafındna eğitildiğini söyledi. Bunu da 12 yaşındaki genç uşak Eudémon’u teste tabi tutarak Krala kanıtladı. Kral uşağını haklı buldu ve Gargantua’nın tüm içi geçmiş hocalarını sarayından kovdu. Oğlunu, Eudémon’un da hocası olan Ponocrates’dan edebiyat ve beden eğitimi dersleri alabilmesi için Paris’ e gönderdi.

    Paris macerası önceleri sıkıntılı başladı Gargantua için. Zira sıkıntıdan Notre-Dame Kilisesinin çanlarını çaldı. Ama Üstat Jonatus de Bragmordo’nun harika bir söyleviyle onları iade etti sahiplerine. Gargantua, Paris’te hocası Ponocrates sayesinde beyni-bedeni ve ruhundaki pisliklerden bazı şifalı ilaçlar sayesinde kurtuldu. İçkiye düşkünlüğünü azalttı ve ilme düşkünlüğünü ise arttırdı. Hocası Ponocrotes ile Gargantua, Pisagorcular gibi o gün boyunca okudukları, gördükleri, öğrendikleri, yaptıkları ve işittiklerinin kısaca üzerinden geçiyordu. Gargantua, Sofistlerin kurallarına göre eğitildi. Eskiden ders çalışırken ruhu mutfaktaydı. Şimdiyse çalışırken ruhu ya kilisede ya Tanrıyla ya da sevdiği dostlarıyla paylaştığı güzel anlardaydı. O kadar çok şey okudu ve o kadar bilge bir adam oldu ki Gargantua; kırk fırın ekmek yiyen bile yanına yanaşamazdı.

    Günlerden bir gün, çörekçi Marquet ve çoban Forgier anlamsız bir kavgaya tutuşurlar ve birbirlerini yaralarlar. Marquet çöreklerini vermek istemez ve aşağılar çobanı. Çoban ve arkadaşları dayak yemelerine rağmen aldıkları çöreklerin paralarını verirler ve Marquet ve arkadaşlarını sonradan yetişen yarıcılar (ceviz işçileri) ve diğer çobanlarla bir güzel döverler. Marquet bunu kendine yediremez ve olayı –abartarak, üstüne ekleyerek- Lerné kralı III.Picrocholes’a (Avusturya Kralı) anlatır. Kral, 35.011 milisini Trepele Senyörünün emrine vererek, bir an önce karşı taarruz yapabilmek için keşfe gitmesini ister. Senyör ve emrindekiler önlerine ne geldiyse yağmalar ve kim çıkarsa öldürürler. Ta ki Seuilly Manastırı’na gelinceye dek yağma sürer. Bu manastırda bir keşiş vardır. Adı Jean des Entommeurs’dur. Bu keşiş, manastırı korumak için, haçlı asası ile tek başına, çapulcu ordusuna ait tam on üç bin altı yüz yirmi iki askeri katleder.

    Bunlar olurken, adaletli ve iyi yürekli Kral Grandgousier, hukuk işleri sorumlusu Ulric Galletin’i, La Roche-Cleurmault şehrinin kalesinde karargâh kurmuş Kral Picrocholes’ e arabuluvuluk yapması ve Kralın savaşı sonlandırmasını rica etmesi için elçi olarka gönderir. Ulric, Çiçero’nun retorikasını da kullanarak şahane bir söylev-nutuk atar Kral Picrocholes’e. Ama Kral onunla alay eder. Hâlbuki Ulric, sağduyuya davet eder herkesi, barışa bir el uzatmasını ister. Picrocholes, kendisine getirilen arabuluculuk hediyelerini alır ve defeder elçiyi (Charles Quint- “Plus oultre”: daha ötesi var, evrensel hırslar).

    Kral Grandgousier oğlu Gargantua’ya bir mektup yazarak durumu açıklıyor. Derhal dostlarını da yanına katıp, yanına gelmesini ve ordusunun başına geçip, gelecekte kral olacağı bu toprakları savunmasını istiyor. Gargantua hemen ola düşüyor. Seyisi Gymnates, yanına hızlı bir at alarak keşfe çıkıyor ve çörek kralı Picrochotes’in bazı askerleriyle karşılaşıyor. Düşman kuvvetlerin komutanı Tripet (işkembeden türeme bir isim) ile arlarında söz düellosu geçiyor. Atnı vermek istemeyen Gymnates at üstünde türlü akrobasi hareketlerinden sonra: “Ben şeytanım!” diye naralar atıyor. Askerilerin bazıları korkup kaçıyor. Ama komutan Tripet ile cenk ediyor ve kılıcıyla Tripet’in bağırsaklarını yere döküyor. 5-10 asker daha öldürüp, gördüklerini Gargantua’ ya anlatmaya gidiyor. Gargantua Aziz Martin Ağacı’nı kendine bir sopa ve mızrak yaparak, yanındakilerle beraber Vede Geçidi’ndeki düşmanın işgalindeki şatoyu yerle bir ediyorlar. Kaçanların izlenmesini men ediyor askerilerine Gargantua. Sebebini ise seyisi Gymnastes’ e şöyle açıklıyor: “Takip etmeniz gerekmiyor; askeri kurallar düşmanı umutsuzluğa düşürmek gerektiğini söyler. Bu tür bir aşırılık düşmanın gücünü artırır ve çoktan yerle bir olmuş, bozgunu kabullenmiş haldeyken cesaretini yeniden toplamasına neden olur. Alt üst olmuş, yorgunluktan gücünün sonuna gelmiş insanlar için hiçbir kurtuluş umudu kalmamasından daha iyi bir kurtuluş fırsatı olamaz” der.

    Çörek kralı Picrocholes’un komutan Tripet’in vahşi ölümünü öğrenmesiyle; komutan Tyravant komutasındaki bin altı yüz atlı askerden oluşan keşif bölüğü Seuilly’ de Gargantua ve adamlarıyla muharebeye girişiyorlar. Keşiş, herkesten habersiz önce davranıp düşmanı kıstırıyor ve komutan Tyravant’ ı ikiye bölüp, komutan Toucquedillon’u da esir ediyor. Lakin bu arada Gargantua tüm bunlardan habersizdir ve Keşiş’in esir düştüğünü sanmaktadır. Düşmanın elinde sanıldığından “Papazı Bulmak” deyimi buradan gelmektedir denir.

    Gargantua, yanında Keşiş olmadan, Nantes yakınlarında Saint-Sébastien’ da kendisi için verilen şölene katılıyor dostlarıyla. Saçlarını tararken düşen top güllelerini babası pire zannediyor ama gerçeği görünce oğluyla gurur duyuyor. Kral Grandgousier’i ziyarete çevre köy-kasaba her yerden soylular geliyor ve emirlerine tam üç yüz kırk üç bin muhtelif asker ve on bir iki yüz ağır top sunuyorlar. Bunun yanında milyonlarca altın ve tonlarca yiyecek ve binlerce mühimmat ve hayvan sunuyorlar. Gargantua bunların sadece yüz on sekiz bin muhtelif askeri ve iki bin ağır topu içi acil seferberlik ilan ediyor ve hazırlık buyruğu veriyor. Ordunun hedefi La Roche-Clermant şehrindeki düşmanın sindiği kaledir.

    Keşiş ansızın çıka geliyor ve yanında tutsağı komutan Toucquedillon da vardır. Gargantua, babası ve tüm dostları çok memnun olurlar. Kral Grandgousier, esir komutana sıkı bir söylev verir. Kralının yanlış yaptığını anlamasını sağlar. Onu hediyelere boğar ve La Roche-Clermant kalesine, kendisinin tahsis edeceği koruma birliğiyle gidip derhal kralına ateşkes çağrısını iletmesini salık verir. Komutan Toucquedillon, kralın dediklerini yapacaktır.

    Komutan Toucquedillon, Kralı Picrocholes’un huzuruna çıkıp bu savaştan bir an önce vazgeçip Kral Grandgousier ile yine eskisi gibi dost olmasını, aksi takdirde hemen herkesin savaşta öleceğini söyler. Toucquevillon oracıkta Kralın okçuları tarafından katledilir. Bu infaz Picrocholes’un ordusuna infiale neden olur. Ordu çok rahatsız olur.

    Gargantua, emrindeki orduyla Vede Geçiti’ni geçerek, ordusunu bir miktar dinlendirip; Picrocholes’un ordusunu, bir tepenin üzerine kurulmuş olan savunması zayıf La Roche-Clermant şehrinde kıstırır ve bozguna uğratır. Gargantuistler, Gargantua ve Keşiş’in büyük gayretleriyle şanlı bir zafer elde ederler. Gargantua ve adamları, Picrocholes ve adamlarını Vaugaudry’e kadar takip ederek birçoklarını öldürdüler.

    Bozguna uğrayan Kral Picrochole, Bouchard Adası yönünde kaçmaya başlar. Atını sinirlenip öldüren Kral, değirmenciler tarafından dövülür ve çuval bezi giydirilir kendisine. Yolda bir büyücü kadınla karşılaşır. Bu büyücü kendisine: “Anka kuşları geldiğinde, krallığın sana geri verilecek” der. Bir ara Lyon’da fakir bir bileyici olarak yaşadığını söyleseler de kendisini bir daha gören olmamıştır. Sanırız hala Anka Kuşu’nu aramaktadır.

    Savaş ertesi, Gargantua, bir sayım yaptırıp zarar-ziyan bilançosu çıkarttı ama içi rahatladı zira kayıpları çok azdı. Gargantua son olarak, şehrin meydanında, Picrocholes’un kalan adamlarını ve prenslerini karşısına aldı ve şu nutku yaptı onlara, mağluplara:

    “Sırf lütuf olsun diye; binalar, yollar, köprüler, limanlar inşa edebilirsiniz. Bunlar ebediyete kadar yaşamazlar, unutulabilirler. Ama insanlara neler hissettirdiğiniz asla unutulmaz, dostlarınız ya da yönetiminizde olan insanlarca. Olan oldu, mesele kötüdeki iyiyi görmek. Kralın oğlu çok küçüktü. Bu yüzden hocam Ponocrates’in yöneticilerinizin başına geçmesini ve prens büyüyünceye kadar ülkenizi barış-huzur ve adalet içinde yönetmesini istiyor ve emrediyorum sizlere. Unutmayınız ki Musa Peygamber ya da Kral Julius Caesar son derece ılımlı kişilerdi ve affetmeyi severlerdi. Aynı zamanda bu kişiler fenalık eden ve isyan çıkaran kişileri de acımasızca cezalandırırlardı. Son olarak sizlerden ricam; tüm bu fenalıkları başlatan Marquet denen çörekçi adam ve arkadaşlarıyla; durumun bu hale gelmesine sebep olan-kışkırtan-cesaretlendiren komutan-danışman ve subaylarınızı bana teslim ediniz. Öncelikle hepinize 3 aylık maaş verdireceğim ki memleketinize döndüğünüzde beş parasız olmayın. Sizlere tahsis ettiğim, koruma görevi yapacak özel ordumla güven içinde, evlerinize-ailelerinize dönmenizi sağlayacağım.”

    Gargantua’ ya teslim edilen savaş suçluları ne öldürüldü ne de hapishaneye gönderildi. Gargantua, onlara yeni kurduğu basımevinin preslerinde çalışma görevi vererek onları adil ve eğitici bir şekilde cezalandırdı.

    Gargantua çevresindekilere şöyle dedi: “Platon, Devlet adlı eserinin beşinci kitabında şöyle der: ’Devletler, krallar filozof olduğunda ya da filozoflar kral olduğunda mutlu olacaktır’ ”

    Gargantua, zarar gören şehri tamir ettirdi, kaleyi yeniden yaptırdı, tüm askerleri ödüllendirip kışlalarına gönderdi. Bazı komuta subaylarını da yanına alıp onları babası Kral Grandgousier’ un huzuruna çıkardı. Kral Azureus’dan (Pers Kralı; Darius’un halefi) bu yana yapılmış en büyük ziyafeti verdi Kral ahalisine. Gargantua’nın tüm yardımcıları kendilerine verilen topraklarla ödüllendirildiler.

    Gargantua, Keşiş i önce Seuilly Başpiskoposu yapmak ve ona bir manastır vermek ister. Ama Keşiş reddeder bu teklifi. Bu durumda Gargantua da Keşiş için Theleme (Yunanca Thelema, irade anlamındadır) Manastırı’nı inşa ettirir. Bu manastır diğerlerinden farklı olacaktır. Dört tarafı duvar olmayacaktır. Bu manastırda ne saat ne de kadran olmasına, her işin isteğe, olanağa ve koşullarına göre dağıtılmasına karar verildi. Bu manastıra, güzel-yakışıklı mizacı güzel erkek ve kadınlar alınacaktı. Bu manastıra girenlerin, diğerlerinde olmadığı üzere, istedikleri zaman dışarı çıkmalarına, özgür olmalarına izin verilecekti. Bu manastırda –diğerlerinin aksine- herkes şerefiyle evlenebilecek, mal-mülk sahibi olabilecek ve özgürce yaşayabilecekti.

    Theleme Manastırı’nda inşa edildikten sonra; manastır sakinlerinin yaşamları yasalar, tüzükler ya da kurallara göre değil, kendi özgür iradelerine göre ve isteklerine göre düzenlenmişti. Yataktan canları ne zaman isterse o zaman kalkıyor, istedikleri zaman yiyor, içiyor, çalışıyor, uyuyorlardı. Onları kimse uyandırmıyor, yemeye, içmeye veya herhangi bir şey yapmaya zorlanmıyorlardı. Gargantua böyle karar vermişti. Tek bir kural geçerliydi: “NE İSTİYORSAN ONU YAP!”

    Kitaptaki Bazı Önemli Dipnotlar:

    “Que Grand tu as”. John Duns Scotus, 13. Yüzyılda yaşayan ve Rabelais’nin sık sık dalga geçtiği bir Fransisken papazıdır. Rabelais için ortaçağ felsefesinin, karanlığın, küçücük noktalar üzerine kılı kırk yaran tartışmaların, gevezeliğin ve Latincenin, özetle skolastikliğin simgesidir (sayfa 39).
    Burada sözü edilen dönmeler, din değiştirmeye zorlanmış Yahudiler ya da Müslümanlardır ve onların dönmesini sağlayanlar hala eski dinlerin ibadetlerinden vazgeçmediklerinden şüphe emektedirler Bu kişileri tanımlayan Fransızca “marranes” sözcüğü İspanya’ da hakaret olarak kullanılırken, İspanya dışında tüm İspanyolalrı tanımlamak için kullanılıyordu. Bu I.François’nın gizli anti İspanyol propagandasının bir parçasıydı (sayfa 45).
    “De modis significandi”. İfade Biçimleri. İşaretler ve anlamlarıyla ilgili köklü bir tartışmayı sürdüren bir mantık kitabıdır. Çok sayıdaki yorumcu, okuyucunun gerçek metnin gerçek anlamına (varsa tabii) ulaşmasını engellemektedir. Bunların sayılan isimlerin çağrışımları aşağılama amacıyla seçilmiştir. Yalnızca Gualehaul istisnadır: Onun adı, Arturyen metinlerindeki bir devin adıdır (sayfa 74).
    Gerçek mekân ve isimlere göndermeye bir örnek. Rabelais’nin yaşadığı dönemde gerçekten, Chinon’da yaşayan bir potin tüccarı Babin ailesi bulunuyormuş (sayfa 82).
    Herakleitos insanın aptallığına ağlarken, Demokritos gülermiş (sayfa 95).
    Aile, yani famille, Latincede tüm çocukları, anne babayı ve hizmetlileri, hatta müşterileri kapsamaktadır. Rabelais burada, hükümdar ile halkını bağlayan feodal paktın ve halkın öneminin altını çizmektedir (sayfa 139).
    İyi bir kral için örnek davranış: barış, pazarlık, ama aynı zamanda, savunma kaygısıyla doktrinal ve politik açıklamalar yapmak (sayfa 143).
    İnsan davranışının İncil terimleriyle yapılan analizi: Özgür insan iradesi merhamete muhtaçtır. Bu Augustinus ve Erasmus’un, Lutherci köle irade (merhamet her şeyi yapar) ve aydınlanma sonrası özgürce iman kavramı arasındaki tezidir. Tanrı günahkârları özellikle tek başına bırakır; bunun sonucu olarak ortaya çıkacak kötülük kendi değerinin bilincine varmasına olanak sağlayacaktır (buna göre savaş, Grandgousier’in kendisini aracısı olarak gördüğü bir terbiye aracıdır) [sayfa144].
    Bu diyalog, İskender’le aşık atmayı hayal ederken, kötü tavsiyeler verilmiş ve sonu kötü biten klasik dönem fatihlerine bir örnek olarak, Plutarkhos’un Pirus’un Hayatı’ndan esinlenilmiştir. Bu eserde, değişik siyasi tartışmalara yer verilmektedir. Danışmanlarının rolü, ne Makyevel ne de Hristiyan teorisyenlerin taraf olduğu fetih savaşlarının rolü. Fakat aynı zamanda, Avrupa’da Fransız monarşisinin çevresini saran Habsbourgların (Avusturyalıların) siyasetinin doğrudan yansımasıdır (sayfa 155).
    Dev kısrağı ve Gargantua paralel sahnelerin kahramanlarıdır. Gargantua Parislileri idrarında boğup hacıları öldüre yazarken, kısrağı da at sineklerini boğmuştur. Şövalye ve at birbirinden ayrılmaz bir bütündür (sayfa 171).
    24 Şubat 1525’de Avusturya, İspanya ve Fransa arasında, Kuzey İtalya’da geçen, Fransızların ağır yenilgisiyle sonuçlanan savaş (Pavia Savaşı). Bu savaşta birliklerin bir kısmı kralı esir bırakıp kaçmıştır (sayfa 187).
    Dürüstlük beklenmeyen bir durumdur çünkü keşiş ne kadar hoşsohbetse, doğruluktan da o kadar uzaktır (sayfa 189).
    Keşişlerin sosyal olarak gereksizliği hümanistlerin sürekli ele aldığı bir temadır (sayfa 189).
    Burada düşünmeden edilen dualar ile gerçekten içten gelerek edilen dualar arasında ayrım yapılır. Dolayısıyla din adamları ve laikler arasında değil, Tanrı’yla içten olan ya da olmayan bir ilişki arasında ayrım yapılmaktadır (sayfa 191).
    Hainlik Rabelais’nin sık kullandığı bir aşağılamadır (sayfa 222).

    Kitabın Künyesi
    Gargantua
    François Rabelais
    Everest Yayınları / Roman Dizisi
    Editör: Berrak Göçer
    Çeviri: Birsel Uzma
    İstanbul, Eylül 2011, 1. Basım
    270 sayfa
  • 40 senedir tanırdım Esma Teyzeyi. Erzurumlu babayiğit çok da güzel bir kadındı. Senelerdir aynı mahallede yaşanmışlıklarımız vardı. Çocukluğumun, gençliğimin orta yaşımın teyzesi. Hiç sıradan yaşlı teyzeler gibi değildi . Ninem başım çok ağrıdığında dualar okur, başımdan tuz ve ekmek çevirerek beni ona gönderir dul kadın sevaptır duası kabul olur derdi.
    Mahalledeki tek dul kadın Esma teyze idi. Elimde okunmuş tuz ve ekmek kapısını çalardım Esma teyzenin, O da bana hep akide şekeri verirdi. O şekerin tadını hiç unutmadım. Ve hep o yanlış, bu yanlış, bunu böyle yap, şunu böyle yap diye bizi bunaltmadan doğruyu öğretirdi .Beni ve mahallenin tüm çocuklarını çok severdi. Çocuk sahibi olmamasına rağmen.
    Yaşayamadığı hayatın hesabını sormadan.
    Çoluk çocuk olmayınca ( hoş olanlar için bazen aynı durum oluyor ama) huzur evine yerleştirildi. Kimsesizliğinin en derinine.
    Çalıştığım dönemlerde çok sık fırsatım olmasa da ziyaret etmeyi hiç ihmal etmedim.
    En son on beş gün kadar önce gittim Esma teyzeme. Yine çocukluğumdaki gibi elinde akide şekerleri, dilinde dua. Mutlu oldun mu hayattan dedim ? ''Yaşamak çok basit kızım bilmeyi öğrenip bileceksin, sevmeyi öğrenip seveceksin, incinmeyecek incitmeyecek dikkat edeceksin al sana mutluluk '' dedi.
    Bu sabah ziyaretine gittiğimde odasında yoktu, görevliler rahatsızlandığı için bir kaç gün önce hastaneye kaldırıldığını anlattı. Elimde onun hepsini yemeyecek olsun tadına da baksa yeterli diye götürdüğüm yiyecekleri başkalarına vermeleri için görevliye rica ederken ilk defa akide şekersiz ayrıldım oradan.
    Hastaneye yetişir miyim görür müyüm telaşı ve umuduyla koşarak ulaştım. Esma Teyzem yoğun bakımda bilinci kapalı ne kimseyi tanıyor ne de tek kelime edebiliyordu. İzledim onu saatlerce;
    Tüm varlığı ile size bu kadar benzeyen ve sizi dünyada hâlâ dostluğun , arkadaşlığın kan bağından olanlardan bile daha baki olduğuna inandıran bir minik tebessüm gelir konar yanaklarınıza. Karıncanın " bile'den " kırılan kalbinden tutun da, tüm olumsuzluklara üzülüp kederlenebilen biri. İyi olmanın, iyilik yapmanın saflık olmadığına inanan, aldığı her nefesi şükür sebebi sayıp, tüm sevdiklerini anne olamasa da anne gibi bütün kalbiyle kucaklayan, gülünce dünyamı aydınlatan oğullarım için teyze, benim için dost, kardeş sırdaş, ağlama duvarım olan olan, her davranışı ile gururlandığım, sesini duymadan duramadığım , ne kadar anlatmaya çalışsam da kelimelere sığmayanım, yeryüzünde sahip olduğum kanatsız meleğim Esma teyzem , geç kaldım sana kaç gün hem de kaç gün alacaklısın benden diye ağladım.
    Az evvel vefat haberi geldi Esma teyzemin .Elbet bir gün tebessümle el sallayacağız hayata ama sanki vedaya hazır değildi kalbi daha. Yarın sabah namazı sonrası ise verilecek selası.
    Birisi gelse de beni ziyaret diye pencere önünde bekleyen Esma teyze artık, kabrinde bekleyenlerden oldu gelecekleri. İnsan ömrü nedir ki, mezar taşına yazılmış doğum tarihi ölüm tarihi ve bir kısa çizgiden ibaret işte iki nefes arası yaşam.
    Mekanın cennet olsun Esma Teyze nurlar içinde uyu ,Seni özleyeceğim ..
    Hayatın hiç bir acısı kitaplarda yazılanlar kadar anında geçmiyor, sayfaları çevirip okuyoruz hatta tekrar bir daha baştan okuyalım diyoruz ama yitirdiklerimize baştan sahip olamıyoruz.
    Fırsatınız oldukça hatta götürecek hiç bir şeye gerek kalmadan ne olur ziyaret edin gözleri yollarda gelenleri bekleyen ama göz göze gelmeye bile çekinen teyzeleri, amcaları. Onlara verilebilecek en değerli şeyler muhabbetiniz ve sevginiz.https://www.youtube.com/watch?v=haibIAXpkz8
    Keyifli okumalar.