Gülsen, Beyoğlu Rapsodisi'yi inceledi.
 54 dk. · Kitabı okudu · 16 günde · 10/10 puan

Romanımızın ana karakterleri çok küçüklükten beri dost olan Kenan, Nihat ve Selim. Roman, Selim'in ağzından anlatılıyor. Kenen' ın ölümsüz olmak düşüncesi ile cinayetleri konu alan bir fotoğraf sergisi açmak istemesi ile başlıyor her şey..

Tabi her şey sergi ile bitmek bilmiyor.. Kenan' ın fotoğraflarda fark ettiği küçük bir ayrıntı ile üç arkadaş kendini bu cinayetlerin tam göbeğinde buluyor.

Selim, polisiye romana olan sevgisi ve bu yüzden bu tür olayları daha iyi kavrayabildiğinden cinayet olaylarını çözebilmek için Kenan' a büyük ölçüde yardım sağlıyor.

Yazar, Beyoğlu kültürünü, onun sokaklarını, insanlarını, tarihini, binalarını, geçmişte burada yaşanan önemli olayları; gerek betimlemeleri gerekse yalın anlatımı ile gerçekten başarılı bir şekilde yazıya geçirmiş.

Yazarın romanlarının sonunda okuyucularını şaşırtmak genel olarak takındığı bir tavır sanırım. Çünkü kitabın son cümlesinden sonra kitabın son sayfasına boş boş en az beş dakika bakıp kendi kendinize 'nasıl mümkün olabilir' diye sorular yöneltiyorsunuz.

Yazarımız, Selim ağzından anlattığı bu kitabı gerçekten kendiyle özdeşleştirebilmiş. Hatta öyle ki, yazarın gerçekten Selim olmasından korkuyorum.

Ayşe Y., Fuji - Yama'yı inceledi.
 5 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

(Bu inceleme kitabın içeriğine dair bilgi içerir!)

FUJİYAMA'DA KENDİNİ KEŞFETMEK
İnsan bazen hayat karşısında kendisini bir suyun akışına kapılmışçasına çaresiz hisseder. Suyun yönünü değiştirmek mümkün olmadığı gibi sürüklenmek de ağır gelir çok zaman. Pişmanlıklar, hayal kırıklıkları, ertelenmiş umutlar birikir hızla. Zaman baş döndürücü bir hızla geçip gitmektedir, ancak kapana kısılmış gibi yaşamaktan başka da bir şey gelmez elden. İşte Cengiz Aytmatov’un, Kaltay Muhammedcanov’la birlikte kaleme aldığı "Fujiyama" adlı tiyatro eserinde de geçmişle ya da birbirleriyle hesaplaşmaya çalışırken kendini ele veren, kendini arayan insan tiplerini görürüz. Bu kahramanlar hayatı bir yük gibi omuzlarında taşırken, aslında kendilerinden ne kadar uzaklaşmış olduklarının farkında değildirler. Her birinin büyük hayalleri, ertelenmiş umutları, derin pişmanlıkları vardır, ama gerek içinde yaşadıkları toplumun şartları, gerek aldıkları eğitim, gerekse yaptıkları yanlış tercihlerden dolayı hiçbir şeyi değiştirememekte, kendilerini suyun akışına bırakıp mutsuz olmayı tercih etmektedirler. Fujiyama adını verdikleri dağda yaptıkları piknik sonunda artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Taşlar yerinden oynamıştır bir kere ve tüm bu olanlardan sonra onları eski yerine koymak imkansızdır.

Aytmatov, yazarlık hayatı boyunca sadece iki tiyatro eseri kaleme almıştır. Bu eserlerden ilki yukarıda bahsi geçen "Fujiyama", ikincisi ise Muhtar Şahanov ile birlikte kaleme aldığı "Sokrat’ı Anma Gecesi"dir. Büyük yazar, bir röportajında Fujiyama’yı Kaltay Muhammedcanov’la ortak yazmasının sebebini –bu sebep "Sokrat’ı Anma Gecesi" için de geçerli olmalıdır- şöyle açıklamaktadır:
"Biliyorsun Fujiyama’yı Kazak Dramturg Kaltay Muhammedcanov ile beraber yazdım. Niçin kendim yazmadım? Çünkü bu benim direkt konum değil. O profesyonel dramaturg. (http://www.biyografi.net/MAKALE.asp?HABERID=162)

Eser, cıvıl cıvıl bir yaz günü, akşamüstü başlar. Devlet çiftliğinde tarım uzmanı olan Dosbergen’in çağrısı üzerine bir araya gelen eski okul ve cephe arkadaşları ile eşleri (Dosbergen-Almagül, Mehmet-Anvar, Yusufbay, İsabek-Gülcan) geçmişteki güzel günleri yad etmek için coğrafya öğretmeni olan Almagül’ün keşfettiği ve adını Fujiyama koyduğu yemyeşil bir dağda toplanırlar. Ancak olaylar umdukları gibi gelişmez ve eser sürpriz denilebilecek bir olay örgüsü içinde gelişerek sona erer. Aytmatov, kendisiyle yapılan bir röportajda Japonya’da kutsal kabul edilen bir dağ olan Fujiyama’yı eserinde kullanmasının sebebini şöyle izah eder:
"Niçin Fujiyama? Biliyorsun Fujiyama Japonya’da herkesçe bilinen bir dağın adıdır. İnsan ömründe bir defa bu dağa çıkıp kendince Allah’a yalvarır. 'Ben bunu yaptım, şöyle yaşadım, bu hataları yaptım' diye itiraflarda bulunur. Böyle bir özelliği vardır. Değerli dostum Muhammedcanov ile beraber kaleme aldığımız Fujiyama’da yüksek bir tepede geçmişin muhasebesinin yapıldığını görürüz. Eski dostların birbiriyle hesaplaşmasıdır. Kim oldukları sorusuna cevap ararlar."

Bir cumartesi günü akşamüstü bir araya gelen bu dört arkadaş, eşlerini beklerken çadır kurma telaşı içine girerler. Dört kişi olmalarına rağmen bir çadırı kurmaları saatler sürer. Aileleri göçebe hayattan gelmesine rağmen kendilerinin bu konuda bu derece beceriksiz olmaları ilgi çekici bir detay olarak göze çarpmaktadır. Zira metinde çadır, geçmiş değerleri sembolize eden bir araç olarak kullanılmıştır. Kahramanlarımızın çadır kurmayı unutmuş olmaları onların kendi değerlerine yabancılaştıklarını gösteren ayrıntılardan biridir. (Bu bölüm bize Elveda Gülsarı’nın Tanabay’ını da hatırlatır. Tanabay da gençlik yıllarında keçe çadırlara savaş açmış, sonraları bu çadırların kıymetini idrak etmiştir.)

Bir süre sonra eşler de pikniğe katılmak üzere dağa gelirler. Bekledikleri son kişi olan eski öğretmenleri Ayşe Ablanın da katılımıyla ekip tamamlanmış olur. Aradan yirmi beş yıl geçmiştir. O zamanlar gencecik bir öğretmen olan Ayşe Ablanın katılımı anıları canlandırır. Laf lafı açar ve konu dönüp dolaşıp okulda ekibin beşinci kişisi olan Sabur’a gelir. Sabur, son derece yetenekli bir şairdir. Ancak Sovyet sisteminin tek tip insan yetiştirme arzusu böyle yetenekli insanlar için bir handikaptır. Zira sistem sorgulayan değil, itaat eden insan istemektedir. Eserin devamında Sabur’un karakterine dair anlatılanlar onun savaşta başına gelen felaketi de izah eder niteliktedir.

Birbirine son derece bağlı olan bu beş arkadaş, on yedi yaşında gönüllü olarak cepheye gitmişler, savaşırken de birlikte olmuşlardır. Şimdi bu dağda yeniden bir aradadırlar ve aralarında olmayan tek kişi Sabur’dur. Adını Japonya’daki kutsal bir dağ olan Fujiyama’dan alan bu dağda o güne kadar kendilerine bile itiraf etmekten çekindikleri sırlarını ortaya dökeceklerdir. Sırları itiraf etme fikri İsabek’in tiyatro oyuncusu olan eşi Gülcan’dan çıkar. Gülcan, itiraf etme işine savaş yıllarında yaptığı bir hırsızlığı anlatarak başlar. Babasının ölümünden sonra adetlere uygun olarak konu komşuya yemek dağıtabilmek amacıyla işyerinden gömlek çalıp satmış ve onun parasıyla adetlere uygun bir yemek vermiştir.

Gülcan’ın hırsızlıkla ilgili itirafı bundan ibaret değildir. O en büyük hırsızlık suçunu kendisine karşı işlemiştir aslında. Evlendikten sonra hamile kalmış, eşi istemediği için bebeğini aldırmış, kendi ifadesiyle bebeğini “kendinden çalmıştır.” Onu hayatı boyunca muzdarip eden bu büyük acı içinden hiç çıkmaz ve eser boyunca sağduyu ve vicdanın sesini temsil eden Gülcan, haksızlık gördüğü her yerde sesini çıkarmaktan çekinmez.

Eserdeki kahramanların hepsi Sovyetler Birliğinin okullarında yetişmişler, ideallerine odaklanmışlar, çok iyi yerlere gelmişlerdir. Ancak hemen hemen tamamına yakınında karşılaştığımız ortak problem; mutsuz, huzursuz ve tatminsiz olmalarıdır. Eşlerin tamamı birbiriyle problemlidir. Arkadaş olmalarına rağmen birbirlerinin eşleriyle yasak ilişki yaşamakta bir beis görmezler. Hiçbir şeye inançları yoktur. Bu inançsızlığın temelinde de aldıkları eğitim vardır. Kahramanların aldıkları eğitime ve yükseldikleri konumlara rağmen bu kadar tatminsiz olmaları köklerinden tamamen koparılmalarıyla alakalıdır. Aradan geçen yirmi beş yıldan sonra Fujiyama’da belki de ilk kez kendilerini keşfetme şansını yakalamışlardır. Peki, bu şansı yeterince değerlendirip kendileriyle yüzleşmeyi başarabilecekler midir, ya da işler daha da karmakarışık hale mi gelecektir?

Gülcan’ın itirafı olayların akışını hızlandırır. Hemen herkes ortamın etkisiyle içlerinde ne varsa dökmeye başlar. Kimse kimseyi beğenmemektedir aslında. Almagül, Yusuf Tatayeviç’in doktora tezini orijinal olmadığı gerekçesiyle eleştirir. Gülcan, gazeteci ve yazar olan eşini insanın yüreğini titreten romanlar yazmadığı için tenkit eder. Gülcan’ın ve Almagül’ün tenkitleri dikkatle incelendiğinde bu tenkidin sadece adı geçen şahıslara değil, yazarları tek tip eser vermeye iten “sosyalist realizm” metoduna da yapıldığı görülmektedir. Nitekim Sabur’un cephede savaşırken yazdığı savaş karşıtı şiir de sürgüne gönderilmesine yol açmıştır. Zira sistem; eleştiren, sorgulayan, kendi fikirleri olan insan istememektedir. Sabur da “sanatta ısmarlama yol bulunmadığını” söylemiş, gerçek fikirlerini ifade etmiş, sırf bu sebepten dolayı da istenmeyen adam ilan edilmiştir.

Sabur, grubun beşinci kişisidir. Ancak eski okul ve cephe arkadaşlarının pikniğine katılmamıştır. Okuldayken içlerinde en yetenekli ve olgun olan odur. Duvar gazetesine düzenli olarak şiir yazar. Savaşa gittikten sonra da şiir yazmaya devam eder. Ancak zamanla savaşı sorgulamaya başlar ve bu sorgulamalar sırasında yazdığı bir şiiri sadece arkadaşlarıyla paylaştığı halde gruptaki bir arkadaşı tarafından ihbar edilerek sürgüne gönderilir. Sonraları aklansa da bu olayın etkisinden kurtulamaz. Hatta çok sevdiği öğretmeni Ayşe Abla ondan okulun açılışının 40. Yıldönümü için malzeme istediğinde çok kısa ve net bir cevap gönderir: “Değerli Ayşe Abla, beni cephede ölmüş bilin. Yokum ben.” Görüldüğü gibi Sabur çok kırgındır ve geçmişte yaşadığı olay onu yaşayan bir ölüye dönüştürmüştür.

Sabur’u kimin ihbar ettiği belli değildir. Sabur’un dışındaki dört kişi onun sürgüne gönderilmesine ses çıkarmaz. Savaş karşıtı şiir yazdığı için onu suçlu kabul ederler. Yazar, her Mozart’ın bir Salyeri’si olduğunu söyleyerek her yetenekli insanın karşısında onu kıskanıp arkadan vuracak bir yakını olabileceği gerçeğini ima eder. Zira Sabur’u ihbar eden her kim ise bu zeki ve yetenekli şairin ileride kendisine rakip olabileceğinin de farkındadır. Yıllar sonra bu mevzu yeniden açıldığında Mehmet dışında vicdan muhasebesi yapan olmaz. Hatta diğerleri onun suçlu olduğunu, aldığı cezayı hak ettiğini ima edecek sözler söylerler. Bu durum eşlerinin dahi vicdanını sızlatırken Mehmet dışındaki tüm erkeklerin Sabur’un başına gelenleri normal karşılaması içinde yetiştikleri sisteminin beyin yıkamada ne derece etkili olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Zira mühim olan sistemin devamıdır ve eğer bir insan sisteme ters düşüyorsa onun ortadan kaldırılması gerekir. (Devlet bir sobadır yakıtı da insandır. /Cengiz Hana Küsen Bulut)

Sabur’un başına gelen bu felaket, eserde vicdanın ve sağduyunun sesini temsil eden bir karakter olan Ayşe Abla tarafından şiddetle eleştirilir:
"Bu işe ben de şaştım. Herkes başka türlü konuşuyor. Birlikte büyüdünüz, savaşa katıldınız, fakat birinizin başına bir felaket geldiği an sanki birbirinizi tanımayan insanlar olmuşsunuz. Bu ne biçim iş böyle?"

Sabur’un başına gelenler kadınların vicdanını sızlatır. Almagül, Sabur’un yazdığı bir şiirden dolayı ihbar edilmesine bir türlü anlam veremez ve bu durumu şöyle ifade eder:
"Ama savaş alanını terk etmemiş, elinden silahını bırakmamış, askerlik görevinden kaçmamış. Bütün suçu düşünmek. Şiirleriyle duymak ve düşünmek."

Gülcan da eşlerinin kendilerini temize çıkarmaya çalışmalarını şaşkınlıkla izler ve onların vicdansızlıklarını şu cümlelerle eleştirir:
"Kendinizi boşuna temize çıkarmaya çalışıyorsunuz. Sabur’a karşı davranışınız düpedüz hayınlıktır."

Tüm bu konuşmaların ardından Ayşe Abla gitmek için müsaade ister. Ancak ayrılmadan önce Sabur’un bir şiirini ezberden okur. Şiirin ismi “Bitmez Tartışma”dır. Ayşe Abla’nın okuduğu bu şiir, gerçek insan olmayı sorgulamaktadır. Şaire göre bu, bitmez bir tartışmadır. Bu şiirin içeriği ile tiyatronun vermek istediği mesaj arasında yakın bir ilişki vardır. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği düşünmesi, idrak etmesi, iradesini kullanabilmesidir. İnsanın “gerçek insan” olabilmesi için her durumda vicdanını doğru kullanması gerekir. Eğer insan menfaatine göre hareket ediyor ve menfaatine ters düşen bir durumda vicdanını devreden çıkartıyorsa onun gerçek insan olması zordur.

Ayşe Ablanın gidişinin ardından Dosbergen bir şişe konyak getirir ve arkadaşlarına dağıtır. Konyağı içenler neşelenip bağırarak şarkı söylemeye başlarlar. Dosbergen’in teklifiyle dağdan aşağıya taş atma yarışı yapmaya başlarlar. En uzağa atmak için birbirleriyle yarışmaktadırlar. Bu yarış, kadınlar gelinceye kadar devam eder. Kadınlar da küçük taşlar atarak bu oyuna dahil olurlar. Sonrasında yatmaya karar verirler. Sabah olduğunda gelen bir orman işçisi tüm keyifleri kaçırır. Zira aşağıda yaşlı bir kadın cesedi bulunmuştur ve zavallı kadının ölümüne sebep olan cinayet aleti de yukarıdan atılan bir taştır. Ayrıca cesedin yanında çok sayıda büyük taş bulunmuştur. İlginçtir, orman işçisinin verdiği bu haberi duyan erkekler, Ayşe Ablanın ölümünü zerre kadar umursamazlar. Mehmet dışındaki diğer üç erkek kendini kurtarmanın derdine düşer ve yaptığı işin bedelini ödemeyi, vicdanını rahatlatmak için olsun itirafta bulunmayı düşünmez. Kriz anları, insanın gerçek karakterinin ortaya çıktığı nadir zaman dilimleridir. Bir cinayet söz konusu olunca -ölen kişi çok yakınları dahi olsa- kimse suçu üstlenmek istemez. Bunun bir kaza olabileceği gerçeğini bile itiraf etme cesaretini göstermezler, zira Sabur’un da ifade ettiği gibi bunu yapabilmek için “gerçek insan olmak” gerekir.

Görüldüğü üzere yazar(lar), bu taş atma yarışı ile Sabur’un başına gelen olayı ustaca birleştirmiştir. Sabur’u ihbar edip sürgüne gönderilmesine sebep olan kişinin yaptığı vicdansızlık ile yaşlı kadının ölümüne sebep olan taşı atanların yaptığı sonuç olarak aynıdır. Sabur sürgünden dönmüş, hakları iade edilmiş, fakat tüm bu olaylar onda kapanmayacak yaralar açmış, onu manevi olarak öldürmüştür. Aynı şekilde atılan taşlardan biri ya da birkaçı yaşlı kadının ölümüne yol açmıştır, ancak gruptakiler böyle bir oyun oynayıp kazaya sebep olduklarını itiraf etmekten dahi acizdirler. Netice olarak Sabur’u ihbar eden kadar onun ihbar edilmesi karşısında sessiz kalanlar da suça ortaktırlar. Aynı şekilde kadının öldürülmesine sebep olan taşı ya da taşları atanlar kadar bu olay karşısında susarak cinayete ortak olanlar da suçludur. Bu açıdan iki olay da ortaktır ve ikisinde de verilmek istenen mesaj “herkesin suçlu olduğu”dur.

Gülcan  eser boyunca yaptığı konuşmalarla vicdanı temsil eden bir karakterdir ve yaşlı kadının ölümü karşısında bencilleşip korkaklaşan eşini ve arkadaşlarını görünce şu sözlerle “gerçek bir insanın” göstermesi gereken tepkiyi gösterir:
"Ne korkunç! Ne korkunç! Aşağıda ölü bir kadın yatıyor, bizim yüzümüzden ölen bir insan… Bunların aldırdıkları bile yok, sorumluluğu kimse üzerine almak istemiyor. Diz çöküp pişmanlıklarını söyleyecek, af dileyecek yüreklilikleri bile yok. Bir kadın ölmüş yatıyor; bunlar batan bir gemiden kaçışan sıçanlar gibi, her biri sıvışacak bir delik arıyorlar. Aman Tanrım, ne insanlarmış! Ne küçük, değersiz, korkak yaratıklarmış bunlar!"

"Fujiyama" adlı eserde insanın insan olmaktan kaynaklanan sorunlarına temas edildiği görülmektedir. İnsanın kendisini keşfedebilmesi için kendi kusurlarının farkında olması ve kendisine eleştirel yaklaşabilmesi gerekmektedir. Fujiyama bunun için bir fırsattır aslında. Bu mekan; Gülcan, Mehmet, Ayşe Abla gibi karakterler için vicdan muhasebesine zemin hazırlayıp onların insan olma yolculuklarına katkıda bulunurken, Yusuf Tatayeviç, Dosbergen ve İsabek’i insan olmaktan bir adım daha uzaklaştırır.

Deneme mi, anlatı mı? Belki ikisi belki de hiçbiri
Sevgili okuyucu, kitapların bir ruhu var. Kitaplara ruh veren, yazarın kelimeleri değil, duygulardır. Kelimelerin içi boştur; kelimeleri dolduran, kelimelere anlam veren duygulardır. Kitaplar, salt kağıt birikintileri değildir. Her duygu anlaşılmayı ister. Öyle ki her duygu anlaşılır değil. Bir duygunun dile getirilmesi için, biraz da karşı tarafın desteğine ihtiyaç duyulur. Sevgili okuyucu, sana düşen, elindekinin bir kağıt yığını değil, duygu dolu bir kalbi taşıdığının şuurunda olmandır. Bir duygu dile getirilince, bir düşünce kağıda dökülünce basitleşir. Kitaplar anlaşılmaktan -ya da yanlış anlaşılmaktan- korktuğu için, ilk tanışmada belki de içini sana açmaz. Tekmil ruhlar, bir kuş yüreği kadar ürkektir. Kalabalık içinde unutulunca kırılır. Ya bir ruhu yalnız bırakmayacak kadar sev ya da o ruhu, meskeni olan yalnızlıktan dışarıya çıkarma. Sevgili okuyucu, unutma ki, ruh, salt kalınca yalnız değil, kalabalık içinde anlaşılmayınca yalnızdır. Bir ruha yapılabilecek en büyük kötülük, bir daha yalnız bırakmayacağım ümidi verip, yalnız bırakmaktır. Sevgili okuyucu, kitaplar demiştik değil mi? Öyleyse, neden yalnızlığa gittik? Yoksa, her insan bir kitap mı? Anlaşılmayı, okunmayı, duygulmayı bekleyen. Salt sevmek yetmez, sevgili okuyucu; ilgi göstermek, değer vermekte şart! Bir kitabı sevip, aldın diye onun sahibi olmazsın ki, tozunu alman, ilgi göstermen, okuman, anlaman da lazım.
Sevgili okuyucu, kitapların bir ruhu var, dedik, değil mi? İnsanların yok mu? Belki de yazarlar, vücudu artık ruhunu taşımadığı için, kitaplarına naklediyor olamaz mı?
Sevgili okuyucu, tanışmayı unuttuk değil mi ? Ben, yalnızlığın dinini yayan, bir gecekondu (yoksul insanlar, gecekonduya "ev" diyor biliyor musun? Çünkü o evin içinde salt koltuk takımı ve perdeler yokmuş, içinde yaşayan ruhlar varmış) hayatı süren, duvarlar içinde anlaşılmayı bekleyen, kalabalıktan nefret eden, salt kalınca bir orduya dönen bu hayatın basit bir oyuncusuyum. Bu hayatın bir oyun olduğunu yoksa bilmiyor muydun? Belki de şu an seninle oyun oynadığımı, bıyık altından sana güldüğümü sanıyorsun. Hayır, sevgili okuyucu; ben kimseyi taşkaraya alacak kadar iyi yetişmiştirilmiş, farklı roller yapan usta bir oyuncu değilim. Yalnızım. Ve senin gibi sevgili okuyuculara da ihtiyacım var. Eğer yalnız bırakacaksan, söyle lütfen! Eğer yalnız bırakıp gidersen, beni yalnızlığımdan dışarıya çıkarırsan, gelmişine de geçmişine de söverim! Sevgili okuyucu, burada mısın? Peki, burada olduğuna sevindim. Kitaplar güzel değil mi? İçinde acı, sevinç, üzüntü, heyecan, mutluluk, hüzün var değil mi? Eğer yalnız kalmasaydım ya da yalnız bırakılmasaydım, belki kitaplara bu kadar vurulmazdım. Sevgili okuyucu, kitaplara neden koşarız? Yalnız kalmak için mi yoksa yalnız kalmamak için mi? Muhabbetim çekilmiyor değil mi? İnsanlar, mutlu olmak istiyor, aşk istiyor, seks istiyor, heyecan istiyor! İnsanlar acı şeyler dinlemek istemiyor. İnsanlar, acı çektikten sonra, sevinç yaşarmış. Peki, acı dinledikten sonra ne yaşar? İnsan, anlatmak istiyor değil mi? Hem neden anlatıyoruz ki, insanların dinlediği yok; herkesin bir acelesi var. Hem insanlar seni dinledikten sonra, kaldığı yerden devam ediyor. Ve sen, "neden, anlattım ki, hem hiçbir şey geçmedi ki, içimde bir duygu daha doğdu," diyorsun. İçindekilerini dökemeyince, içindekilerle yaşamaya alışıyorsun. Ben kötü müyüm? Hem ben kötüysem, keyfimden olmadım ya, beni kötü olmaya toplum zorladı, yaşadığım çevrem zorladı. Bir arkadaşım vardı, o ressam olmak istiyordu, babası "Olmaz! Ya doktor, ya mühendis, ya da avukat olacaksın yoksa aç kalırsın," dedi. Çocuk ressam olmak istiyordu, babası zorlayınca, mühendis oldu. Ve çocuk bir de yazmaz mı? Yazdı da anlaşılmadı. Neymiş, efendim, "Biz ironi denen şeyin ne olduğunu bilmiyormuşuz." Hastir, işinize gelince her şeyi bilirsiniz, işinize gelmezse hiçbir şey bilmezsiniz. Bu arkadaş ben değilim, sevgili okuyucu. Ben tiyatrocu olmak istiyordum, babam, "İnsanları güldürünce eline ne geçecek, "dedi. O yani babam, tiyatrocuların yani sanatçıların amacı, toplumun aksayan yönlerini yani, acıklı yönlerini mizah vurduğunubilmiyordu. Ne denir ki babaya! "Tamam," dedim. "Sen ne istersin, söyle de öyle olayım," dedim. Öyle yüzüne karşı demedim, içimden dedim. Ne güzel dünya, senin dünyaya gelmene vesile olduğu için, iraden de, özgürlüğün de onun elinde. Bu dünyanın bir oyun, bizim de bir oyuncu olduğunu söylememişmiydim. Kukla ve oyuncu aynı görevleri mi yapıyor? Sevgili okuyucu, cahilliğimi mazur gör, pek bilgi değilim. Ben bize oyuncu değil de kukla demek istiyorum, müsaaden var mı? İktidar da öyle değil mi? Bir oy verdik mi, irademiz de elimizden alınıyor, özgürlüğümüz de! Biz bunun için mi oy veriyoruz! Ben, oy vermiyorum; özgürlüğüme de, irademe de karışmayın. Siyasete girdik değil mi? Kusurumu mazur gör, okuyucum. Şu an kafamın içinde yaşıyorum da...
Kötülükte kalmıştık değil mi? İnsan karnı aç olduğun için ekmek çalırsa, kötü mü oluyor? Ya da tekmil insanlara zulmeden bir insanı öldürdü diye kötü mü oluyor? İnsanların umudunu öldüren, sevinçlerini kursağında bırakan, mutluluğunu çalanlar kötü değil mi? Aç olan bir insana yemek vermeyen daha kötü değil mi? Ben kötülüğü savunmuyorum; ihtiyaç durumunda kötülük yapan insanları savunuyorum. Sevgisiz kalan çocuklar, suça karşı eğilimli olur, sevgili okuyucum. İnsanlar neden, kötü yetiştirilmiş çocuklara karşı kin, nefret ve öfke besleyerek yaklaşıyor ki? (Not: Sevgi, tekmil hastalıklara karşı iyi gelen bir ilaçtır. Lütfen, eczanenizden ısrarla isteyiniz.) İnsanlar öyle davranınca, çocuklar beyninde psikolojik travmalar geçirerek içinde oluşan duyguyu bir yerlere boşaltmak istiyor. Demem o ki, mürekkebim azalıyor, silahımı çekip, sizleri vurabilirim. Evet, kötü bir şakaydı, kabul ediyorum. Şiir yazan insanlara kulak verin; mısralarına öfke, hüzün, keder yerleştirirler. Enstrümanla uğraşanlara kulak verin; kelimelerle anlatamadığı duyguları ses olarak iletirler. Şırıl şırıl akan suya kulak verin; gördüğü tekmil hadiselerin şiddetini suyun akış kuvvetiyle karşı tarafa bir mesaj olarak verirler. Şiir yazan, türkü söyleyen, saz çalan insanlar kötülük görmüştür; öyle ki intikamlarını silahla değil, sanatla alırlar. Ve bu insanların kendini ifade ettiği eşyaları ellerinden alırsanız, silahlanıp karşınıza dikilerler. Ve yaptığım şaka değildi, bir gerçekti. Bu cümleleri neden yazdığımı bilmiyorum, belki de canım biraz da olsa konuşmak istedi. Evet bu konuşmayı neden yaptığımı açıklıyorum: Yaptım, çünkü canım istedi. Sevgili okuyucum, çok kötüyüm değil mi?

Yusuf Çorakcı, Ruh Adam'ı inceledi.
24 May 21:06 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 8/10 puan

Genelde kendine has Türkçülük üzerine olan siyasi düşünceleriyle tanıdığımız Hüseyin Nihal Atsız'dan okuduğum ilk kitap Ruh Adam isminin hakkını fazlasıyla veriyor. Okurken ve incelemeyi yazarken yazarın politik fikirlerini tamamen unutup edebi kimliği üzerinden değerlendirme yaptım. Sevdiğim bir arkadaşımın şiddetli tavsiyesi üzerine onu kırmak istemedim ve okumaya karar verdim. Kısaca Atsız olarak adı geçen yazar oldukça başarılı bir dil ve anlatım tarzına sahip. Cümlelerin uzunluğunu iyi ayarlayan ve coşkulu bir betimleme tipi kullanan yazarın yazdığı döneme ait eski kelimeler biraz fazla olsa da, yayınevi arka sayfaya sözlük koymayı ihmal etmemiş. Sürükleyen ve merak uyandıran bir anlatım mevcut olmakla birlikte yer yer fantastiğe kaçan ve Alfred Hitchcock filmlerini anımsatan olaylar mevcut. Sonu ve kapak dışında beni oldukça tatmin ettiğini söyleyebilirim. Onlar hakkında detay vermeden önce hikaye geçelim. Selim Pusat adında kralcı olduğu için ordudan atılan eski bir yüzbaşının karmaşık yaşamıni işliyor eser. Selim aşırı tutucu ve sabit fikirli bir şahıstır ve bu mesleğini kaybetmesine yol açmıştır ancak kendisi bu inatçı tavrından vazgeçmez. Edebiyat öğretmeni olan Ayşe ona yardımcı olmaya çalışsa da pek işe yaramaz. Arada mezarlıkta gezen Selim orada ilginç kişilerle tanışır. Sonra eşinin bir öğrencisi olan Güntülü adındaki kız fazlasıyla ilgisini çeker ve gıcık tavırlarını tolere edebilmektedir. Fakat ilginç kendisinin onu binlerce yıldır tanıdığı iddiası vardır ve bu esrarı çözmek ruh halini mahveder. Selim akıl sağlığı yerinde olan biri değil aslında ve çevresine göstermesine rağmen sert tepkiler almaz. Evlat olsa sevilmez diyeceğimiz bu arkadaş tüm gününü kitap okuyup içki içmekle geçiriyor. Adından anlaşılacağı üzere ruh gibi yaşayan bir adam ve yaşadıklarına akıl sır ermeyecek durumda. Kitapta Türk tarihinden pek çok ismi görmek mümkün ve olaylar aslında bir Uygur masalı üzerinden gelişiyor. Yazarın edebiyat bilgisi oldukça yüksek ve bunu kalemine yansıtmış. Sonunu beğenmedim çünkü en başa bağlayayım derken alakasız tipler sokup mahvetmiş. Son bölüme gerek yoktu bence, ondan önceki bölümle bilebilirdi kitap. Kapaktan gerçekten tiksindim, tasarımı kim yaptıysa elleri kırılsın bu ne böyle yahu porno dergi kapağı gibi. Yazarın adını öküz gibi yazıp kitap adını karınca misali yazmak nedir sen tasarım falan yapma. Bir de iki kere üst üste yazmış kocamanca sanki biz aptalız, biz geri zekalıyız, biz beyin özürlüyüz, biz embesiliz ya yazarın Atsız olduğunu anlamayacağız öyle koymasalar. Bu rezil kapak okuyucuyu zihinsel engelli yerine koymaktır, yayınevi kontrol etmiyor mu hiç bunları. Hüseyin Nihal Atsız hakkında tek kelime bilgi yok, adam yüz kızartıcı suç mu işledi neden yani ismi tam olarak da yazmıyor hiçbir yerinde. Kapak ve yayınevi hakkındaki fikirlerim tamamen bana ait olmakla birlikte, onlardan etkilenmediyseniz güzel bir kitap sizi bekliyor. Atsız'ın fikirleri doğru veya yanlıştır ama edebiyatçılığı başarılı diyebilirim. Güntülü diye isim mi olur ayrıca sanki gürültülü gibi çıkıyor.

, bir alıntı ekledi.
24 May 18:27 · Kitabı okuyor

''Benim pek bir şeyim yoktu. Fazla ağrı vermeyen bir kurşun yarası almıştım. Ama yanımdaki yatakta arkadaşım yatıyordu. Öyle her hangi bir arkadaş değil, gerçek bir arkadaşım, dostumdu benim. Karnı şarapnelle parçalanmıştı. Yanıbaşımda öylece yatıyor ve durmadan bağırıyordu. Morfin filan yok ortada, anlıyor musun? Varsa bile ancak subaylara yetecek kadar. İkinci gün sesi öylesine kısıldı ki, sadece inleyebiliyordu. İşini bitirmem için bana yalvarıyordu. Bunun nasıl yapıldığını bilseydim, hiç çekinmeden yapardım. Üçüncü gün öğle yemeğinde bezelye çorbası vardı. Domuz yağıyla pişirilmiş koyu bir barış çorbasıydı. Daha önceleri içtiklerimiz ise bulaşık suyuna benzerdi. Çorbayı içmeye koyulduk. Ben açlıktan gözü kararmış bir davar gibi, kendimden geçmiş bir durumda çorbayı tıkınırken birden tabağın kenarında arkadaşımın yüzünü gördüm. Dudakları patlamış, yer yer yarılmıştı. Acılar içinde can çekişmekteydi. İki saat sonrada öldü. Bense tıkınıp durmuştum, ömrümde içtiğim en lezzetli çorbaydı.''
Bir süre sustu. Kern: ''Çok acıkmıştın da ondan'' dedi. ''Hayır ondan değil. Başka bir şeyden. Yanıbaşında birisi geberebilir, senin ruhun bile duymaz. Ya acımak duygusu diyeceksin.. İyi ama, o acıları sen duymuyorsun ki, senin karnın sapasağlam. Bütün mesele burda. Yarım metre ötende bir başkası acılar, iniltiler içinde öteki dünyaya göçüyor, ama sen bunu farketmiyorsun bile. Dünyanın aşağılık yanı bu işte.''

İnsanları Sevmelisin, Erich Maria Remarqueİnsanları Sevmelisin, Erich Maria Remarque
Yusuf Çorakcı, Olağanüstü Bir Gece'yi inceledi.
17 May 19:38 · Kitabı okudu · 1 günde · 6/10 puan

Stefan Zweig'ın bir süredir merak ettiğim ve bazı okurlardan olumsuz yorumlar aldığım Olağanüstü Bir Gece, kısa zamanda bitirdiğim ancak daha az beğendiğim bir kitap oldu. Söz konusu yazar Zweig olunca insan bir beklenti içine giriyor daha önce okumuşsa, bu eseri de güzeldi ama eksikleri vardı bana göre. Puan vermekte en çok zorlandığım kitaplardan biri diyebilirim. Yazar öncekilerin aksine birinci ağızdan anlatmış olayları, yani bir isim üzerinden değil ben olarak bakıyor. Alıştığımız psikolojik analizleri burada fazla göremedim, mekan tasvirleri daha iyiydi bence. Durum hikayeciliğini biraz abartmış gibi geldi çünkü yer yer sıktı bazı bölümler. Uzun cümleler elbette var, ancak kitap uzasın diye yazılmış gibi geldi bana. İlk 10 ve 15 sayfadan hiçbir şey anlamadım, sonradan hikayeye dalınca geldi kafası. Bir yerde sıkıcı olmaya başladı, sonra tekrar zevkli hale geldi. Ortalarda artık bitsin diye okumaya devam ettim. Çok iyi de değil çok kötü de değil, fakat aranızda beğenecek çok çıkacaktır diye tahmin ediyorum. Bir sıkılıp, bir eğlenince şiraze kaydı benim. Hikayede tuzu kuru bir burjuvanın at yarışı izlerken istemeden çaldığı bir biletle bahis kazandıktan sonra yaşadığı ilginç günü ve yaşadığı psikolojiyi okuyoruz. Aslında hırsızlık yapan biri değil kendisi ancak o anki ruh hali onu yapmaya itiyor ve ardından bunun pişmanlığını yaşıyor. Sonra vicdanını rahatlatmak için o parayı ihtiyacı olanlara vermeye başlıyor. Bir nevi işlediği suçun diyetini ödemek için iyilik yapan bu burjuva arkadaş, sonradan kişiliğini değiştirip sıradan halkla yakınlaşıyor. Tabi bu yaşadıklarından kimseye bahsetmiyor. Olağanüstü bir gece değil de bana daha çok enayi bir gece ya da bir kerizlik gecesi gibi geldi. Çünkü okurken neyin olağanüstü olduğu muallakta. Millete yok yere para saçmak olağanüstü bir olaysa biz şimdiye kadar rezalet geceler geçirmişiz. Kaybedenler Kulübü filmini izleyenleriniz vardır, bunlar kaybedense biz neyiz öyleyse şeklinde sormuşsunuzdur belki kendinize ve başkalarına. Burada da biraz o hesap aslında. Bilmiyorum insanın iyilik yapması için bir kötülüğe bulaşması şart mı, söz konusu karakter zaten zengin biri istese ufak tefek yardım edebilir insanlara. Charles Dickens'dan Bir Noel Şarkısı'nı hatırlattı bana okurken, orada da bir gecede aniden değişen zengin ve cimri bir tüccar anlatılıyordu. Kötü bir kitap değil, anlatım güzel fakat bana hikaye biraz yavan geldi. Satranç, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Mecburiyet gibi yazarın önemli eserlerini okuduktan sonra Olağanüstü Bir Gece bende bir düşüş yaşattı. Dediğim gibi aranızda çok beğenenler mutlaka çıkacaktır, fakat benim ilgimi çekmedi fazla. Stefan Zweig değil de başka bir yazar olsa daha acımasız davranabilirdim, fakat yine de ebedi bir değeri olduğunu inkâr edemeyiz. Başlangıç için tavsiye etmem. Viyana sokaklarından biraz daha bahsetseymiş keşke. Yazar ikinci ağızdan anlatınca daha başarılı bence.

Bitmeyen Öykü
Ulan dedim kendi kendime geçenlerde. Kendi kendime dememin de bir nedeni var ki söylüyorum, on yıl sonra ilkokul arkadaşımla karşılaşmam etki etti. Selamlaştık falan. Oturduk bir çay ocağına çayları söyledik, mazinin marazisinden konuşmaya. Şimdi polis olmuş arkadaş birkaç güne de evlenecekmiş. Ben ona ne yapıyorsun diye sorduğumda öyle cevap verdi gülümsüyordu, neşeliydi, traşlıydı, et kemik toplanmış/sıkışmış, şöyle tam kendine gelmiş eski cılızlığından ve zayıflığından kurtulmuş adam gibi adam olmuş. Ben halimi anlatmayayım neyse azcık anlatayım. Saç sakal birbirine karışmış, zayıflamışım, boy kilo farkı uçurum olmuş, göz kapaklarım çökmüş, sekiz senedir üniversite okuyorum bir diploma bile yok ortada. Her neyse kendimi ve yaptığım işi de böyle belirtince adam şaşırdı kaldı. Neyse çaylarla beraber sigaraları da içiyoruz. Konudan konuya atlıyoruz iki dakikada eskiden beri arkadaşız havasına girdik, sanki şu geçen on yılda her zaman birlikte gezmişiz, tozmuşuz falan. İlkokul yani ilköğretim arkadaşlığı farklı oluyor hem de çok farklı oluyormuş. Her neyse adama dedim ki öğrenciye yemek ısmarla, sen memur adamsın. sağolsun güzel bir şeyler söyledi iyice yedik. Sonra ulan dedim Ceylan'a noldu haberin var mı? Hangi Ceylan diyerek yüzüme baktı salak bir ifadeyle. Salak bir ifade nasıl oluyormuş bilmiyorum ama ben anlam veremediğim bakışlara salak bir ifade yahut bakış diyorum. ooo böyle yaparsam hikaye bitmez ki. Böyle arada sırada hikayeyle ya da anıyla alakası olmayan şeyler koyarsam hikaye bitmez galiba. Bak hala konuşuyorum hikayeden bağımsız olarak. Ulan böyle bir hikaye beş dakika öncesine kadar aklımda yoktu, şimdi aklıma geldi bir hikaye yazayım da konusu şöyle böyle olsun diye ama hikayeye geçemiyorum abi. Bu nasıl bir kendinibilmezlik bu nasıl bir üslup bu nasıl bir okuyucuyu önemseme mantığı? Ulan hikayeyi beğenmiyorsan niye yazıyorsun, beğeniyorsan niye başka konuşmalar ekliyorsun araya. Haa şöyle bir şey de var ki anlatacağın şeyi tam olarak anlamamalarından korkuyorsan onu da ince ince işle hikayeye yani ne bileyim bir diyaloğa sığdır bir tasvire yahut betimlemeye sığdır yahut sembol olarak bir şeyler ver. Hadi bunların hepsi olmadı bir karakter yarat. O karakter hiçbir şeyi anlamaya bilmeyen bir karakter olsun. Ve zorlandığın yerlerde o karakteri konuşturarak hikayenin bir köşesine sok. Hem karakter iyi olur hem de hikaye daha eğlenceli daha açıklayıcı olur. Ama mizaha izah yaparsan da mizah olmaz. Ulan mizahla ne alakası var şimdi hikayenin? Hikaye ruhu ayrı mizah ruhu ayrı. Yani mizahın izahı olmaz kim ne anlarsa. Hikayede ise kim ne hissederse mi önemli yoksa olayın kendisi mi? Valla ben tam olarak bilmiyorum bunu ama olay üzerinden hislere açık kapılar bırakılırsa daha etkili olur diye düşünüyorum ama belli de olmaz. Olay bağlantılı düşünürsen sürekli bu sıkıntı. Ama duygu veya duygulanış bağlamında düşünürsen hikayeyi bu da sıkıntı. İki tane tarz vardı: çehov tarzı hikaye ve maupassant tarzı hikaye. Nerden geldik buraya onu da anlamadım ama abi ne olursa olsun bu yetenek işidir. Yeteneğin yoksa sıksan da siksen de olmaz bu işler. Yazı yazmak için binbir türlü nedenler var. onların da yerine gelmesi lazım. Başta yoksulluk, çirkinlik, isyan gibi ruhi ve maddi bunalımlar olması lazım ama günümüzde bunun da bir önemi yok artık. Yav yeter artık ben hikayeye geçip anlatmak istiyorum. Her neyse oturuyoruz arkadaşla çay ocağında. İnşallah okuyucu unutmamıştır en son kaldığım yeri. Neyse ben bir başa dönüp bakayım da nerde kalmışım. Bir dakikaya geliyorum. Tamam, tamam. Hangi Ceylan diyerek yüzüme salak salak bakmıştı. Ben de o salak bakışın nasıl olduğunu ve neden böyle bir tabir kullandığımı anlatmıştım. Hatırlıyoruz değil mi neden o tabiri kullandığımı? Onu da hatırlatmama gerek yok. Bu defa sen çık yukarıya bak ve hatırla. Okuyucu senden özür diliyorum seni yukarıya çıkardığım için. Her neyse kelime hatalarına veya imla kurallarına pek takılmıyorum. Sen de takılmadan oku. Ulan dedim hani bir ceylan vardı. Siyah saçlıydı, siyah kirpikleri -beyaz olacak değil ya-, ince kaşlıydı, sonra bembeyaz bir yüzü vardı orada okuyan pis köylü çocuklarının arasında güzelliğiyle, temizliğiyle bütün cinsel dokunuşları özleten kız vardı ya. Haaa o mu diye karşılık verdi. Şimdi hatırlıyor. Size demedim mi salak bir ifade. Aha da şimdi bu kadar tasvirden sonra hatırlaması kesinkes salak olduğunu göstermiyor ama hissettiriyor değil mi? Her neyse arkadaşa detaylıca anlatmaya başladım kızı, çoğunu unutmuş bu gerizekalı. Kızın en önemli yanlarını unutmuş. Aslında burada okuyucuyu bilgilendirmek amacı taşıyorum ama bunu böyle açıkladıktan sonra hiçbir önemi ya da gizi kalmıyor ki... Ama olsun bu da bir şey. En azından hikaye uzun ve güzel gibi geliyor. Adam yazmış bu kadar uzun hikayeyi demek ki yetenek var abi diye düşünmesini istiyorum okuyucunun. Neyse bizim köyde bir imam vardı. Bu imamın hiç oğlu yoktu ve sekiz çocuğunun sekizi de kızdı. Size yemin ediyorum ki öyle. İnanmıyorsanız ekmek mushaf çarpsın. Her neyse. Sekiz kızı da çok güzellerdi. Saçları böyle uzun ve yumuşak ve düz ve kalın saçları vardı. Yüzleri hiç güneşe çıkmamış çocuklar gibi bembeyaz ve tertemizdi. Elbiselerinde tek bir leke bile yoktu. Hepsi de çok güzeller. Onlardan kim hangi sınıftaysa o sınıfın erkekleri o kızın peşinden koşuyordu. Bunların gözleri falan da büyüktü. Herkes bakıyordu abi ister istemez. Böyle köye manken gibi kızlar getirirsen bakacaklar. Bizim de halimiz harap. Proleter sınıfın en önde koşanlarıyız. Ama hangi sınıfa mensup olduğumuzu bilmiyoruz. Sonraları öğrendim ki.. İmam ve kızları burjuvaymış biz ise proleter. Her neyse önlüğümüzün önü hep yırtık ya duvara çıkıyoruz yırtılıyor ya ağaca ya da kışın soğuyan/üşüyen ellerimizi, ayaklarımızı veya götümüzü ısıtmak için yanaştığımız soba yakıyor. İşte bu imamın bir kızı da bizim sınıftaydı. Adı Ceylan soyadı da Kaplan. Ulan yemin ediyorum çok güzeldi be.. Aslında özledim biliyor musun sayın okuyucu. İsme ve soisme bak.. Dedim ki okuyucu burada isme soyisme dikkat etmeyebilir ben de dikkat ettireyim. Her neyse başlıyorum kızla olan anıma.. Güzel anıydı gerçekten, tek bir anı değil onlarca güzel mi güzel anı var. Onların hepsini hikayede nasıl ve ne şekilde vereceğim bilemiyorum. Ulan nerde çıktı bu hikaye fikri? sabah sabah kalkıp hikaye mi yazılır uykulu gözlerle. Bir şeyler uydurmak da zor gerçekten. Ama bu hikayeyi okuyan okuyucunun yemin ederim alnından öpüp tebrik etmek isterim. Yoksa okunmaz abi. Baksana hikayeyi parağraflara ayırmadan yazmışım. Bu kolay kolay dayanılır bir şey değil. Hem de hikaye konusu o kadar ilgi çekici değil. Ama yemin ediyorum uyandım ve bir hikaye yazayım dedim. Ve bunun gibi bir şey çıktı ortaya. Kötü de olabilir iyi de. Ben bilmiyorum. Çünkü kimse kalkıp baştan sona bir daha okumaz bunu. Ben anlamak ve yorumlamak için okumayacağım baştan sona sadece ciddi yazım ve noktalama yanlışları var mı diye bakacağım. Kırmızı olan yerlere dikkat edip aşağıya ineceğim. Her neyse okuyucuya verilen değer bu mu? ayıp ettim sayın okuyucu, kusura bakarsan da bak. Ama özür diliyorum. belki de içimde dilemiyorumdur. Biraz medeni olmakta fayda var diye de ekleyeyim. Ulan hikayeye odaklansaydım şimdiye kadar hikayenin güzel bölümlerini bitirmiştim. Ama bitiremiyorum. Sanırım bu hikaye başka bir güne kaldı. Başka bir hikayem daha vardı tamamlamam gereken. Onu da en yakın zaman tamamlayacağım. Bana iki kişi merak ettiklerini söylemiştiler. zaten o ikisi tek okumuştu. eskiden çoğ okuyucu vardı buralarda. Onlara da çok teşekkür ediyorum. İlerde bunu da tamamlarım. Kimse okumadı.

Mayıs 2018 Etkinliği : Hikaye 31
Yazar: NigRa
Hikaye Adı : Zaman Kapsülü
Link: #29698676

Beklenen gün geldi çattı ve ben hala hazır hissetmiyorum kendimi. Ne yapacağım? Onca zaman sonra ya bocalarsam? Ya karıştırırsam? Ya unutursam? Ya devam edemezsem? Hayatın devam ettiğine inandırdım kendimi, ya ben devam edebiliyor muyum gerçekten? Kurtulmalıyım bu ruh halinden. Normalde böyle endişeler yaşamam pek ama bu kez farklı, burası özel, burası çoktan zihnimin bir köşesine atıp unuttuğum anılarla dolu açılmayı bekleyen bir zaman kapsülü. Ya o kapsül tam da açılmaması gereken zamanda açılırsa…

Hani bazı zamanlar olur, zihnimizdeki yapbozun bazı parçaları eksik olduğu için düşüncelerimizin resmini netleştiremeyiz. Sonra hiç beklemediğimiz bir anda duyulan bir ses, bir koku, hatırlanan başka bir anı eksik parçayı yerine oturtur da resim netleşir. Bugün öyle bir gün ve ben her adımda hatırlamanın ağırlığıyla çöken ruhumla günün sonunda ne yapacağımı bilemiyorum.

Sahil yolu boyunca bir piyanonun tuşları gibi özenle dizilmiş çay bahçelerini bu endişelerle geçerken, içlerinden birinden gelen şarkı sözü ile sıyrıldım düşüncelerimin sebep olduğu dalgınlığımdan.

Buraya vardığıma göre epeydir yürüyor olmalıydım, düşünürken farkına varmadan bilinçaltım beni buraya sürüklemiş olabilir. Şarkı devam ederken, şarkının çaldığı çay bahçesine doğru yöneldim. Bir çay içer, çay içtiğim sırada kafamı toparlarım belki diye düşündüm, düşüne düşüne iyice bunaldığım günlerden sonra kendimi bugün, kaldığım otelden dışarıya atmış, yürümek iyi gelir karamsar ruh halim dağılır biraz diye düşünmüş fakat yürümeye başladıktan birkaç dakika sonra aynı düşünceler kafama üşüşmüş, düşüne düşüne buraya kadar gelmiştim. Düşüne düşüne buraya vardıktan, çay bahçesinin daha az kalabalık tarafı olan sahile yakın masalarından birisine oturup, kendime bir çay söyledikten sonra düşünmeye devam ettim. Şarkıyı en son ne zaman dinlediğimi hatırlamaya çalıştım, başarısız bir girişim oldu. Ahh ne de çok sever bu şarkıyı, severdi yani… Artık olmadığına göre onunla ilgili her eylem geçmiş zaman ile kurulmalı. Benim inanamıyor oluşum, onun artık hayatta olmadığı gerçeğine etki etmiyor.

Yıllar önce yine burada birlikte gerçekleşen bir programda yollarımız kesişmişti, başlangıçta sadece birer yabancı, bir meslektaş, sonrasında arkadaş, dost, sırdaş, kardeş olmuş; dertlerimizi, hayal kırıklıklarımızı, sevinçlerimizi birbirimizle paylaşır olmuştuk. Benim derdim onun derdi, onun mutluluğu benim mutluluğum olmuştu. Çok özel bir bağ yakalamış, birbirimizde kendi aksimizi bulmuştuk. O beni bana gösteren bir aynaydı, yolumu kaybettiğimde kendime geri dönmemi sağlayan yol işaretimdi. Şimdi bu büyük kayıpla ne yapacağım ben? Anıları tekrar tekrar yaşamak, tekrar tekrar anlatmak yetecek mi? İlaç olacak mı zaman? Hepsinden önce bu akşam yıllar öncesinin hayali benimleyken ne yapacağım?

Günlerdir düşüncelere gark olmuş şekilde yaşıyorum, yemek yiyemiyorum, uyku tutmaz oldu; kafamda nedenler, nasıllar cevapsız kalıp çaresizlikle kıvranıyorlar. Aslında onu kaybetmediğimizi, onun bize şaka yaptığını, tüm bunların gerçek olmadığını anlatan rüyalardan derin bir ferahlamayla uyanıp gerçeğin kabusuyla yüzleşmek zorunda kalıyorum, sanki olanları engelleyememek benim suçummuş, yaşamakla ona ihanet ediyormuşum hissi bırakmıyor yakamı.

Onu kaybetmenin acısı boğazımda düğümlenmiş bir hıçkırık, sesim çıkmadığı için atamadığım bir çığlık günlerdir. Bir ağlasam, ağlayabilsem gözlerim rıhtıma yükünü boşaltan bir gemi olup içimde biriken tüm isyanı, tüm acıyı dışarıya boşaltacak. Bunu da başaramıyorum, hala şoktayım belki de. Faydası yok bu düşüncelerin.

Çayımdan son bir fırt çekip, çayın parasını masaya bırakarak kalktım. Düşünmemeliyim öyle olsaydı böyle olsaydı diye artık, olan olmuş, zaman ileriye doğru akmış, geri dönmek artık imkânsız. Acı ama gerçek… Hiç bir keşke ya da zihnimde oluşturduğum yeni bir son olanları değiştiremeyecek.

Yürüye yürüye, olanları gözden geçire geçire otelime geri döndüm. Odama vardığımda neredeyse akşam olmuştu, vakit gelmişti, kimse benim bunalımımı, kederimi umursamayacak; daha önceden yapılan plana uymaya gayret ederek iki saatliğine de olsa olanları arka plana atacağım. Başarabilirim... O da burada olsa saçmalamayı kesip oraya gitmemi, günlerini göstermemi söylerdi.

Hazırlanıp odadan çıktım. Programın gerçekleşeceği salona indiğimde konuklar çoktan gelmişti, alkışlar eşliğinde sahneye yürüdüm. Bir panik dalgası yükselir gibiydi içimde, hala ya öyle ya böyleleri yenememiştim tam.

“Çok teşekkür ederim, hepiniz hoş geldiniz. Müsaadenizle öncelikle sizlerle paylaşmak istediğim bir şey var. Hepinizin bildiği gibi geçtiğimiz haftalarda çok yakın dostum olan ünlü müzisyen, benim için kardeş kadar yakın olan arkadaşım hayatın yükünü daha fazla taşıyamadı.”

Duraksadım, kelimeler boğazıma batıyordu, içim sızlıyordu, herkes konuşmanın devamını bekleyerek bana bakıyordu.

“Mmm bunları konuşmak benim için gerçekten zor kusura bakmayın, hayatın yükünü daha fazla taşıyamadı ve yükünden kurtulacağı rıhtıma kadar sabredemeyerek hayatına son verdi. Siz sevenleri için ne kadar zorsa inanmak benim için bir o kadar daha zor oldu, hala daha zor itiraf etmem gerekirse. Hayat dolu bir insandı aslında, insanları sevgiyle kucaklayışına, pek çok insanın hayatına dokunuşuna yüzlerce kez şahitlik ettim, müziğini konuşturduğunda gözlerindeki parıltı, heyecan inanılmazdı. Son dönemlerdeki depresyonunu atlatamayıp, hayatını sonlandırmış olması yaptığı en saçma hareketti. Bunu hala kabullenebilmiş değilim, öyle yakındık ki birbirimize çok büyük bir parçam eksilmiş gibi hissediyorum.

Bilen vardır aranızda belki yıllar önce yine burada olmuştu ilk tanışmamız kendisiyle, burada birlikte çalmıştık, kimyamızın o kadar uyuşması ikimizi de çok heyecanlandırmış sonrasında da sağlam bir dostluk kurmuştuk zamanla. Bu sabah o zamanları yâd ederek yürüyordum ki sahildeki çay bahçelerinden birisinden gelen şarkıyı duyduğumda dondum kaldım. En sevdiği şarkılardan birisi olan şarkının nakaratında şöyle diyor:

“Bir ben miyim perişan gecenin karanlığında
Yosun tuttu gözlerim yalnızlar rıhtımında.
Bütün gece ağladım dalgalar kucağında
Yosun tuttu gözlerim yalnızlar rıhtımında.”

Ben aslında bu akşam sizler için hareketli bir parça çalarak başlamayı planlamıştım öncesinde, fakat bugün bu parçayı duyduktan sonra “Artık kimse onun gibi şarkı söyleyemeyecek!” diye düşündüm. Bu beni daha da hüzünlendirdi bu yüzden ilk parça birlikte yazıp bestelediğimiz, onun onuruna çalacağım bir parça olacak. Umarım her neredeyse orada daha mutludur, şimdi sonsuza kadar hoşçakal deme vakti...”

Piyanonun başına oturdum, gözlerimi kapadım, piyanonun tuşlarında ellerimi gezdirmeye başladım. Bıraktım zaman kapsülü açılsın. İçinden çıkan ne varsa, gülüşler, hüzünler, kızgınlıklar, hissettiğim acı, duyduğum öfke sos oldu çaldığım parçaya.

Parça bittiğinde salonda alkışlar kopuyordu ve ben gözyaşlarımı tutamıyordum.

Sadi Gzl, bir alıntı ekledi.
17 May 09:28 · Kitabı okudu · 9/10 puan

Neyse ki dediği gibi yaptı ve otobüs kalkmadan önce koltuğumu değiştirdi yazıhanedeki çocuk. Onunki de ne tuhaf bir hayattı düşününce. Vardiyalı çalışıyordur, tüm hayatını o vardiyaya göre ayarlıyordur. Geceyle gündüz arasına sıkışmış bir hayat. Bir gün arkadaşlarınla kahvede oyun oynarsın gündüz vakti, bir gün mahallenin gececi tayfasıyla bira içersin gece vakti. Bir çok işini ertelersin, çevrendekilere yetişemezsin, onlar gibi planlar yapamazsın. Hoşlandığın kızın da olacağı bir arkadaş toplantısına bir türlü denk gelemezsin mesela, diğer elemanla vardiya değişemezsin çünkü onun da bir planı vardır mutlaka. Müsait olduğun gün de herkesin evinde oturacağı tutar, bir başına kalırsın. Söyleyemediğin cümlelerle, kursan da yaşayamadığın hayallerinle geçirir durursun günlerini. Günler kaçarken kovalamaktan da yorulursun sonra, bir noktadan sonra pes edersin. Geç kalmışlık hissi yerleşir benliğine, dışarıda kalmışlık, unutulmuşluk hissi yerleşir. Herkes gibi olma isteğiyle kendini kabullenme mecburiyeti arasında süregiden savaş bitkin düşürür seni. Dedim ya, pes edersin. Sonra elin oğlu gelir yok tekli koltuk yok cam kenarı sütun falan diye bir şeyler söyler durur karşında, "tamam canım abim" dersin otomatiğe bağlanmış bir ses tonuyla. Her şeye rağmen işini iyi yapmaya gayret edersin. İşini iyi yapman, işini çok sevdiğinden değildir. O zaten gereksizdir ve o gereksiz işle olan ilişkini sadece o saatlerle sınırlamak, hayatına iyice yayılmasını engellemek için o saatlerde en iyi şekilde yapmak ve orada noktalamak istersin. Hayatın ne kadar boktan da olsa, işi ona bulaştırmak istemezsin.

Çünkü o boktan hayata dair, zulanda her zaman ufak da olsa umut kırıntıları vardır. Bir gün bir mucize olabilir. Olmaz da, ufak bir ihtimal işte, hani olur ya? İşte tam da o mucizenin olacağı anda, gündüz kestiğin yanlış bir biletin sonucunda karışan hesapları düzeltmek için gece fazladan mesaiye kalmayı istemezsin mesela.

Güzel Kaybettik, Caner YamanGüzel Kaybettik, Caner Yaman