• Abime ithaf öykü...

    Yan komşumuz Tahir Amcaların köpeği Tomy, dört tane yavru doğurmuş. Birini kendine ayırmış Tahir, diğer ikisini satmış köylülere. En son olan, bir gözü sakat doğmuş, bu yüzden kimse istememiş onu. Biliyorum, buralarda sakat doğan hayvanlara pek hoş davranmazlar. Geçen sene de topal doğan bir atı vurmuşlardı. Çok üzülmüştüm. Ne isterler dilsiz günahsız canlılardan bilmem ki!

    Köyün girişindeki göle giderken baktım, kör köpek, su kanalının içinde viyaklıyor, feryat ediyor. Ulan dedim Tahir! Sana ne diyebilirim ki!.. Aldım kucağıma doğru eve. Evimiz iki katlı, ahşap ve çimento karışımı melez bir ev. Dolu odası var. Girseniz kaybolursunuz. Az yukarısında ise ahır var. Ahırda on baş hayvan var. Kümeste tavuklar ördekler vesaire. Avluya köpek kucağımda girdiğimi gören abim koştu yetişti:

    -Napcan lan onu? Tahir’in köpeği değil mi, şu kör olan?
    -He o abi. Benim oldu artık. Atmışlar yolun kıyısına.
    -Heeeee. İyi bari. Adı ne olcak?
    -Salim olur mu?

    Bir tokat geçirdi kafama ki sormayın. Sarsıldım. Salim bizim büyük dedemiz. Ama nasıl acımasız biriymiş. Anlatılanlara göre, kümesteki horozu kesmiş bir gün. Sebebi neymiş biliyor musunuz? Bu bizim dede, sürekli horozu kovalıyormuş, taş atıyormuş erken ötmesin diye. Sonunda dayanamamış ve kesmiş.
    -Büyük dedemizin ismini köpeğe mi vercen lan deyyus. Düzgün bişey bul!
    -Ceviz, tamam Ceviz olsun adı…

    ***

    Ceviz bugün dört yaşına bastı. Dört yıldır köydeki en yakın dostum o. Beraber balığa gideriz, tarlalardan mısır çalarız, hatta işi ilerletip komşu köyden kaz bile çalmışlığımız var. Her zaman benim ve arkadaşlarımın -suç ortaklarımın- yanında oldu. Kendisi çok çelimsiz bir köpek aslında. Kahverengi tüyleri, kulaklarında da beyaz lekeler var. Bu yüzden ona Ceviz dedim ya zaten. Bir gözü ile hayata tutunuyor ama nasıl neşeli ve hayat dolu bir bilseniz!
    Cevizi kulübesine koydum köy içine çıktım. Bir yaz günü. Yol kenarındaki selviler uğulduyor, kavaklar hışırdıyor, böcekler ötüşüyor. Kuşlar sevişiyor dallarda, cıvıldıyorlar. Karşıdan muhtarı gördüm. Hızlı hızlı koşuyor. Yanıma geldi, “baban evde mi” diye sordu. “Evde” dedim, beraber eve geçtik. Muhtar babamla konuşurken dedem geldi, artık muhatap alınacak kişi dedemdi.

    -Öğlen sonu görevliler gelecek köye. İtlaf olacakmış.
    Dedemin yüzü düştü. Az ilerdeki Ceviz’e baktı, yere baktı, bana baktı tekrar muhtara baktı. Boğuk ve umarsız bir sesle “iyi” diyebildi sadece. Ceviz’i pek severdi. Aralarından su sızmaz desem yeri. Dedem devlete bağlı, kuralcı birisiydi. Ama bizlere karşı katı değildi. Muzip bir kişiliği vardı. Seksen yaşında kocaman bir çocuk! ”Bizde günah olmaz, ayıp olur. Ayıp etmeyin kimseye” derdi hep. Hep güler yüzlüydü ama dedemi bu kadar üzen itlaf neydi ki?

    ***

    Öğlen sonu. Köyün toprak yolunda tozu dumana katan bir cip geliyor. Geldi yanımda durdu. “Muhtarın evini biliyon mu delikanlı” dediler. Hepsi iyi giyimli, efendi insanlar. Hiç köylüye benzer tipleri yok. “Biliyorum” dedim. “Atla cipe de bizi ona götür bakalım” dediler, seve seve atladım cipi arkasına. Köy içinden geçerken nasıl havalıyım. Köyün çocukları bana bakıyor ben ise kasım kasım kasılıyorum. Geçerken bir alkış tutuyor çocuklar, onları selamlıyorum. Bir baktım yanımda tepsiye dizilmiş köfteler. Birine elleyim dedim, “onlara dokunma, köpek köftesi onlar” dedi önde oturan adam hafif sırıtarak. Elimi çektim. Köpek köftesi de neymiş. Daha biz yiyemiyoz ki köfte?

    Muhtarın evine geldik, adamlar indiler, muhtardan bir kağıt alıp, geri cipe geldiler. Öndeki adam bana bir lira uzattı. O zamana kadar gördüğüm en büyük para oydu.
    -Bizi bu kağıttaki yerlere götürürsen bu bir lira senin, dedi.
    -”Seve seve”, dedim, aldım bir lirayı, yola koyulduk.
    -Köyde kimlerde köpek var başka?
    Bir yandan listedeki isimleri okuyordu.”Tahir” dedim, “Tahir’de var bir tane. Aha şu caminin yanında evi.”

    Tahirin eve geldik, adamlar indiler. Ben de indim. Tahir ile bir süre konuştular. Daha sonra bir köpek köftesi aldılar, Tahir’in köpeğinin önüne attılar. Köpek afiyetle yedi. Çok geçmeden kıvranmaya başladı, inledi, yere yattı, kıvrandı, kıvrandı… en sonunda hareketsiz kaldı. Her şeyi dehşetle izliyordum. Jeton düşmüştü artık, itlaf buydu demek! Ama bizim de köpeğimiz var?.. Bir lirayı fırlattım, koşmaya başladım. Eve geldim, Ceviz yerinde yok. Sordum evdekilere, köye çıkmış bir başına. Fırladım. Ararım ararım yok! Bağırırım bağırırm yok! Gerisin geri eve koşuyordum ki ne göreyim. Yol boyunca “köpek köftesi” yiyen köpeklerin ölüleri dizili. Dünyam başıma yıkıldı. Yüreğim çatlarcasına koşmaya başladım, eve geldim, cip avluya gelmiş bile. Söverek girdim avluya. Avluda iki devlet görevlisi dedemle konuşuyor. Abimi ise amcam ve diğer abilerim tutuyor. Bıraksalar parçalayacak görevlileri. “Ananızı s*kiyim lan, s*ktirin gidin. Bizde köpek yok. Bak hani nerde lan. Bizde köpek möpek yok!”...

    Abimle Ceviz çok sonraları iyi arkadaş olmuşlardı ama bu kısa sürede birbirlerine çok ısınmışlardı. Abimin öfkesi bundandı. Ben de abimin yaptığı gibi sövmeye başladım. Ne ana bırakıyordum devlette ne de avrat. Dümdüz gidiyordum. Babam o esnada bana bir tokat yapıştırdı, yere serildim, Ağlıyordum. Abime gittim, onun beraber bağırıp çağırmaya başladım. “Köpek yok bizde orospu çocukları. Gidin başka yere!”

    ”Muhtar bize liste verdi, burada sizin evde köpek olduğu yazılı”, dedi görevli dedeme. Dedemde ses yok. Başı eğik, sağa sola bakıyor. Nereden çıkıp geldiyse bilmem, Ceviz avludan içeri girdi. O an ağlamaya başladık. Yerden taş alıp fırlatıyoruz ki kaçsın. “Lan s*ktir git. Kaç. Ceviz git lan burdan” diye feryat ediyoruz. Dedem Ceviz’i çağırdı. Ceviz geldi dedemin ayakları dibine. Eliyle sevdi bir süre. “Tamam” dedi görevliye. Görevli tepsiden bir köfte aldı, attı yere. Ceviz önce yemek istedi sonra dedeme baktı, yemedi. Bir köfteye bir dedeme bakıp duruyordu. Biz hala ağlıyor, sövüyor, Ceviz’in yememesi için çabalıyoruz. Abim kurtuldu kendisini tutan ellerden ve köfteyi alıp bahçeye fırlattı. Görevlilerin üzerine yürürken babam onu alıp eve götürdü. Ama hala camdan bağırıyordu. Görevli bir başka köfte attı. Ceviz yine köfteye ve dedeme baktı. “En büyük kanaat devlettir... Ye oğlum, ye…” dedi boğazı gıcıklanmış bir şekilde. Ceviz afiyetle yedi köfteyi. Dedem bakamadı içeri geçti gözleri kan çanağı olmuş vaziyette. Bundan sonrasını biliyordum ben. Tahir’in köpeğine olduğu gibi Ceviz de kıvrandı, viyakladı, debelendi, yere yuvarlandı….. sonunda hareketsiz kaldı. Artık boşalmıştı içim. Devlet arkadaşımı öldürmüştü. Adamlar cipe binip gittiler. Abim geldi, Ceviz’in başına çöktük, ağlaya ağlaya onu okşuyorduk. Babam yanımıza geldi “ götürüp gömün bi yere” dedi.

    ***

    Ahırdan bir kürek aldı abim, ben de Ceviz’i kucağıma alıp ormanlık alan gittik. Bir çukur açtık, Ceviz’i gömdük. Başına da bir taş koyduk. Yanımda getirdiğim tebeşirle:
    “Ceviz DEMİRCİ” yazdım. Abim okudu, kafama vurdu hafiften.
    -Lan köpeğe soyadımızı niye yazdın. Sil.
    Sildim, sadece “Ceviz” kaldı. Bir süre baktık ona. Sonra eve doğru yola koyulduk. Mezarın başında geniş bir ceviz ağacı vardı, Ceviz’e rüzgarlı ninniler söylüyordu.
  • Bu hikayemi sevgili arkadaşım Diotima 'ya ithaf ediyorum. Atandığım zaman, köy okulunun lojmanında kalmıştım, bir gece. Oradaki arkadaşımla yaşadığımız ufak bir anı yazdırdı bu hikayeyi bana. Uzun olsa da okuyacaklar vardır illa ki. Şimdiden iyi okumalar diliyorum.
    ********************************************

    “Önce yemeği yaparsın. Sonra da bulaşıklar… Yarın da genel temizlik yapılacak. Belim çok ağrıyor. Sen halledersin bütün işi. Okuldan sonra yaparsın.”
    Suratındaki saflığı bozan gözlerini devirerek söyledi bütün bunları. Sonra da arkasında donuk bir yel bırakarak gitti. Gözleri suratındaki bütün masumiyeti dağıtıyordu . Bir de s’leri. Yılan tıslaması gibi. Dili çatallaşmış, dışarı çıkacak… Ssssen dedikçe içim ürperiyordu.

    Merhaba demiştim. Hiçbir şey söylemeden kalacağım odayı göstermişti. Burada kalırsın. Biraz pistir ama temizlersin. Bir sürü boş vaktin olacak zaten. Ben salona geçiyorum, demişti. Eşyaların, ortamın soğukluğunu katmerlediği bir odaydı. Bavulumu koyup hemen salona geçmiştim. Salon da salon hani. İki çekyat. Yerde sönük bir halı. Camlar perdesiz. Dışarısı görünmüyor ama. Ya da ben görecek bir şey bulamamıştım. Çekyatın birine uzanmıştı. Henüz ismini bilmiyordum. Köye geleli bir saat ancak olmuştu. Lojmana gitmiştim. Zaten kalacak başka yer yoktu ya… Diğer çekyata oturmuşken seslenmişti. Gel peşimden. Mutfağa geçmiştik. İstekler… Birbiri ardına… Bana cevap tanımaması, söylediklerini yapmakta mecbur oluşumun göstergesiydi. Bu mecburiyet altında sessiz kalmazdım. Eskiden. İsmini dahi duymadığım bir köy okulunun lojmanında, ismini bilmediğim bir insanla birlikteydim. Üstelik dili çatallaştı çatallaşacak.

    Yıkık dökük mutfakta tek başıma kaldım. Etrafa bakındım. Mutfak penceresi kırıktı. Kırılan yere naylon yapıştırılmış. Kırık olmayan kısmı donmuş. Dokunsan tuz buz olacak. Perdesi yok. Salon gibi. Perdesiz bir ev ilk defa gördüm. Çıplak insan gibi diye düşündüm. Duvarda asılı iki bakır tencere. Tezgah fayanstan. Beyazı kalmamış, esmerleşmiş. Yöre insanının rengini almış. Tezgahın alt tarafında çiçek desenli bir bez var. Dolap kapağı görevi görüyor. Bezi kaldırmak istemedim. İki küçük gözü bulunan, paslı bir ocak. Yanında da yağlı bir çakmak. Altında küçük tüp. Duvar rengini tanımlamak çok zordu. Bazen sarı diye düşündüm bazen de gri. Arkamda çalışması gereksiz bir buzdolabı. Etraftaki nesneler yüzyıllardan beri hareketsiz duruyordu sanki. Yeryüzünün en donuk tablosuyla karşı karşıyaydım.

    İçeriden televizyon sesi gelmeye başladı. Ses o kadar cızırtılıydı ki, bulunduğum noktadan herhangi bir şey anlamak mümkün değildi. Arada, yılan dilli arkadaşımın gülüşünü duyuyordum. Ssssss… Bu bile sinirlendirmeye yetmedi beni. İnsan şaşkınlık içerisindeyken kolay kolay kızamıyor sanırım. Çakmağı aldım. Ocağın gözüne tuttum. Yandı. Ellerimin kılları tütsülendi. Ortalığı keskin bir koku kapladı. Midem bulandı. Duvarda asılı duran tencerelerden büyük olanını aldım. Ocağın üstüne koydum. Peki tencereye ne koyacaktım? Ne yemeği yapmamı istedi ki arkadaşım? Buzdolabını açtım. Karıştırmaya başladım. En üst rafta yeşillenmiş birkaç domates ve salatalık vardı. Bir altında, kapağını açmaya korktuğum emaye bir tencere. Yanında da yarım soğan. En alt rafta makarnayı gördüm. Hemen kaptım. Çeşmeyi açtım. Su o kadar soğuktu ki… Kaynamaz diye düşündüm. Etrafa bakındım. Başka çarem yoktu. Suyu ocakta kaynatacaktım. Tencereyi ocağa koyduktan sonra beklemeye başladım. İçeriden gelen cızırtılı gürültü de olmasa yeryüzünün en yalnız insanı sanacaktım kendimi. Pencere kenarına geçtim. Kırık kısmı kapatan naylonun köşesinde ince bir yırtık vardı. Bu yırtıktan dışarıyı izlemeye başladım. İleride, gözün görmekte zorlandığı sarı bir ışık fark ettim. Başka da bir ışık yoktu. Sanki gökyüzü bu yeri unutmuş gibiydi. Yıldızlar bile yoktu. Birkaç saniye sonra sarı ışık da kayboldu. Karanlığı izlemeye koyuldum. İnsan bazen görmediği bir şeyi de izlemek ister diye düşündüm. Arkadaşımın gülme sesini duydum yeniden. Okkalı bir küfür savurdu havaya sonradan. Bu küfür mutfağa girdi. Süzülüp, naylon yırtığından karanlığa doğru savruldu. Birkaç saniye sonra uluma sesleri duydum. Bu süzülüş bir şeyleri harekete geçirmiş olmalıydı. İrkildim. Uluma sesini ilk defa bu kadar yakınımda duyuyordum.

    Camın buğusuna büyükçe bir şey çarptı. Yere düştü. Vızıldadı. Böcektir diye düşündüm. Sonra sesi soluğu kesildi. Ne olduğunu merak ettim. Camın buzunu tırnaklarımla kazımaya başladım. Şansıma tam da bulunduğu yeri kazımışım. Evet bir böcek. İlk defa böyle bir böcek görüyordum. Buraya geldiğimden beri gördüğüm her şey o kadar yabancı geliyordu ki…Böcekti nihayetinde. Ne kadar farklı olabilirdi ki… Sırt üstü düşmüş, yeniden doğrulmak için debeleniyordu işte. Her böcek gibi. Yine de şimdiye kadar gördüğüm böceklerden farklıydı. Cama vurdum. Hareketsiz kaldı. Sonra yeniden çırpınmaya başladı. Pencereyi açıp, onu kurtarmak istedim. İçimde böceğe karşı inanılmaz bir acıma hissi oluştu. Bir de yakınlaşma. Yeryüzünün en karanlık yerinde, kendime en yakın bulduğum canlının içinde bulunduğu çaresizlik, içime tarifi zor bir his bulutu yaydı. Pencere kolunu tuttum. Anında geri çektim. Hayatımda hiç bu kadar soğuk bir şeye dokunmamıştım. Baktım parmaklarımdan biri kanıyor. Pencere koluna dikkatli bakınca, üzerinde derimden parçalar gördüm. Alttan başlayarak donuyorlardı. İçine aldığı her şeyi kesik griye boğan bir hava. Bütün nesneler onun hakimiyeti altında.

    Ocağa baktım. Suyun üzerinden buharlar yükselmeye başlamış. Tezgahın üzerinde duran su bardağını aldım. Tencerenin içine daldırdım. Bardaktaki ılık suyu pencere koluna döktüm. O esnada arkadaşım içeri girdi. Yapacağın bir yemek birader, onu da hala yapamadın. Şimdiye kadar iki defa yapmıştım, diyerek pis pis sırıttı. Dilini gördüm. İki sivri uç. Cevabımı beklemeden, elimdeki boş su bardağını kapıp, çeşmeye yöneldi. Suyu doldururken, bardağın kendisine ait olduğunu ve bir daha ona dokunmamamı söyledi. Sonra da ayaklarını sürüyerek uzaklaştı. Yalnız kalır kalmaz pencere koluna atıldım. Bu sefer elimin tamamı yapıştı. Öylece kaldım. Kolu çevirdim. Açıldı. Böcek, sol tarafımda avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Bir yandan da ayaklarıyla kendini savurup, doğrulmanın peşindeydi. Yapışmış elim yüzünden böceğe ulaşmam imkansızdı. Sol kolumun ulaşamadığı bir yerdeydi böcek. Ne yapıp edip, sağ elimi pencere kolundan kurtarmalıydım. Böcek sesini iyice yükseltti. Hadi diyordu. Ne beceriksiz adamsın böyle. Diğer arkadaşın olsa şimdiye kadar kırk defa kurtarmıştı beni. Pis pis sırıttığını gördüm. Kes sesini. Uğraşıyorum işte. Görmüyor musun, dedim. Daha fazla çaba göster o zaman, beceriksiz, dedi. Bunu duyar duymaz elimi son kuvvetimle pencere kolundan çektim. Hayatımda hiç bu kadar derin acı hissetmemiştim. Böcek söylenmeye devam ediyordu. Sol elimi uzatıp, böceği düzelttim. O esnada sağ elimdeki acıya eş bir sızıyı sol elimde hissettim. Böcek, kahkahalarını karanlığa savurarak uçup gitti. Giderken de iğnesini yalıyordu. İki sivri uçlu diliyle. Hissettiğim acının esrikliği ile yere yığıldım. İki elimi birden sallamaya başladım. Bir yandan da bağırıyorum. Yılanlar! Arkadaşım, sürünerek girdi mutfağa. Ne oldu be adam. Delirdin mi? Nedir bu ses dedi. S’ler iyice uzamış. Ssssssessss. Suratında yine o pis sırıtış vardı. Acıyı unutup yumruklarımı sıktım. Son gücümle suratının ortasına patlattım. Şimdi başı da yerdeydi. Tıslayarak kıvranmaya başladı. Yüzünden akan kana, elimdeki kan karışıyordu. Korktum. Ne yapacağımı bilemedim. Ayağa kalktım. Lojman kapısını açıp, hızla koşmaya başladım.

    Nereye koştuğumu göremiyordum. Sadece bir metre ilerisi… Bir yandan da havanın keskin soğukluğuna direniyordum. Panikle üzerime hiçbir şey almamıştım. Ayakkabı bile. Çoraplar ıslandıkça, içim zangırdıyordu. Çamura bata çıka ilerledim. Yokuş bir yoldaydım. Anladım. Durmadan koşuyordum. Yokuşu atlatınca ay ışığını gördüm. Durdum. Gördüğüm görüntü karşısında dumur olmuştum. Bir esrar içime oturup, bütün benliğimi esiri etti. Yolun aşağısında giderek büyüyen gölgeleri fark ettim. Büyüyen kolları ve dişleriyle üzerime doğru geliyorlardı. Ne yapacağımı bilemez, öylece kaldım. Köpek sesine benzer sesler çıkarıyorlardı. Arada uluma sesi de… Geri dönmek istedim. Yerde kanlar içinde yatan yılan… Hareket edemedim. Etrafım derin bir yok oluşun hakimiyetine girdi. Ağzımdan çıkan buharlar gökyüzünde uzunca süre duruyor, bir kısmı yoğunlaşarak tekrar toprağa düşüyordu. Sağımdaki boşluktan yaprak hışırtıları yükseldi. Sıçradım. Tekrardan koşmaya başladım. Binbir kollu devlere doğru koşuyordum. Küçük korkum beni büyük korkuma itmişti. Delirdim mi acaba diye düşündüm. Geçen her saniye devlerin boyu uzuyor ve korkunç dişleriyle üzerime doğru geliyorlardı. Bedenim yanmaya başladı. Bu havada sahip olduğum sıcaklığa şaşırdım. Artık buhar sadece ağzımdan değil, vücudumun her yerinden yükseliyordu. Elimde uzun bir mızrak vardı ve ben üzerime gelen devlere savaş açmıştım. Yokuş aşağı, etrafıma buharlar saçarak ve bağırarak koşuyordum. Çatışmaya çok az kalmıştı. Fakat bir anda devler yok oldu ve gözümü kör eden sarı ışıkla karşılaştım. Sarı ışık eşliğinde gökyüzünü saran mekanik ses… Savunmasız bir şekilde elimdeki mızrağı attım. Artık her şeyin sonuna geldiğimi düşündüm. Devleri bile kaçıran bu ışık sonum olacaktı. Yıllardır verdiğim emekler sonucunda atandığım köyde, daha ilk geceden ölüp gidecektim. Keşke böceği görmezden gelseydim. Keşke arkadaşımın yemeğini yapıp, bulaşıklarını yıkasaydım. Hiçbir şeye karışmayıp, denileni yapsaydım şimdi bu durumda olmayacaktım. Akılsızlık ettim. Hak ettim. İndir kılıcını kafamın üzerine ve ikiye ayır bedenimi ey güçlü ışık. Bu akılsız, yaşamayı hak etmiyor. Göster bana günümü. Diz çöküyorum. Seninim artık. Çamura bulanmış bu bacaklar, kanı çekilmiş dudaklar senin. Yaşamasını, itaat etmesini becerememiş bu varlık, yok olmalı. Yalvarırım yap şunu. Hadi, durma! Ağlamaya başladım. Sonra insan sesine benzer bir ses duydum. Gerisini hatırlamıyorum.

    Hoca sen ne yaptın allasen? Daha ilk geceden adama bu kadar yüklenilir mi? Muhtar valla şaka yapayım dedim. Nereden düşündüm bilmem ki… Bak gözümün morarmasıyla kaldım. Dişlerimden ikisi de düştü. Yıllardan beri kimse gelmez bu okula. Tek başıma, lojmanda çürütürüm zihnimi. Onu ilk gördüğümde o kadar sevindim ki… Koşup üstüne atlamak istedim. Sonra içimden bir ses, şuna bir şaka yap Alaaddin dedi. Demez olaydı. İsmimi bile söylemedim. Sert gözüktüm. Bu işler böyle koçum havası vereyim dedim. Mutfağa götürdüm. Yemek yap bakalım dedim. Adam fıttırdı. Bağırmaya başladı. Yılanlar diyordu. Yılan mı gördü murfakta acaba? Bu mevsimde yılan mı olur muhtar. Hepsi kış uykusunda. Üzerime saldırdı birden. Sonra da koşarak gitti. Dursun abi nerede buldu dedin öğretmeni? Kavaklığın aşağısında, yokuşun başında, yere çömelmiş, dua ederken bulmuş. Bir de ağlıyormuş. Traktörle, kasabadan geliyormuş. Bir yandan da türkü çığırıyormuş. Yolun ortasında, hareketsiz, toparlak bir şey görünce korkmuş. Yanına gidene kadar kornaya asılmış. Herhangi bir hareket olmayınca da ölü zannetmiş. Ellam tilki ya da porsuk ölüsüdür diye düşünmüş.Yanına gittiğinde fark etmiş insan olduğunu. Daha önce hiç görmediği, yalın ayak, çıplak göt bir adam görünce peygamber sanmış önce. Tövbe de Dursun, son peygamber geldi ya, duymadın mı diye düşünüp, adamın yanına koşmuş. Sayıklar haldeymiş adam. Ses etmiş duymamış. Zararsız olduğunu anlayınca, yüklenmiş, atmış traktöre. Eve götürmüş. Evin kapısına varınca karısına ses etmiş. Tezeği bolla hanım, adam öldü ölecek. Kadın kocasının kucağındaki şeyi ve ne dediğini anlamasa da, ertesi günü cumadır, abdest alacak zaar diyerek sobaya tezeği basmış. Adamı görünce de, çığlığı basıp, diğer odaya kaçmış. Sabaha kadar tek başına beklemiş öğretmenin başında Dursun. Hala da uyuyor içeride. Sen bir git yanına. Ses et. Aklı başında mı kontrol et bakalım. Koskoca adamın düştüğü duruma bak hele. Vallahi çok üzüldüm. Tövbe estağfurullah. Hadi ben kıraathaneye gidiyorum. Dün gece öğretmenin bulunduğu tepenin ardında kangallar üç tane kurdu boğazlamışlar. Onları gömeceğiz.
  • Burada öncelikle Sn. İbrahim Yusuf Pala’ya yapmış olduğu jestinden dolayı teşekkür etmek isterim. Kitabı bana ulaştığında elimde olanları bitirmeden okumaya başlamak istemedim. Hoş tasarım ve renk uyumlu kapağı olan bu güzel eseri bitirmem yaklaşık üç günümü aldı. Daha hızlı bitirebilir miydim?! Evet, bitirebilirdim ama ilgilenmem gereken bir işim ve ailem olduğunu da unutmamak gerekir. :)

    Biraz önce de bahsettiğim gibi, kitabı üç günde okudum. Kitap, yazarımız Sn. Pala’nın hikâyesini anlatış tarzı ve konunun içeriği açısından bana yeraltı edebiyatına daha uygun olduğu hissiyatını verdi. Her ne kadar karışık bir giriş yapsa da, olayların akışı ve özellikle de sonuna yaklaşınca ters köşe yapması oldukça başarılıydı.

    Konu içerisinde olan karakterler, onların birbirleri ile olan ilişkileri, gidişata yön vermeleri ve bu süreçte de kimin iyi, kimin kötü, kimin hayali, kimin gerçek olduğunu tamamen biz okurlara bıraktığını gözlemledim diyebilirim. Psikiyatrik bir seans ile başlayan hikâyemiz, beklenmedik şeylere davet çıkarırcasına ikili üçlü ilişkiler ile sizi alıp götürüyor. Sonuna yakın, “hadi canım sende!” diyebileceğinizi hissediyorum.

    Güzel bir kurgusu ve anlatım türü olan hikâyenin ana karakterlerinin olay akışı çok farklı bir şekilde gelişiyor. Evet, başında da belirttiğim üzere, kitap +18 içerikli ve açıkçası ebeveynler tarafından küçük çocuklar ve ergenler için uygun görülmeyebilir.

    Kitapta Bay Şair’e yakışacak bir hayat tarzını okuyor ve şahit oluyoruz. Kendisinden de daha ne beklenebilirdi ki?! Görünen köy kılavuz istemez misali. :) Ara hikâyeler, anılar, düşünceler ve zihnin derinliklerinden gelen sesler. Evet, ara ara kendimi bir psikiyatri kliniğinde gibi hissetmedim değil yani. Kitabı okurken karakterleri yoklayan seslerin, konuşmaların sizi o yönde bir hissiyata itmesi de çok doğal.

    Burada, bu eser ile ilgili verilmiş göz ardı edilemez bir emek var ve felsefi, psikolojik bir kitap bağlamında ele alınabilecek türde bir konuya şahit oluyoruz. Bugün etrafınıza dönün bir bakın ve bana ne gördüğünüzü söyleyin?! Ben her gün evden işe geçerken, gün içinde araç ile ya da yaya giderken ve yine akşam evime dönerken insanları inceliyorum. Kendimce gözlem yapıyorum ve bu gözlemimde de mutluluk, mutsuzluk, kendi kendine konuşan, garip hareketler sergileyen birçok kişi görüyorum. Belki buna bende dahilim!!! Demem o ki, bu kitapta bahse konu şeyler hangimizin etrafında olmuyor ki? Hangimizin hayatı mükemmel ve dört dörtlük? Hadi ama!!! Hepimizin içinde bize seslenen bir hayali karakter yok mu? Adını koymasak bile o her gün bizi alttan alttan dürtüyor… :)

    Evet, kitabı beş ile puanlandırmış olsam bile, felsefe ve psikoloji anlamında ele alınması gereken bir kitap diyebilirim. Okuyan herkesin en azından bir kere olsun bazı şeyler hakkında kafa yoracağına ve düşüneceğine eminim. Buradan Sn. Pala’ya tekrar teşekkür eder, başarılarının devamını dilerim.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • Okutup okutup sonunda okura ulti atarak adeta onu öldüren, bütün güzel hayallerini gömçüren kötü sonlu ama etkileyici kitaplarda bugün...

    Gerçi gidişattan belliydi sona doğru pek umut vadetmiyordu ama yine de insan güzel şeyler beklemiyor değil.
    Neyse biz konuya gelelim:

    *Anna Karenina, isim olarak da anlaşılabileceği üzere bizim başkahramanımız. Kendisi kitabın başlarında bize oldukça imrenilir bir görüntü çiziyor. Rusya'da o yıllarda bir kadın için gayet şanslı sayılabilecek bir hayata sahip. Mutlu denebilecek bir evliliği, sevdiği bir eşi (Aleksey Alexandroviç), bir de çocuğu(Seryoja) var ve kendisi çok güzel, cana yakın, alımlı bir kadın. Karşımıza ilk olarak abisi Stepan Arkadyiç ve abisinin eşi Dolli'nin arasındaki bir tartışmayı çözüme kavuşturmak için onların evine geldiğinde çıkıyor. Buraya kadar şanslı gelen Anna'mız, bütün hayat hikayesinin bir anda değişmesine sebep olan Vronskiy ile tam olarak bu ziyaretinde bulunduğu bir baloda karşılaşıyor.

    *Katerina Alexandrovna, namıdiğer Kiti ise başta Vronskiy'in aşkıyla yanıp tutuşan, Vronskiy ve Anna tanışmadan hemen önce kendisine yapılan kurları birer evlilik teklifi habercisi olarak gören ve bu uğurda kendisini çok seven Levin'i reddeden, Vronskiy ve Anna'nın aşkından sonra da hastalanan ve ölümden dönen masum ve ne yapacağını bilemeyen genç, güzel bir kadın. Hatalar yapmış olabilir ama ben asla kötü niyetli biri olduğuna inanmadım. Her şeye rağmen sabrını ve aşkını koruyabilen, oldukça samimi ve destekçi duruşunu bozmayan ve bütün bu olaylar gerçekleştikten sonra bile Levin'le kurmuş olduğu bağa zarar vermek istemeyen, utanç duygusu belirgin biriydi. "Reddetmemiş miydi, ne bağı?" diyor olabilirsiniz bu noktada ancak ikinci bir şans daima varmış. Ben de hiç beklemezdim ama olanlar bize bunun doğruluğunu kanıtlıyor. Fazla detaya girmeden diğerlerine bakalım.

    *Levin, Levin, Levin. Kitap boyunca yaptığı çoğu şeyi takdir ettiğim, köy yaşamı süren, kendi halinde kocaman bir iç dünyaya sahip, aşkına sadık, emeğe önem veren ve bir "bey" iken bile işçisiyle beraber toprak süren koca yürekli adam. Ara sıra iniş çıkışları, çok sinirlenip bazı şeyleri büyüttüğü olsa da yaptığı her hatayı, üzdüğü herkesi düşünüp pişman olduğunu ve hiçbirini isteyerek yapmadığını da unutmamak gerek. Ayrıca felsefi kişiliği ve yaşadığı her şeyi yeniden yeniden sorgulaması da öne çıkan bir özellik. Sonunda bize inancıyla ilgili küçük bir sürpriz bile yapıyor. Gerçi bu "Sevgi Neredeyse Tanrı Oradadır" kitabından sonra Tolstoy'dan gayet beklediğim bir hareketti Levin adına. Tamam ağzımızdan bir şeyler kaçırmadan diğer karakterlere göz atalım.

    *Vronskiy'e geldi sıra... Açıkçası benim güvenmekte zorlandığım ve Anna'ya duygusal açıdan çok zarar verebileceğini önceden tahmin ettiğim, kendisinden korktuğum bir karakterdi. İsteyerek veya istemeyerek birçok hata yaptı. Anna ile birbirlerini çok seviyorlar, ancak içinde bulundukları buhran ve duygusal dalgalanmalar yüzünden bir türlü kendilerine gelemiyorlar, bu yüzden de sürekli kavga ediyorlardı. Sabretmenin zor olduğu bir zamana denk gelmeseydi güzel şeyler olacağından emindim. Yine de suçlayamıyorum tabii ki, Anna'ya değer verdiğini net bir şekilde görebiliyoruz ve Vronskiy pişman hissedebiliyordu. Farkındalığı ve çaresizliği hatalarını çok daha affedilebilir kılıyordu.

    *Aleksey Alexandroviç konusunda söylenebilecek çok şey var. Anna'nın kocası olarak karşımıza çıkan Alexandroviç şaşırtıcı derece merhametli, affedici, sevgi dolu ve sabırlı bir adam. Düzenli ve mesafeli bir yapısı olduğunu söylemekte de fayda var. Herhalde başka biri olsaydı girdiği aşağılık kompleksi yüzünden herkese kan kustururdu ama onda hiç böyle bir şey göremiyoruz. Tam aksine girdiği sakin ve bağışlayıcı tavır, onu bazen sinir bozucu bir duruma bile düşürebiliyordu. Kendini bu kadar ezdirmesi ve çok sessiz duruşu beni çok üzdü. İhanetin en büyüğüne uğramışken bile muhafaza ettiği soğukkanlılık ve yardıma muhtaç olan kişi ne kadar onu kırmış olursa olsun bunu umursamadan diğer her şeye kör bir şekilde ona yardıma koşuşu ise üzerinde durulası bir detaydı.



    Çok fazla insan ismi okumanıza rağmen hepsini tanımak zorunda değilsiniz; sonunda üzülebileceğiniz şeylerle karşılaşsanız da, konuları evlilik, yasak aşk, aile yaşamı ve hiyerarşi gibi çok tanıdık konular olsa da sürükleyecek ögeler çok fazla ve akıcılık iyi. Sayfa sayısı lütfen sizi korkutmasın, okumak uzun sürer belki ama kesinlikle pişman olacağınızı veya yarıda bırakmak isteyeceğinizi zannetmiyorum.

    Tam filmi ve dizisi yapılacak kitap diye düşünüyordum ki belki vardır diye bakınırken bunları buldum:

    Bu dizisinin birinci bölümüymüş ama biraz eski bir dizi sanırım 1977 falan diyor: https://www.youtube.com/watch?v=mIbyeLiwRw0

    Bu da filmiymiş:http://www.altyazilifilmizle.org/anna-karenina-izle.html

    Biliyorum medya çoğu kitabı bozarak anlatıyor ama meraklısı için izlemeye değer diye düşündüm. İzlerseniz şimdiden hayal kırıklığına uğramamanız dileğiyle...

    Bu şarkı da Anna için olsun:
    https://www.youtube.com/watch?v=_-1PgwI1oWo

    İyi okumalar 1K...
  • Zodyak Kuşağını eskiden beri tanıyanlar ve gökyüzünün büyülü bilgeliğini yetkin bir şekilde kullananların başında Kızılderililer gelir. Kızılderililer, Zodyak Kuşağını bir Şifa Çemberi olarak tanımlarlar ve insan özgü her türlü problemin bu çember sayesinde çözülebileceğine inanırlardı.Bu Büyülü Çemberin rehberliğinden faydalanarak, yaşamlarına yön verirler, önemli tarihlerini belirlerlerdi. Değişik yaşlarda, değişen enerjilerinin akışını sağlamak ve kendilerini farklı şartlara adapte edebilmek için kendi yaşamlarının doğum-ölüm-yeniden doğum çemberini tanımayı isterlerdi. Onlara göre, her insanın doğduğu tarih Şifa Çemberine giriş noktasını ve madenler-bitkiler-hayvanlar alemine, yani kısacası dünyadaki yaşama katılımını belirlerdi. Siz de kendi doğum tarihinize göre, kadim Kızılderili bilgeliğinden yararlanabilir, yaşamınıza rehberlik sağlayabilirsiniz. Kızılderili Mitolojisi
    Gökteki Yıldızlar: Ayının Peşinde!
    Avcı, balıkçı, çiftçi gibi, geçimlerinin topraktan ya da denizden sağlayan bütün insanlar, hava, yıldızlar ve mevsimlere ilişkin bir şeyler bilmek zorundadır. Her çeşit üretim çabası, doğrudan doğruya doğa tarafından yürütülür ve bunlarla uğraşan insanlar, bu gerçekleri bilir. Kuzey Amerika Kızılderilileri'nin büyük törenleri, mevsimden mevsime yapılır. Bazı törenler, mevsim dönenceleri ve gece-gündüz eşitliği temeline dayanır. Diğerleri de gökyüzündeki bazı yıldızlar ya da yıldız kümelerine ilişkindir. Bazı nedenlerden dolayı, Kuzey Amerika Kızılderilileri'nin yıldız bilimleri kaybolmuştur. İlk neden, törenler için karar verme yetkisinin yalnızca rahiplerin açıklayabildiği gizli sırlara bağlı kalması ve rahiplerin de bu sırları,yalnızca kendilerinden sonra rahip olmak üzere yetiştirdikleri kimselere söylemesidir. İkinci neden, Kızılderilililer'in bildiği bir çok burç ve takım yıldızının Avrupa bilgilerinde karşılığının bulunmamasıdır. Üçüncü neden de, Kızılderilileri inceleyip bilgi derleyen kimselerden birçoğunun, kendi kültürlerinin astronomisine ilişkin hiçbir şey bilmeyen, şehirli sade vatandaş olmalarıdır.

    Muskuakiler (Sarı toprak insanları), ya da Tilkiler, kendileriyle birlikte olan Saukalarla (Kızıl toprak insanları) birlikte Avrupalılar'ın akınları ve Irokian saldırıları sonucunda daha batıya doğru sürülen ve Algonkian dilini konuşan Kızılderili toplulukları arasındaydılar. Verimliliği ve nehirlere yakin olması nedeniyle seçtikleri asıl topraklarında Tilkiler, kemerli, hasır kaplı çadırlardan ve yazları kullanmak üzere, etrafı mısır tarlalarıyla çevrili, ağaç kabuklarından yapılmış evlerinden oluşan bir köy kurdular. Mısır ektikleri tepelerin arasına fasulye ve kabak ektiler ve hasat ettikleri ürünleri kurutup kışın kullanmak üzere depoladılar. Başka kabilelerde, özellikle Algoniakan Dili'ni konuşan diğer gruplarda da bu ayıya ve onu avlamaya çalışan avcılara ilişkin, benzer öyküler bulunmaktadır. Bu öykü, "Derler ki, bir zamanlar…" gibi başlayan kalıplaşmış öykü açılışlarının güzel bir örneğidir. Böyle bir başlangıç, anlatılacak olan öykünün içinde, öyküyü anlatan kimsenin kişisel gözlem ve deneyimlerinin bulunmadığı, belirtilmektedir. Bu öyküde, küçük öykülerden daha çok, büyük destanlarda daha sık kullanan kalıplaşmış öykü kapanışlarının da iyi bir örneği bulunmaktadır. Aşağıda sizlere sunacağım öykü,daha uzun ve büyük bir gerçek oluşum öyküsünün,belki de yalnızca bir parçasıdır ve asil uzun öykünün diğer parçaları kaybolmuş olabilir.

    Derler ki, bir zamanlar, çok eskiden, kışın ilk aylarıymış. Bir gece önce kar yağmış ve bu ilk kar, ertesi gün, yerde öylece taptaze duruyormuş. Günün ilk ışıklarıyla birlikte, sabahleyin erkenden üç delikanlı, avlanmaya çıkmışlar. Delikanlılardan biri, adı "Sıkı Tut" olan köpeğini yanına almış. Nehir boyunca dolaşıp küçük koruluklara girmişler ve sonra fundalık, çalılık ve ağaçların daha bodur; ama kalın olduğu bir tepenin yamacına gelmişler. Burada çalılıkların arasında dolaşırken genç avcılar, bir iz bulmuşlar ve bu izi takip etmeye başlamışlar. İzler, onları tepenin yamacındaki bir mağaraya götürmüş. Böylece bir ayı ini bulmuşlar.

    "Hangimiz içeri girsin de ayıyı sürüp dışarı çıkarsın?" diye birbirlerine sormuşlar genç avcılar. Sonunda en büyükleri, "Ben girerim" demiş, dizlerinin üzerinde emekleyerek ayinin inine girmiş ve ayıyı sürüp dışarı çıkarmak için yayıyla onu dürtmeye başlamış. Bir süre sonra mağaradaki genç, arkadaşlarına "Geliyor! Geliyor!" diye seslenmiş. Ayı, kendisini zorlayan avcıdan kurtulmuş ve kendisini mağaranın dışına atmış. Avcılar da onun peşinden gitmişler. "Bakın!" diye bağırmış en gençleri. "Bakın, ne kadar da hızlı gidiyor. Kuzeye doğru, soğukların geldiği yerlere gidiyor." Genç avcı, ayıyı çevirip diğerlerine doğru sürmek için hayvanin peşimden koşup uzaklaşmış. Ortanca avcı, "Dikkat!" diye bağırmış. "İste geliyor! Doğuya, öğle zamanının geldiği yere doğru gidiyor. Koşun kardeşler. Gittiği yer işte orası."

    O ve küçük köpeği de, ayıyı geri çevirmek için olanca hızlarıyla batıya doğru koşmuşlar. Genç avcılar ayıyı kovalarken en büyükleri, eğilip söyle bir bakınmış. "Oooo!" diye haykırmış. "Altımızda Yeryüzü Büyükannemiz var. Bu ayı, bizi gökyüzüne doğru götürüyor. Haydi kardeşler, çok geç olmadan geri dönelim."

    Ama artık çok geç olmuş. Gökyüzü ayısı, onları çok, çok yükseklere götürmüş. Sonunda avcılar, ayıyı yakalayıp öldürmüşler. Akçaağaç ve somak dallarını üst üste yığmış ve bu dal yığınının üstünde de ayıyı parçalara ayırmışlar. Akçaaagaç ve somakan sonbaharda kan kırmızısına dönüşmesi iste bu nedenledir. Daha sonra avcılar ayağa kalkıp hep birlikte ayinin başını doğu yönüne atmışlar.

    Simdi, kışın, sabahleyin erkenden, tanyeri ağarmadan az önce ufkun hemen altından ayı başını andıran bir takımyıldızı kümesi belirir. Daha sonra da avcılar, ayının omurga ve belkemiğini uzaklara, kuzey yönüne atmışlar. Kış ortasında, gece yarısı eğer kuzey yönüne bakarsanız, orada yıldızlarla şekillenmiş olarak ayının omurga ve belkemiğini görürsünüz. Yılın herhangi bir zamanında gökyüzüne bakacak olursanız, kare seklini oluşturan dört parlak yıldız ve onların arkasında da üç büyük parlak yıldız ve bir de küçük donuk bir yıldız görürsünüz. Dört yıldızdan oluşan kare, ayı, bunların peşindeki üç yıldız, o üç delikanlı ve belli belirsiz görebildiğiniz o küçük yıldız da "Sıkı Tut" adındaki o küçük köpektir. Bu sekiz yıldız, gökyüzü boyunca bütün sene birlikte dolaşır durur ve öbür yıldızların yaptığı gibi asla dinlenmeye çekilmezler. avcılar, ayıyı yakalayıncaya kadar, kendileri ve küçük köpek, asla durup dinlenmezler. Öykü de burada biter...
  • İlgili şarkılar.
    https://youtu.be/9R6SnoWJpSU
    https://youtu.be/GOeehmTj5pQ
    ------------------------------------------------
    İnsan kaç defa sevebilir? Birini severken bu sorunun cevabı bir gibi geliyor.Çünkü başka ihtimalleri düşünmüyoruz. En azından ben düşünmemiştim. Hala düşünmekte zorlanıyorum. Küçükken annem bana mendilden oyuncak yapardı. Katlar düğümler en sonunda kolları ve bacakları olan bir canlıya dönüşürdü. Ben onu hep kurbağa olarak düşünmüşümdür. Köy yerinde bundan daha lüks bir oyuncak düşünemiyordum. Çok severdim kurbağamı. Omzumda gezdirirdim. İleriki zamanlarda bir günlüğüne misafir olarak gittiğim ana okulunda gördüğüm oyuncaklar beni hayrete düşürmüştü. Artık gözüm kurbağamı görmüyordu. Okuldan çaldığım bir oyuncaktaydı artık gönlüm. Evet, insan yeniden sevebilirdi. Eskisini ise aklına dahi getirmeyecek kadar hem de. Sevgisi için pek çok şeyi de göze alabilirdi. Hayat ne kadar kötü değil mi? Kendinle çelişmenin ötesinde yanılgına yenik düşmek; insanın başına gelebilecek kötü şeylerden birisi sanırım.

    Okula yakın bir kafeteryada oturuyorlardı, önündeki çayla oyalanıyordu adam. Karşısında sevdiği kadın oturmakta. Ama artık sevgisi gardını indirmiş, mağlup olmuştu. Sadece adamın bundan haberi yoktu. Öğrenciler ders notlarını paylaşıyor sınav mukayesesi yapıyor olanca gürültüyle ortalığı birbirine katıyordu. Onca sesin arasından sevgilisinin sesini zor duyuyordu. Dudaklarını izliyor, acaba diyordu, deneyemez miyiz yeniden? Bu defa bana inansa, hayatımı değiştirip düzene sokacağıma inansa? Boğuk seslerin arasından kadının sesini işitti.

    -Sensiz de mutlu olabiliyorum, bunu fark ettim.

    İnsan neden sever? Sever mi yoksa maruz mu kalır? Nedir bizi sevmeye sürükleyen şey? Bilerek ve isteyerek sevebilir mi bir insan bir insanı? Mutlu olmak için mi sever? Eğer öyle ise, mutsuz olunca sevmez değil mi? Ya da umudunu yitirince. Evet umut. Sevgiden daha üstün bir duygu sanırım. Bence Mine’nin sevgisi değil biten, bana karşı umudu. Benden umudunu kestiği ve değişebileceğime olan inancı söndüğü için benden vazgeçti. Peki ben bu kadar cesur olabilir miydim? Açıkçası bilmiyorum. Bana göre sevgi ve mutluluk bağımsız olmalı. Neden seviyorsun sorusuna gelecek herhangi bir cevap, o sevgi kavramını menfaate çevirir. Menfaat kelimesi oldum olası ürkütücü gelmiştir bana. Neden mutlu olmak için birisini seveyim ki? Bu haksızlık olmaz mı? O kişi mutlu olsa dahi onu kullanmak değil midir bu? Bir insan mutsuzken de sevebilir mi? Benim cevabım evet olacaktır. Umut varsa sevgi de vardı benim için.

    Kendi iç dünyasından çıkıp gelmiş yeniden sandalyeye oturmuştu. Karşısında cevap bekleyen gözlere verecek bir cevabı yoktu. Artık ne dese havada süzülen bir yaprak gibi ağır ağır yere düşecekti. Sözlerin bir anlamı yok artık. Kadın ağlıyordu. Onun da bir anlamı yok. Çayı karıştırıyor şeker kullanmamasına karşı olan şekeri çaya boca ediyor ve oynuyordu. Sanki başka bir zaman dilimindeydi. Farklı dili konuşan farklı insanlardı artık. Onun için sokaktaki herhangi biri bile Mine’den daha tanıdıktı. Kalplerinin ritmleri bozulmuş, sazları artık bozuk çalar olmuştu.

    -”Başka bir isteğiniz var mı ?” diye gelen garson ikisine de baktı ve başka bir şey demeden uzaklaştı. Adamın içinden bir şeyler kopuyor, akıyor gidiyordu. Artık söyleyecek sözleri kalmamıştı. Masadan kalktılar, hesabı ödeyip çıkış kapısına yöneldiler.Çıkışta duraksadılar. Kadın sola doğru yöneldi, otobüs durağına, adam da o yöne gider oldu çok sürmeden durdu. Olduğu yerde etrafına bakındı. Ne yapacağını bilmez halde geri döndü. Onun yolu artık orası değildi.
  • “Ankara’da Almanya İmparatoru’nun Anadolu hastalıklarını incelemek üzere gönderdiği bir tıp heyetinin bazı büyük rütbeli üyeleriyle görüştüm ... Anlamışlar ki, Anadolu Türkleri’nin karınları kurtlarla yüklü ve kanları bu kurtların salgıladığı parazitlerle dolu bulunuyor. Cinsi yakın bir yok olma ile tehdit eden bu halin sebebi nedir bilir misin? Beslenme eksikliği. Her ne kadar garip görünse de Anadolu Türkleri henüz ekmek yapımından bile habersizdirler. Yedikleri mayasız bir yufkadır ki, ne olduğunu yiyenlerin midesine bir sormalı! ... İstisnasız nakil vasıtaları olan kağnı hiç şüphe yok ki taş devri keşiflerinden ve âletlerindendir. Kağnı bir araba değil, fakat hayvana yapışıp ... onun kanını ve canını emen bir canavardır! ... Evlerine gelince, onlar da öyle: Duvarlar yontulmamış alelâde taşların, çalı çırpının, leylek yuvasında olduğu gibi gelişigüzel dizilmesinden hasıl olmuştur. Anadolu külliyen temizlikten mahrumdur. Sakallı Celâl’in dediği gibi, en nefis icatları olan yoğurt bile pislik mahsûlünden başka birşey değildir. ...Anadolu hemen baştan başa frengilidir. Anadoluluların güzelliği de bozulmuştur. Bir köy, bir kasaba veya bir şehrin kalabalığına bakılsa, topluca o kadar topal ve topalların o kadar muhtelif çeşidi görülür ki insan kendini eşyanın şeklini bozan dışbükey bir camla etrafa bakıyorum sanır”

    Ahmet Haşim
    Celal Şengör
    Sayfa 10 - Ka Kitap