Bulutsuz bir yaz gecesiydi. Şehir ışıklarından mahrum kalan köyümde yıldızlar daha net bir şekilde seçiliyordu. Kendime birini seçebiliyordum bu yıldızlardan ve o en parlak olanı olurdu içlerinden. Köy pencerelerini bilenler bilir oldukça geniş olur duvarların kalınlığından dolayı. İşte pencere kenarına oturup kitap okumak gün içerisindeki köy işlerinin ardından yapılacak en güzel aktivitelerden biri olurdu. Yaşım 16 veyahut 17 idi. Bir elimde meal vardı bir elimde tefsir. Bir ordan okurdum bir ordan. Neden derdim sürekli neden böyle. Hikmet arama peşindeydim, hakikati ıskalamamak içindi tüm çabam. Bilmem kaç bin yıllık insanlık tarihinin tüm coğrafyalarına nüfuz edebilecek o hakikatin peşindeydim ben. Bulunduğum coğrafyanın bir getirisi olaraktan hakikatin yükü omuzlarımdaydı. Kendimi emaneti sırtlarken bulmuştum. Bunu ben seçmedim. Bana bir nimet olarak verildi. Yazarın hoş bir vecizesiyle "Yaşamı seçmedik, maruz kaldık. Şaşkınız" dediği türden. Yükü sırtlamak elimde olmayan bir şeydi ama onu bırakmak elimdeydi. Sonuçlarına katlanacak kadar cesur muydum bilmiyordum. Bana nimet olarak verilen yükün hamalı değil hamili olmak istiyordum. Onu bir hamal gibi değil bir hamil (bebeğini 9 ay taşıyan anneye hamile dememiz bundan) gibi taşımak istiyordum. Sırtımda değil kucağımda taşımak istiyordum. Gerçekten kucaklamak istiyordum onu yük olarak görmek istemiyordum.
Okuyordum bu yüzden. Napacağımı bilmiyordum başka çaresi var mı kestiremiyordum. Aklıma gelen sorular beynimin en ince kıvrımlarına kadar rahatsızlık yaratıyordu. Hangi yükü taşıyacağım benim elimde olmadığı gibi hangi devirde yaşadığım da benim elimde değildi. Bazı kelimelere sahiptim bazı düşüncelere. Dilim modern ve postmodern çağın zihnini yansıttığı için düşüncelerimi de esir almıştı bu bataklık. Hanif olmak