• HZ. MUSA VE HZ. HIZIR KISSASI

    Hz. Musa (as) ve genç yardımcısının “iki denizin birleştiği yere” yaptıkları yolculuk.

    "Hani Musa genç yardımcısına demişti: İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar gideceğim ya da uzun zamanlar geçireceğim." (Kehf, 18/60)

    Balık, buluşma yerinin tam olarak belirlenmesinde bir işaret olmuştur.

    "Böylece ikisi, iki (deniz)in birleştiği yere ulaşınca balıklarını unutuverdiler; (balık) denizde bir akıntıya doğru (veya bir menfez bulup) kendi yolunu tuttu. (Varmaları gereken yere gelip) Geçtiklerinde (Musa) genç-yardımcısına dedi ki: 'Yemeğimizi getir bize, andolsun, bu yaptığımız-yolculuktan gerçekten yorulduk.' (Genç-yardımcısı) Dedi ki: 'Gördün mü, kayaya sığındığımızda, ben balığı unuttum. Onu hatırlamamı şeytandan başkası bana unutturmadı; o da şaşılacak tarzda denizde kendi yolunu tuttu.' (Musa) Dedi ki: 'Bizim de aradığımız buydu.' Böylelikle ikisi izleri üzerinde geriye doğru gittiler." (Kehf, 18/61-64)

    Ayetlerden Hz. Musa (as) ve genç yardımcısının yanlarında yemek üzere bir balık getirdikleri anlaşılmaktadır. Ancak henüz yeme vakitleri gelmeden evvel, Allah bu balığı ikisine birden unutturmuş, balık da onların unuttukları bu anda akıntıya doğru gidip, yanlarından uzaklaşmıştır.

    Ancak bu unutmanın pek çok hikmetleri vardır. Allah bir hayır ve hikmet üzerine ikisine birden yiyeceklerini unutturmuştur. Hz. Musa (as)'ın iki denizin birleştiği yere gelmesinin nedeni, Kehf Suresi'nin devamında hakkında bilgiler verilen önemli ve kutlu bir şahısla görüşmektir. Kaderde belirlenmiş bu yere ulaşmak için Hz. Musa (as) ve genç yardımcısı uzun zaman geçirmişlerdir. Ancak bu buluşmanın tam yerine ulaşabilmek için daha fazla detaya ihtiyaçları vardır. Çünkü iki denizin birleştiği yer olarak ifade edilen mekan geniş bir alanı ifade etmektedir. Böyle geniş bir alanın hangi noktasında buluşacaklarını bilmeden, aradıkları kişiyi bulmaları çok zor olabilir.

    İşte bu aşamada balığın kaçışının bir hikmeti ortaya çıkmaktadır. Bu kaçış açık bir işarettir. Çünkü balık, aradığı (Hz. Hızır olduğu tahmin edilen) kutlu şahıs ile Hz. Musa'nın buluşacakları yerin detayının tespitinde bir görev üstlenmiştir. Musa Peygamber ve yardımcısının unutması sonucu balığın kaçtığı yer, onların buluşma noktasını belirlemektedir. Allah bu buluşmanın nokta tayinini, balığın kaçışını vesile kılarak gerçekleştirmektedir.

    Hz. Musa’nın üstün merhamet ve ilim sahibi Hz. Hızır ile buluşması

    "Derken, katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan kendisine bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kulu buldular." (Kehf, 18/65)

    Allah kullarına karşı sonsuz merhamet sahibidir, Rahman ve Rahim'dir. Hz. Musa (as)'ın buluşmak üzere yola çıktığı Hz. Hızır (as) ise Allah'ın kendisine rahmet verdiği bir kişidir. Yani Allah'ın Rahman ve Rahim sıfatı Hz. Hızır (as) üzerinde tecelli etmektedir. Allah, Hz. Hızır'a Kendi katından üstün bir ilim vermiş ve onu üstün bir kul kılmıştır.

    Hz. Musa tabi olmak için Hz. Hızır’dan izin istemiştir

    "Musa ona dedi ki: Doğru yol (rüşd) olarak sana öğretilenden bana öğretmen için sana tabi olabilir miyim?" (Kehf, 18/66)

    Ayetlerde geçen ifadelerden, Hz. Musa'nın buluşacağı bu kutlu kişi hakkında daha önceden vahiy ile detaylı bilgi aldığı anlaşılmaktadır. Söz konusu durumu ortaya koyan pek çok delil vardır. Örneğin Hz. Musa (as) buluşacağı yere, bulunduğu yere göre oldukça uzak olmasına rağmen gitmek için bir çaba sarf etmiştir. Çünkü orada buluşacağı kişinin kendisine çok fazla fayda vereceğine emindir. Bunun herhangi bir buluşma olmadığını, çok özel bir buluşma olduğunu bilmektedir. O nedenle her türlü zorluğu göze almakta, uzun bir yol katetmektedir.

    Ayrıca buluşur buluşmaz karşısındaki kişiyi hemen tanımış, onun üstün ahlakını ve ilmini fark etmiş ve kendisine tabi olmayı talep etmiştir. Bu da karşısındaki kişinin ilim öğretilen, kutlu bir kişi olduğunun kendisine önceden bildirmiş olabileceğini göstermektedir. (En doğrusunu Allah bilir.)

    Hz. Hızır’ın Hz. Musa’ya verdiği cevap

    "Dedi ki: Gerçekten sen, benimle birlikte olma sabrını göstermeye güç yetiremezsin. (Böyleyken) Özünü kavramaya kuşatıcı olamadığın şeye nasıl sabredebilirsin?" (Kehf, 18/67-68)

    Ayetlerde dikkat çekildiğine göre Hz. Hızır da Hz. Musa hakkında detaylı bilgiye sahiptir. Üstelik konuşmalarından Hz. Hızır'ın geleceğe dair bazı bilgilere de Allah'ın bildirmesiyle sahip olduğu anlaşılmaktadır.

    Hz. Hızır, Hz. Musa'nın talebini dinledikten sonra ona hemen kendisiyle birlikte olmaya sabır gösteremeyeceğini söylemiştir. Daha hiçbir olay olmadan, Hz. Musa'nın nasıl bir tavır göstereceğini bilmeden ve görmeden Hz. Hızır'ın böyle bir açıklamada bulunması çok dikkat çekicidir. Bunun nedeni ise Allah’ın dilemesiyle Hz. Hızır'ın geleceği bilmesidir. (En doğrusunu Allah bilir.)

    Hz. Musa inşallah diyerek söz vermiştir

    "(Musa:) 'İnşaallah, beni sabreden (biri olarak) bulacaksın. Hiçbir işte sana karşı gelmeyeceğim.' dedi." (Kehf, 18/69)

    Ayette görüldüğü üzere, Hz. Musa, Hz. Hızır'ın söylediği sözler karşısında hemen Müslümanca bir tavır göstermekte ve "İnşallah" -yani "eğer Allah dilerse"- diye cevap vermektedir. Bu kelime müminlerin Allah'a olan teslimiyetlerinin, kaderin her an işlediğini bildiklerinin, Allah dilemedikçe hiçbir şeye güç yetiremeyeceklerinin farkında olduklarının bir ifadesidir.

    Hz. Hızır Hz. Musa’dan açıklayıncaya kadar kendisine soru sormamasını istemiştir

    "Dedi ki: Eğer bana uyacak olursan, hiçbir şey hakkında bana soru sorma, ben sana öğütle-anlatıp söz edinceye kadar." (Kehf, 18/70)

    Hz. Musa ve Hz. Hızır kıssası ile peygambere ve elçilere uymanın önemine bir kez daha dikkat çekilmektedir. Bu tabiyet esnasında müminlerin titiz bir saygı göstermeye ehemmiyet vermeleri gerekmektedir.

    Eğer yapılan bir hareketin ya da söylenen bir sözün hikmetleri görülmüyorsa, o zaman Müslümana düşen şey; tabi olduğu elçinin veya mürşidin, hikmetlerini açıklamasını saygıyla beklemektir. Bu bakış açısına sahip bir Müslüman, yapılanın aslında son derece isabetli ve doğru olduğunu hemen fark edecek ve ilk baştaki tavrının hatalı olduğunu kolaylıkla anlayacaktır. Nitekim ayetlerde de tabi olunan kişinin gerekli gördüğü zaman yaptığı işlerin, aldığı kararların ve söylediği sözlerin hikmetini öğütle açıklayacağı bildirilmektedir. Örneğin Hz. Hızır Kehf Suresi'nin bu ayetinde "ben sana öğütle-anlatıp söz edinceye kadar" diyerek, Hz. Musa'ya karşılaştığı olayların hikmetini açıklayacağını hissettirmiştir.

    Hz. Hızır Bindikleri Gemiyi Delmiştir

    "Böylece ikisi yola koyuldu. Nitekim bir gemiye binince, o bunu (gemiyi) deliverdi. (Musa) Dedi ki: 'İçindekilerini batırmak için mi onu deldin? Andolsun, sen şaşırtıcı bir iş yaptın.'" (Kehf, 18/71)

    Kehf Suresi'nin bu ayetinden Hz. Musa'nın Hz. Hızır ile olan yolculuğu sırasında yanına genç arkadaşını almadığı anlaşılmaktadır. Bu seçimin pek çok hikmeti olabilir. Ancak bunlardan biri, ikili eğitimin önemine işaret etmesidir.

    Ayette bildirilen olay, Hz. Hızır'ın ilk karşılaştıklarında ona söylediği sabır gösteremeyeceği olaylardan birinin kaderinde gerçekleştiği andır. Hz. Hızır'a geleceğe dair verilen bilginin bir kısmı böylece gerçekleşmiştir.

    Hz. Musa Hz. Hızır’dan aldığı eğitimin devam etmesini talep etmiştir

    "Dedi ki: 'Gerçekten benimle birlikte olma sabrını göstermeye kesinlikle güç yetiremeyeceğini ben sana söylemedim mi?' (Musa:) 'Beni, unuttuğumdan dolayı sorgulama ve bu işimden dolayı bana zorluk çıkarma.' dedi." (Kehf, 18/72-73)

    Kehf Suresi'ndeki bu ayetlerde, Hz. Hızır'ın konuşmalarındaki kesinlik dikkati çekmektedir. Hz. Hızır, gerçekleşecek olan olayları bildirirken çok emin bir üslupla konuşmaktadır. Hz. Musa'nın hiçbir şekilde sabredemeyeceğini "kesinlikle" diyerek ifade etmekte, buna gücü yetemeyeceğini dile getirmektedir.

    Hz. Musa'nın ayette geçen "bu işimde bana zorluk çıkarma" şeklindeki sözlerinden ise, Hz. Hızır'la olan eğitimin kesilmesini istemediği anlaşılmaktadır.

    Hz. Hızır’ın çocuğu öldürmesine Hz. Musa’nın gösterdiği tepki

    "Böylece ikisi (yine) yola koyuldular. Nitekim bir çocukla karşılaştılar, o hemen tutup onu öldürüverdi. (Musa) Dedi ki: 'Bir cana karşılık olmaksızın, tertemiz bir canı mı öldürdün? Andolsun, sen kötü bir iş yaptın.'" (Kehf, 18/74)

    Hz. Musa her ne kadar söz verse de, soru sormama konusunda karar alıp, irade göstermek istese de kaderinin dışına çıkamamakta ve bu soruları sormayı engelleyememektedir. Üstelik Hz. Hızır'ın Allah'ın emriyle hareket eden, ilim sahibi bir kişi olduğunu bildiği, ona tabi olduğunu söylediği halde, Hz. Hızır'ın yaptıkları karşısında bir tepki göstermektedir.

    Hz. Hızır da Allah'ın emri ve dilemesiyle hareket eden, salih bir kuldur. Yaptığı her hareket, söylediği her söz ancak Allah'ın emriyle gerçekleşmektedir. Üstelik bu ölümün bir cana karşılık olup olmadığını Allah dilemedikçe hiç kimsenin bilmesi mümkün değildir. Aynı şekilde öldürülen çocuğun "tertemiz bir can" olup olmadığını da Allah bildirmedikçe, hiç kimse bilemez.

    Hz. Hızır’dan aldığı derslerin devamı için Hz. Musa’nın bulduğu çözüm

    "Dedi ki: 'Gerçekte benimle birlikte olma sabrını göstermeye kesinlikle güç yetiremeyeceğini ben sana söylemedim mi?' (Musa:) 'Bundan sonra sana bir şey soracak olursam, artık benimle arkadaşlık etme. Benden yana bir özre ulaşmış olursun.' dedi." (Kehf, 18/75-76)

    76. ayette ise Hz. Musa'nın, meydana gelen bu durumdan Hz. Hızır'ın rahatsızlık duyduğunun farkında olduğu anlaşılmaktadır. Hz. Hızır'ın yaptığı hatırlatmalara ve sabır gösteremeyeceği yönünde kesinlik arz eden konuşmalarına rağmen, Hz. Musa ısrarla sabır göstereceğini ifade etmiş, ancak iki olaydan sonra artık bir çözüm yolu bulmaya karar vermiştir. Bunun için de Hz. Hızır'ın bu eğitimden vazgeçmemesine yönelik yeni bir ikna üslubu kullanmıştır.

    Kasaba halkının Hz. Musa ve Hz. Hızır’ı konuklamaktan kaçınmaları

    "(Yine) Böylece ikisi yola koyuldu. Nihayet bir kasabaya gelip yemek istediler, fakat (kasaba halkı) onları konuklamaktan kaçındı. Onda (kasabada) yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar buldular, hemen onu inşa etti. (Musa) Dedi ki: 'Eğer isteseydin gerçekten buna karşılık bir ücret alabilirdin.'" (Kehf, 18/77)

    Yollarına devam eden Hz. Musa ve Hz. Hızır, girdikleri kasabada güzellikle karşılanmamışlardır. Bu karşılamadan yaptıkları yolculuğun çok zorlu bir yolculuk olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü kasaba halkı onları konuklamaktan, hatta onlara yemek vermekten dahi kaçınmıştır.

    Bu ayette Allah, doğruyu ve faydalı ilmi bulmak için her türlü zorluğa talip olunmasının makbuliyetine işaret etmektedir. Hz. Musa da Hz. Hızır ile birlikte olabilmek, onun ilminden istifade edebilmek ve öğütlerinden faydalanabilmek için her türlü zorluğa razıdır. Bu tüm inananlar için de bir öğüt niteliğindedir. Müslümanlar da benzer bir durumla karşılaştıklarında aynı kararlılığı ve güzel ahlakı göstermelidirler.

    Ayette ayrıca Hz. Hızır'ın son derece yetenekli, maharetli ve süratli bir kimse olduğuna işaret edilmektedir. Bu, hem daha önce gemiyi içindekilere hiç sezdirmeden tahrip edebilmesinden, hem de duvarı inşa ederken yaptığı işin hızından ve dayanıklılığından anlaşılmaktadır. Allah ayetinde "hemen onu inşa etti" diye bildirerek bu hıza ve tecrübeye işaret etmiştir. Ayrıca Hz. Hızır, gemiyi delerken de çok büyük bir hüner göstermiştir. Gemiyi tahrip etmemiş, sadece birkaç küçük hasarla, karşı tarafın beğenmeyeceği bir hale getirmiştir. Buradan Hz. Hızır'ın duvarın ve geminin yapıldığı malzemeye tam bir hakimiyeti olduğu anlaşılmaktadır.

    Ayetin devamında Hz. Musa üçüncü ve son kez Hz. Hızır'a bir soru sormaktadır. Oysa Hz. Hızır ücret alıp almaması gerektiğini zaten Allah'ın kendisine verdiği ilimle gayet iyi bilmektedir.

    Hz. Musa’nın sorduğu son soru, aralarında ayrılma vaktinin geldiğinin bir işareti olmuştur

    "Dedi ki: İşte bu, benimle senin aranda ayrılma (zamanı)mız. Sana, üzerinde sabır göstermeye güç yetiremeyeceğin bir yorumu haber vereceğim." (Kehf, 18/78)

    Hz. Hızır bu ayette, Hz. Musa'ya "yorumu yapılmadığı için sabredemedin" diyerek öğütle açıklamada bulunacağını söylemektedir. Bu sözleriyle tüm bunların, hikmetleri açıklanırsa sabredebilecek şeyler olduğunu ifade etmiştir. Yani eğer Hz. Hızır ilk andan itibaren sorulan soruların hikmetlerini açıklamış olsaydı, Hz. Musa bunlara sabır gösterebilirdi. Burada bir kez daha peygamberin veya mürşidin açıklamadığı konularda mutlak hayır ve hikmet aranması gerektiği akla gelmektedir.

    Hz. Hızır’ın gemiyi delmesinin nedenleri

    "Gemi, denizde çalışan yoksullarındı, onu kusurlu yapmak istedim, (çünkü) ilerilerinde, her gemiyi zorbalıkla ele geçiren bir kral vardı." (Kehf, 18/79)

    Bu ayette görüldüğü gibi, ayrılma kararını belirledikten sonra Hz. Hızır olayların hayır ve hikmetlerini birer birer açıklamaya başlar. Birinci olayda Hz. Hızır bir gemiyi delmiştir. Ancak bu gemiyi delmesinin çok önemli birkaç nedeni vardır.

    Merhamet, müminlere düşkünlük ve şefkat Allah'ın peygamberlerinin ve elçilerinin de en dikkat çeken özellikleridir. Allah'ın üstün ilme sahip kullarından biri olan Hz. Hızır da tüm elçiler gibi şefkatli ve merhametli, Allah'ın katından rahmet verdiği bir insandır. O nedenle de yoksulluk ve ihtiyaç içinde olan bu insanlara yardım etmek için hemen gemilerinde bir delik açmış, böylece gemiyi eksik ve kusurlu göstererek zalimlerin el koymasından kurtarmıştır.

    Hz. Hızır'ın gemiyi delişinde de çok büyük bir akıl, feraset, basiret ve ileri görüşlülük hemen dikkati çekmektedir. Çünkü gemiyi makul ölçülerde, tekrar tamir edildiğinde kolayca kullanılabilecek şekilde tahrip etmiştir. Böylece gemiyi gören kişi kusurlu zannedecek ve el koymaktan vazgeçecektir. Ancak gemi sahipleri zorba kişilerin mallarını gasp etme tehlikesi ortadan kalktıktan sonra gemiyi kolaylıkla yeniden tamir edip, kullanabilecek hale getireceklerdir.

    Allah, çocuğun canını almak için Hz. Hızır’ı vesile etmiştir

    "Çocuğa gelince, onun anne ve babası mü'min kimselerdi. Bundan dolayı, onun kendilerine azgınlık ve inkar zorunu kullanmasından endişe edip-korktuk. Böylece, onlara Rablerinin ondan temiz olmak bakımından daha hayırlısı, merhamet bakımından da daha yakın olanını vermesini diledik." (Kehf, 18/80-81)

    Ayette çocuğun ailesinin mümin kimseler olduğu haber verilmektedir. Bu bilgi ile, o devirde de hak dinin olduğuna işaret edilmektedir.

    Hz. Hızır'ın çocuğun canını almasıyla ilgili ayetler incelenirken vurgulanması gereken bir diğer konu ise, çocuğun ölümünün Allah'ın bir takdiri olduğudur. O çocuğun ölümünü Allah kaderinde yer ve zaman olarak yazmıştır. Allah,

    "Sizi çamurdan yaratan, sonra bir ecel belirleyen O'dur. Adı konulmuş ecel, O'nun katındadır." (Enam, 6/2)

    ayetiyle insanlara bu gerçeği hatırlatmaktadır. Kuran'da bildirildiği gibi her insanın canını melekler alır. Allah, Enfal Suresi'nde bu gerçeği şu şekilde bildirir:

    "Melekleri, onların yüzlerine ve arkalarına vurarak: 'Yakıcı azabı tadın.' diye o inkar edenlerin canlarını alırken görmelisin." (Enfal, 8/50)

    Ancak meleklerin canı alması da bir sebeptir, gerçekte ise canı alan ancak Allah'tır. Allah bu çocuğun canının alınmasını Hz. Hızır'ın eliyle takdir etmiştir. Ancak Hz. Hızır olmayıp, başka biri de bu ölüme bir vesile olabilirdi. Bir kaza sonucu, kalbinin durması nedeniyle ya da düşüp başını yaralayarak bir anda hayatını yitirebilirdi. Ayrıca bu olayda Allah, ölüm meleklerini görünmeyen sebep kılmış, görünen yüzünde ise, Hz. Hızır çocuğun canını alıyor gibi göstermiştir. Gerçekte ise Hz. Hızır vahiyle hareket eden bir insandır ve Allah'ın emrinin dışına kesinlikle çıkamaz. Allah dilemedikçe, kendi iradesiyle birşey yapması mümkün değildir. Allah bu çocuğun canını almak için onu vesile etmiştir.

    Hz. Hızır ileride inkarcılardan olacağına dair kesin bilgiye sahip olduğu bir çocuğu, Allah'ın emriyle öldürmektedir. O çocuğun hem ailesine ve çevresine zulmetmesini engellemek, hem de günahlara boğulmasına mani olmak istemektedir. Bunun için önceden tedbir almaktadır.

    Hz. Hızır’ın öksüz çocuklara ait olan duvarı inşa etmesinin hikmeti

    "Duvar ise, şehirde iki öksüz çocuğundu, altında onlara ait bir define vardı; babaları salih biriydi. Rabbin diledi ki, onlar erginlik çağına erişsinler ve kendi definelerini çıkarsınlar; (bu,) Rabbinden bir rahmettir. Bunları ben, kendi işim (özel görüşüm) olarak yapmadım. İşte, senin sabır göstermeye güç yetiremediğin şeylerin yorumu." (Kehf, 18/82)

    Hz. Hızır İslam ahlakının bir gereği olarak yetim çocukların geleceğini düşünmekte ve onlar için çok önemli bir yatırım yapmaktadır. Eğer Hz. Hızır duvarı tamir etmeseydi, duvar yıkılıp yetim çocukların babalarına ait hazine ortaya çıkacak, çocukların malları da zalim kimseler tarafından yağmalanacaktı. İşte bu nedenle Hz. Hızır hazine için, çocuklar ergenliğe erişinceye kadar korunup, gizlenebilecek sağlam bir yer yapmış, onların gelecekleri için önemli bir tedbir almıştır.

    Ayette ayrıca Hz. Hızır'ın "Bunları ben, kendi işim (özel görüşüm) olarak yapmadım" dediğine dikkat çekilmektedir. Bu, daha önce de vurguladığımız gibi, her şeyi yapanın Allah olduğunu, her şeyin kaderde olup bittiğini bildiğini gösteren bir konuşmadır. Hz. Hızır hiçbir kararı kendi dilemesiyle yapmadığını en güzel şekilde ifade etmektedir.
  • Bakara Suresi, 3. ayet: Onlar, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.
    Bakara Suresi, 43. ayet: Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve rüku edenlerle birlikte siz de rüku edin.
    Bakara Suresi, 45. ayet: Sabır ve namazla yardım dileyin. Bu, şüphesiz, huşû duyanların dışındakiler için ağır (bir yük)dır.
    Bakara Suresi, 83. ayet: Hani İsrailoğulları'ndan, "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, anneye-babaya, yakınlara, yetimlere ve yoksullara iyilikle davranın, insanlara güzel söz söyleyin, namazı dosdoğru kılın ve zekatı verin" diye misak almıştık. Sonra siz, pek azınız hariç, döndünüz ve (hala) yüz çeviriyorsunuz.
    Bakara Suresi, 110. ayet: Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin; önceden kendiniz için hayır olarak neyi takdim ederseniz, onu Allah Katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı görendir.
    Bakara Suresi, 125. ayet: Hani Evi (Ka'be'yi) insanlar için bir toplanma ve güvenlik yeri kılmıştık. "İbrahim'in makamını namaz yeri edinin", İbrahim ve İsmail'e de, "Evimi, tavaf edenler, itikafa çekilenler ve rüku ve secde edenler için temizleyin" diye ahid verdik.
    Bakara Suresi, 153. ayet: Ey iman edenler, sabırla ve namazla yardım dileyin. Gerçekten Allah, sabredenlerle beraberdir.
    Bakara Suresi, 177. ayet: Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır.
    Bakara Suresi, 238. ayet: Namazları ve orta namazını (üstlerine düşerek, titizlik göstererek) koruyun ve Allah'a gönülden boyun eğiciler olarak (namaza) durun.
    Bakara Suresi, 239. ayet: Eğer korkarsanız, yaya veya binekte iken kılın. Güvenliğe girdiğinizde ise, yine Allah'ı, bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi zikredin.
    Al-i İmran Suresi, 39. ayet: O mihrapta namaz kılarken, melekler ona seslendi: "Allah, sana Yahya'yı müjdeler. O, Allah'tan olan bir kelimeyi (İsa'yı) doğrulayan, efendi, iffetli ve salihlerden bir peygamberdir."
    Nisa Suresi, 43. ayet: Ey iman edenler, sarhoş iken, ne dediğinizi bilinceye ve cünüp iken de -yolculukta olmanız hariç- gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz ya da biriniz ayak yolundan (hacet yerinden) gelmişseniz yahut kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız, bu durumda, temiz bir toprakla teyemmüm edin, (hafifçe) yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz, Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
    Nisa Suresi, 77. ayet: Kendilerine; "Elinizi (savaştan) çekin, namazı kılın, zekatı verin" denenleri görmedin mi? Oysa savaş üzerlerine yazıldığında, onlardan bir grup, insanlardan Allah'tan korkar gibi- hatta daha da şiddetli bir korkuyla- korkuya kapılıyorlar ve: "Rabbimiz, ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?" dediler. De ki: "Dünyanın metaı azdır, ahiret, ise muttakiler için daha hayırlıdır ve siz 'bir hurma çekirdeğindeki ip-ince bir iplik kadar' bile haksızlığa uğratılmayacaksınız."
    Nisa Suresi, 101. ayet: Yeryüzünde adım attığınızda (yolculuğa ya da savaşa çıktığınızda), kafirlerin size bir kötülük yapmalarından korkarsanız, namazı kısaltmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Şüphesiz kafirler, sizin apaçık düşmanlarınızdır.
    Nisa Suresi, 102. ayet: İçlerinde olup onlara namazı kıldırdığında, onlardan bir grup, seninle birlikte dursun ve silahlarını (yanlarına) alsın; böylece onlar secde ettiklerinde, arkalarınızda olsunlar. Namazlarını kılmayan diğer grup gelip seninle namaz kılsınlar, onlar da 'korunma araçlarını' ve silahlarını alsınlar. Küfredenler, size apansız bir baskın yapabilmek için, sizin silahlarınızdan ve emtianız (erzak ve mühimmatınız)dan ayrılmış olmanızı isterler. Yağmur dolayısıyla bir güçlüğünüz varsa veya hastaysanız, silahlarınızı bırakmanızda size bir sorumluluk yoktur. Korunma tedbirlerinizi alın. Şüphesiz, Allah kafirler için aşağılatıcı bir azap hazırlamıştır.
    Nisa Suresi, 103. ayet: Namazı bitirdiğinizde, Allah'ı ayaktayken, otururken ve yan yatarken zikredin. Artık 'güvenliğe kavuşursanız' namazı dosdoğru kılın. Çünkü namaz, mü'minler üzerinde vakitleri belirlenmiş bir farzdır.
    Nisa Suresi, 142. ayet: Gerçek şu ki, münafıklar (sözde), Allah'ı aldatmaktadırlar. Oysa O, onları aldatandır. Namaza kalktıkları zaman, isteksizce kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allah'ı ancak çok az anarlar.
    Nisa Suresi, 162. ayet: Ancak onlardan ilimde derinleşenler ile mü'minler, sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar. Namazı dosdoğru kılanlar, zekatı verenler, Allah'a ve ahiret gününe inananlar; işte bunlar, Biz bunlara büyük bir ecir vereceğiz.
    Maide Suresi, 6. ayet: Ey iman edenler, namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başlarınızı meshedin ve her iki topuğa kadar ayaklarınızı da (yıkayın.) Eğer cünüpseniz temizlenin (gusül edin); eğer hasta veya yolculukta iseniz ya da biriniz ayak yolundan (hacet yerinden) gelmişse yahut kadınlara dokunmuşsanız da su bulamamışsanız, bu durumda, temiz bir toprakla teyemmüm edin (hafifçe) yüzlerinize ve ellerinize ondan sürün. Allah size güçlük çıkarmak istemez, ama sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimeti tamamlamak ister. Umulur ki şükredersiniz.
    Maide Suresi, 12. ayet: Andolsun, Allah İsrailoğulları'ndan kesin söz (misak) almıştı. Onlardan on iki güvenilir- gözetleyici göndermiştik. Ve Allah onlara: "Gerçekten Ben sizinle birlikteyim. Eğer namazı kılar, zekatı verir, elçilerime inanır, onları savunup-desteklerseniz ve Allah'a güzel bir borç verirseniz, şüphesiz sizin kötülüklerinizi örter ve sizi gerçekten, altından ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra sizden kim inkar ederse, cidden dümdüz bir yoldan sapmıştır."
    Maide Suresi, 55. ayet: Sizin dostunuz (veliniz), ancak Allah, O'nun elçisi, rüku ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren mü'minlerdir.
    Maide Suresi, 58. ayet: Onlar, siz birbirinizi namaza çağırdığınızda onu alay ve oyun (konusu) edinirler. Bu, gerçekten onların akıl erdirmeyen bir topluluk olmalarındandır.
    Maide Suresi, 91. ayet: Gerçekten şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?
    Maide Suresi, 106. ayet: Ey iman edenler, sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, vasiyet hazırlanışında, aranızda içinizden adaletli iki kişiyi (şahid tutun.) Veya yolculukta olup size ölüm musibeti gelip çatarsa, sizden olmayan başka iki kişiyi (şahid tutun. İkisini) Şayet kuşkulanacak olursanız namazdan sonra alıkoyarsınız, onlar da (size): "Akraba dahi olsa onu (yeminimizi) hiçbir değere değiştirmeyeceğiz ve Allah'ın şahidliğini gizlemeyeceğiz. Aksi takdirde biz elbette günahkarlardan oluruz" diye Allah adına yemin etsinler.
    En'am Suresi, 72. ayet: Bir de: "Namazı kılın ve O'ndan korkup-sakının (diye de emrolunduk.) Huzuruna (götürülüp) toplanacağınız O'dur."
    En'am Suresi, 92. ayet: İşte bu (Kur'an), önündekileri doğrulayıcı ve şehirler anası (Mekke) ile çevresindekileri uyarman için indirdiğimiz kutlu Kitap'tır. Ahirete iman edenler buna inanırlar. Onlar namazlarını (özenle) koruyanlardır.
    En'am Suresi, 162. ayet: De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır."
    Araf Suresi, 170. ayet: Kitaba sımsıkı sarılanlar ve namazı dosdoğru kılanlar, şüphesiz Biz salih olanların ecrini kaybetmeyiz.
    Enfal Suresi, 3. ayet: Onlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.
    Tevbe Suresi, 5. ayet: Haram aylar (süre tanınmış dört ay) sıyrılıp-bitince (çıkınca) müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, onları tutuklayın, kuşatın ve onların bütün geçit yerlerini kesip-tutun. Eğer tevbe edip namaz kılarlarsa ve zekatı verirlerse yollarını açıverin. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
    Tevbe Suresi, 11. ayet: Eğer onlar tevbe edip namazı kılarlarsa ve zekatı verirlerse, artık onlar sizin dinde kardeşlerinizdir. Bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıklarız.
    Tevbe Suresi, 18. ayet: Allah'ın mescidlerini, yalnızca Allah'a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve Allah'tan başkasından korkmayanlar onarabilir. İşte, hidayete erenlerden oldukları umulanlar bunlardır.
    Tevbe Suresi, 54. ayet: İnfak ettiklerinin kendilerinden kabulünü engelleyen şey, Allah'ı ve elçisini tanımamaları, namaza ancak isteksizce gelmeleri ve hoşlarına gitmiyorken infak etmeleridir.
    Tevbe Suresi, 71. ayet: Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah'a ve Resûlü'ne itaat ederler. İşte Allah'ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
    Tevbe Suresi, 84. ayet: Onlardan ölen birinin namazını hiçbir zaman kılma, mezarı başında durma. Çünkü onlar, Allah'a ve elçisine (karşı) inkara saptılar ve fasık kimseler olarak öldüler.
    Yunus Suresi, 87. ayet: Musa ve kardeşine (şöyle) vahyettik: "Mısır'da kavminiz için evler hazırlayın, evlerinizi namaz kılınan (ve kıbleye dönük) yerler yapın ve namazı dosdoğru kılın. Mü'minleri de müjdele."
    Hud Suresi, 87. ayet: Dediler ki: "Ey Şuayb, atalarımızın taptığı şeyleri bırakmamızı ya da mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi senin namazın mı emrediyor? Çünkü sen, gerçekte yumuşak huylu, aklı başında (reşid bir adam)sın."
    Hud Suresi, 114. ayet: Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde namazı kıl. Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, öğüt alanlara bir öğüttür.
    Ra'd Suresi, 22. ayet: Ve onlar-Rablerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte onlar, bu yurdun (dünyanın güzel) sonucu (ahiret mutluluğu) onlar içindir.
    İbrahim Suresi, 31. ayet: İman etmiş kullarıma söyle: "Alış-verişin ve dostluğun olmadığı o gün gelmezden evvel, dosdoğru namazı kılsınlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak etsinler."
    İbrahim Suresi, 37. ayet: "Rabbimiz, gerçekten ben, çocuklarımdan bir kısmını Beyt-i Haram yanında ekini olmayan bir vadiye yerleştirdim; Rabbimiz, dosdoğru namazı kılsınlar diye (öyle yaptım), böylelikle Sen, insanların bir kısmının kalplerini onlara ilgi duyar kıl ve onları birtakım ürünlerden rızıklandır. Umulur ki şükrederler."
    İbrahim Suresi, 40. ayet: "Rabbim, beni namazı(nda) sürekli kıl, soyumdan olanları da. Rabbimiz, duamı kabul buyur."
    İsra Suresi, 78. ayet: Güneşin sarkmasından gecenin kararmasına kadar namazı kıl, fecir vakti (namazda okunan) Kur'an'ı, işte o, şahid olunandır.
    İsra Suresi, 79. ayet: Gecenin bir kısmında kalk, sana aid nafile olarak onunla (Kur'an'la) namaz kıl. Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama ulaştırır.
    İsra Suresi, 110. ayet: De ki: "Allah, diye çağırın, 'Rahman' diye çağırın, ne ile çağırırsanız; sonunda en güzel isimler O'nundur." Namazında sesini çok yükseltme, çok da kısma, bu ikisi arasında (orta) bir yol benimse.
    Meryem Suresi, 31. ayet: "Nerede olursam (olayım,) beni kutlu kıldı ve hayat sürdüğüm müddetçe, bana namazı ve zekatı vasiyet (emr) etti."
    Meryem Suresi, 55. ayet: Halkına, namazı ve zekatı emrediyordu ve o, Rabbi Katında kendisinden razı olunan (bir insan)dı.
    Meryem Suresi, 59. ayet: Sonra onların arkasından öyle nesiller türedi ki, namaz (kılma duyarlılığın)ı kaybettiler ve şehvetlerine kapılıp-uydular. Böylece bunlar azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklardır.
    Taha Suresi, 14. ayet: "Gerçekten Ben, Ben Allah'ım, Benden başka İlah yoktur; şu halde Bana ibadet et ve Beni zikretmek için dosdoğru namaz kıl."
    Taha Suresi, 132. ayet: Ehline (ümmetine) namazı emret ve onda kararlı davran. Biz senden rızık istemiyoruz, Biz sana rızık veriyoruz. Sonuç da takvanındır.
    Enbiya Suresi, 73. ayet: Ve onları, Kendi emrimizle hidayete yönelten önderler kıldık ve onlara hayrı kapsayan-fiilleri, namaz kılmayı ve zekat vermeyi vahyettik. Onlar Bize ibadet edenlerdi.
    Hac Suresi, 35. ayet: Onlar ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir; kendilerine isabet eden musibetlere sabredenler, namazı dosdoğru kılanlar ve rızık olarak verdiklerimizden infak edenlerdir.
    Hac Suresi, 41. ayet: Onlar ki, yeryüzünde kendilerini yerleştirir, iktidar sahibi kılarsak, dosdoğru namazı kılarlar, zekatı verirler, ma'rufu emrederler, münkerden sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a aittir.
    Hac Suresi, 78. ayet: Allah adına gerektiği gibi mücadele edin. O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim'in dini(nde olduğu gibi). O (Allah) bundan daha önce de, bunda (Kur'an'da) da sizi "Müslümanlar" olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize şahid olsun, siz de insanlar üzerine şahidler olasınız diye. Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a sarılın, sizin Mevlanız O'dur. İşte, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı.
    Mü'minun Suresi, 2. ayet: Onlar namazlarında hûşû içinde olanlardır;
    Mü'minun Suresi, 9. ayet: Onlar, namazlarını da (titizlikle) koruyanlardır.
    Nur Suresi, 37. ayet: (Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah'ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten 'tutkuya kaptırıp alıkoymaz'; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar.
    Nur Suresi, 56. ayet: Dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve elçiye itaat edin. Umulur ki, rahmete kavuşturulmuş olursunuz.
    Nur Suresi, 58. ayet: Ey iman edenler, sağ ellerinizin malik olduğu ile sizden olup da henüz erginlik çağına ermemiş olan (çocuk)lar, (odalarınıza girmek için şu) üç vakitte izin istesinler: Sabah namazından önce, öğleyin üstünüzü çıkardığınız vakit ve yatsı namazından sonra. (Bu) Üçü sizin için mahrem (vakitleri)dir. Bunların dışında size de, onlara da bir sakınca yoktur; onlar yanınızda dolaşabilirler, birbirinizin yanında olabilirsiniz. İşte Allah, size ayetleri böyle açıklamaktadır. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
    Furkan Suresi, 64. ayet: Onlar, Rablerine secde ederek ve kıyama durarak gecelerler.
    Neml Suresi, 3. ayet: Ki onlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve onlar, ahirete kesin bilgiyle iman ederler.
    Ankebut Suresi, 45. ayet: Sana Kitap'tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar (fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür. Allah, yaptıklarınızı bilir.
    Rum Suresi, 31. ayet: 'Gönülden katıksız bağlılar' olarak, O'na yönelin ve O'ndan korkup-sakının, dosdoğru namazı kılın ve müşriklerden olmayın.
    Lokman Suresi, 4. ayet: Onlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler. Ve onlar kesin bir bilgiyle ahirete inanırlar.
    Lokman Suresi, 17. ayet: "Ey oğlum, namazı dosdoğru kıl, ma'rufu emret, münkerden sakındır ve sana isabet eden (musibetler)e karşı sabret. Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken işlerdendir.
    Secde Suresi, 16. ayet: Onların yanları (gece namazına kalkmak için) yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla dua ederler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.
    Ahzab Suresi, 33. ayet: Evlerinizde vakarla-oturun (evlerinizi karargah edinin), ilk cahiliye (kadınları)nın süslerini açığa vurması gibi, siz de süslerinizi açığa vurmayın; namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, Allah'a ve elçisine itaat edin. Ey Ehl-i Beyt, gerçekten Allah, sizden kiri (günah ve çirkinliği) gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister.
    Fatır Suresi, 18. ayet: Hiçbir günahkar bir başka günahkarın günahını yüklenemez. Eğer yükü ağır olan kimse (bir başkasını) onu taşımaya çağırsa, -bu, yakın-akrabası da olsa- kendisine ondan hiçbir şey yükletilmez. Sen, yalnızca gayb ile Rablerinden 'içleri titreyerek-korkmakta' olanları ve dosdoğru namazı kılanları uyarırsın. Kim temizlenip-arınırsa, artık o, kendi nefsi için temizlenip-arınmıştır. Sonunda dönüş Allah'adır.
    Fatır Suresi, 29. ayet: Gerçekten Allah'ın Kitab'ını okuyanlar, namazı dosdoğru kılanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak edenler; kesin olarak zarara uğramayacak bir ticareti umabilirler.
    Şura Suresi, 38. ayet: Rablerine icabet edenler, namazı dosdoğru kılanlar, işleri kendi aralarında şura ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenler,
    Mücadele Suresi, 13. ayet: Gizli konuşmanızdan önce sadaka vermekten ürktünüz mü? Çünkü yapmadınız, Allah sizin tevbelerinizi kabul etti. Şu halde namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve Allah'a ve O'nun Resûlü'ne itaat edin. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.
    Cum'a Suresi, 9. ayet: Ey iman edenler, cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah'ı zikretmeye koşun ve alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.
    Cum'a Suresi, 10. ayet: Artık namazı kılınca, yeryüzünde dağılın. Allah'ın fazlını isteyip-arayın ve Allah'ı çokça zikredin; umulur ki felaha (kurtuluşa ve umduklarınıza) kavuşmuş olursunuz.
    Mearic Suresi, 22. ayet: Ancak namaz kılanlar hariç;
    Mearic Suresi, 23. ayet: Ki onlar, namazlarında süreklidirler.
    Mearic Suresi, 34. ayet: Namazlarını (titizlikle) koruyanlardır.
    Müzzemmil Suresi, 20. ayet: Gerçekten Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden biraz eksiğinde, yarısında ve üçte birinde (namaz için) kalktığını bilir; seninle birlikte olanlardan bir topluluğun da (böyle yaptığını bilir). Geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. Sizin bunu sayamıyacağınızı bildi, böylece tevbenizi (O'na dönüşünüzü) kabul etti. Şu halde Kur'an'dan kolay geleni okuyun. Allah sizden hastalar olduğunu, başkalarının Allah'ın fazlından aramak için yeryüzünde gezip-dolaşacaklarını ve diğerlerinin Allah yolunda çarpışacaklarını bilmiştir. Öyleyse ondan (Kur'an'dan) kolay geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve Allah'a güzel bir borç verin. Hayır olarak kendi nefisleriniz için önceden takdim ettiğiniz şeyleri daha hayırlı ve daha büyük bir ecir (karşılık) olarak Allah Katında bulursunuz. Allah'tan mağfiret dileyin. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.
    Müddesir Suresi, 43. ayet: Onlar: "Biz namaz kılanlardan değildik" dediler.
    Kıyamet Suresi, 31. ayet: Fakat o, ne doğrulamış ne de namaz kılmıştı.
    A'la Suresi, 15. ayet: Ve Rabbinin ismini zikredip namaz kılan.
    Alak Suresi, 10. ayet: Namaz kıldığı zaman bir kulu.
    Beyyine Suresi, 5. ayet: Oysa onlar, dini yalnızca O'na halis kılan hanifler (Allah'ı birleyenler) olarak sadece Allah'a kulluk etmek, namazı dosdoğru kılmak ve zekatı vermekten başkasıyla emrolunmadılar. İşte en doğru (dimdik ve sapasağlam) din budur.
    Ma'un Suresi, 4. ayet: İşte (şu) namaz kılanların vay haline,
    Ma'un Suresi, 5. ayet: Ki onlar, namazlarında yanılgıdadırlar,
    Kevser Suresi, 2. ayet: Şu halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.
  • Peygamber Efendimiz'in Kur'an'ın açıklayıcısı olduğuna dair ayetler var mıdır?

    "O, havadan konuşmaz, O (na inen Kur'ân veya O'nun söyledikleri), kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir." (Necm, 53/ 3-4).19

    "Biz, her peygamberi mutlaka kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara (emredildikleri şeyleri) açıklasınlar..." (İbrâhîm, 14/4).

    "Sana bu zikri (Kur'ân'ı) indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayâsın, tâ ki düşünüp öğüt alsınlar." (Nahl, 16/ 44).

    "Biz sana Kitâb'ı indirdik ki, hakkında ayrılığa düştükleri şeyi onlara açıklayasın ve inanan bir kavim için, (o kitap) yol gösterici ve rahmet olsun." (Nahl, 16/64).24

    "(Ey Muhammed), onu tekrarlamak için (henüz Cebrâil, sana vahyi bitirmeden) dilini depretme, onu (senin kalbine) toplamak ve (sana) okutmak bize düşer. Sana Kur'ân'ı okuduğumuz zaman onun okunuşunu takip et. Sonra onu açıklamak da bize düşer." (Kıyâmet,75/16-19).25

    "Hayır, Rabb'in hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan, tam anlamıyla Teslim olmadıkça inanmış olamazlar." (Nisâ, 4/65).

    "Allah ve Resûlü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resûlü'ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur." (Ahzâb, 33/36).

    "Aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Resûlü'ne çağrıldıkları zaman inananların sözü ancak: "İşittik ve itâat ettik" demeleridir. İşte saadete eren onlardır." (Nûr, 24/51).

    "Herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; -eğer gerçekten Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız- onu Allah'a ve Resûlü'ne götürün..." (Nisâ, 4/59).28

    "Onlar ki, yanlarındaki Tevrât ve İncil'de yazılı buldukları O elçiye, O ümmî peygambere uyarlar. O Peygamber ki, kendilerine iyiliği emreder, kendilerini kötülükten meneder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar. O'na inanan, destekleyerek O'na saygı gösteren, O'na yardım eden ve O'nunla beraber indirilen nura uyanlar, işte felâha erenler onlardır." (A'râf, 7/157).

    "Kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Resûlü'nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dinini din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın." (Tevbe, 9/29).

    "Kim, Peygamber' e itâat ederse Allah'a itâat etmiş olur..." (Nisâ, 4/80).

    "... Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakla-dıysa ondan da sakının..." (Haşr, 59/7).

    "Deki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın Allah çok merhametli ve bağışlayıcıdır.' De ki: 'Allah'a ve Peygamber'e itâat edin!' Eğer dönerlerse muhakkak ki Allah, kâfirleri sevmez." (Âl-i İmrân, 3/31-32).

    "Biz hiçbir peygamberi, Allah'ın izniyle itâat edilmekten başka bir amaçla göndermedik..." (Nisâ, 4/64).42

    "Kim, Allah'a ve O'nun elçisine karşı gelir ve O'nun sınırlarını aşarsa, Allah onu ebedî kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır." (Nisâ, 4/14).

    "Kim de kendisine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber'e karşı gelir ve müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir gidiş yeridir orası!" (Nisâ, 4/115).

    "Bu böyledir. Çünkü onlar, Allah ve Resûlüne karşı çıktılar. Allah ve Resûlüne de kim karşı çıkarsa muhakkak ki, Allah'ın cezası çetin olur." (Enfal, 8/13).44

    "Peygamber müminler için kendi canlarından ileridir. O'nun eşleri de onların anneleridir..." (Ahzâb, 33/6).45

    "Şüphesiz ki Allah ve melekleri, Peygamber'e salât etmekte (yani, O'nun şerefini gözetmekte ve şanını yüceltmekte) dirler; o halde siz de îman edenler O'na salât edin (yani, O'nun şanını yüceltmeye özen gösterin); O'na içtenlikle selâm edin (esenlik dileyin)." (Ahzâb, 33/56).

    "Ey îman edenler! Allah ve Resûlü'nün önüne geçmeyin, Allah'dan korkun. Şüphesiz ki Allah her şeyi işiten ve her şeyi bilendir. Ey iman edenler, seslerinizi, Peygamber'in sesinden fazla yükseltmeyin, birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi O'nunla da öyle yüksek sesle konuşmayın. Yoksa siz farkında olmadan amelleriniz boşa gider." (Hucurât, 49/1-2)46.

    "... Şâyet O'na itâat ederseniz doğru yolu bulursunuz..." (Nûr, 24/54).

    "... Şüphesiz ki Sen (sana inananları) mutlaka doğru yola, göklerde ve yerde bulunan herşeyin sâhibi Allah'ın yoluna götürürsün." (Şûrâ, 42/52-53).

    "Şüphesiz ki sen, onları doğru yola çağırıyorsun." (Mu'minûn, 23/73).47

    "Namazları ve orta namazını koruyun, gönülden bağlılık ve saygı ile Allah'ın huzuruna durun. Eğer (bir tehlikeden) korkarsanız, yaya yahut binmiş olarak kılın; güvene kavuştuğunuz zaman ise bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allah'ı (namazınızda) anın." (Bakara, 2/238-239).

    "Nitekim, kendi içinizden size âyetlerimi okuyan, sizi (kötü inanç, fikir, söz ve fiillerden) arındıran, size Kitap ve hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir peygamber gönderdik."(Bakara, 2/151).

    "Allah bir insanla ancak vahiyle, yahut perde arkasından konuşur. Yahut da bir elçi gönderip izni ile dilediğini vahyeder. O çok yücedir, hâkimdir." (Şûrâ, 42/51).

    "Nün. Kaleme ve yazdıklarına andolsun, Sen Rabb'inin nimetiyle ünlenmiş (bir deli) değilsin. Senin için kesintisiz bir mükâfat vardır. Ve sen, büyük bir ahlâk üzeresin." (Kalem, 68/ 1-4).

    "Andolsun Allah'ın Resûlünde sizin için -Allah'ı ve âhireti arzu eden ve Allah'ı çok anan kimseler için- (uyulacak) en güzel bir örnek vardır." (Ahzâb, 33/21).

    "Andolsun ki Allah, müminlere büyük bir lütufta bulundu; zira daha önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken onlara, kendi içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, kendilerini temizleyen ve kendilerine Kitap ve hikmeti Öğreten bir Peygamber gönderdi." (Âl-i İmrân, 3/164).

    "Andolsun, içinizden size öyle bir Peygamber geldi ki sıkıntıya uğramanız O'na ağır gelir; size düşkün mü'minlere şefkatlidir, merhametlidir, eğer yüz çevirirlerse de ki: "Allah bana yeter! O'ndan başka Tanrı yoktur. O'na dayandım, O, büyük arşın sâhibidir." (Tevbe, 9/128-129)4
  • "Ey Peygamber! Sana ve sana tabi olan mü'minlere
    Allah yeter.."

    Enfal suresi 64.Ayet
  • Peygamberlerden ve meleklerin üstünlerinden sonra yaradılanların en üstünleri. Eshâb kelimesi, sâhib’in ve sahabe kelimesi de sahâbî’nin cem’idir (çoğuludur). Sahâbî, Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselâmı hayatta ve peygamber iken bir an gören, eğer kör ise, bir an konuşan büyük veya küçük, mü’mine denir. Sâhib kelimesi de bu mânâdadır. Sahabe de Eshâb manasınadır, îmân etmemiş iken görüp, Peygamber efendimizin vefatından sonra îmâna gelen veya mü’min olarak görüp de sonra mürted olan, müslümanlıktan dönen kimse sahâbî değildir. Fakat Peygamber efendimizi görerek sahâbî olan, bundan sonra da mürted olup, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin vefatından sonra tekrar îmâna gelen sahâbîdir. Peygamber efendimiz cinlere de peygamber olduğu için cin de sahâbî olur.

    Her peygamber kendi zamanında, kendi mekânında kendi kavminin hepsinden her bakımdan üstündür. Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm ise, dünyâ yaratıldığı günden kıyamet kopuncaya kadar, her zamanda, her mekânda, her memlekette, gelmiş ve gelecek bütün varlıkların her bakımdan en üstünü, en şereflisi ve fazîletlisidir. Hiç bir kimse, hiç bir bakımdan O’nun üstünde değildir. Cenâb-ı Hak, O’nu öyle yaratmıştır. O’nu görmekle, îmân edip tâbi olmakla şereflenen Eshâb-ı kiram aleyhimürrıdvân ise, peygamberlerden ve meleklerden sonra mahlûkların en efdali, en üstünüdür. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemi bir kerre gören bir müslüman, görmiyenlerin hepsinden, hattâ Tâbiî’nin en üstünü olan Veysel Karânî’den çok daha yüksektir. Eshâb-ı kiram, Şam’a girince, bunları gören hıristiyanlar, hâllerine hayran kalıp; “Bunlar, Îsâ aleyhisselâmın havarilerinden daha yüksekdir” dediler. İslâm âlimlerinin büyüklerinden olan Abdullah ibni Mübarek; “Hazret-i Muâviye’nin Resûlullah’ın yanında giderken bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdülazîz’den bin defa daha üstündür” buyurmuştur.

    Eshâb-ı kiram, dînî hükümler hususunda en muteber otoritedir. Çünkü Kur’ân-ı kerîmi, Peygamberimizden öğrenip, kendilerinden sonrakilere öğretmişler ve açıklamışlardır. Peygamberimizin yaptıkları ve söyledikleri hakkındaki bilgiler, bunların bizzat görerek ve duyarak naklettikleri şeylere dayanır. Hadîs-i şerîflerin temelini bunların bütün olarak naklettikleri hükümler teşkil etmiştir. İslâmiyet’te İcmâ-ı ümmet, yâni âlimlerin söz birliği tam ve mükemmel bir şekilde ancak Eshâbın zamanında gerçekleşmiştir. Ayrıca, Eshâbın her biri, dinde sözü senet yâni vesika olan müctehid âlimlerindendir. Sonra gelen müctehidlerden üstündürler.

    Eshâb-ı kiramın fazileti: Peygamberlerden ve meleklerin üstünlerinden sonra, bütün yaratılmışların en üstünü olan Eshâb-ı kiramdan her birinin ismini hürmetle, saygı ile söylemelidir. Birinin adı söylenince “radıyallahü anh” yâni Allah ondan razı olsun denir. Bir kaçı veya hepsi söylenince, “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn” veya kısaca “radıyallahü anhüm (Allah onların hepsinden razı olsun)” denir. Eshâb-ı kiramın her biri, bu ümmetin hepsinden üstündür. Muhammed aleyhisselâmın peygamber olduğuna inanan herkese, yâni hermüslümana, hangi ırktan, hangi memleketten olursa olsun, Muhammed aleyhisselâmın ümmeti denir. Şu anda müslümanlar, Muhammed aleyhisselâmın ümmetidir.

    Eshâb-ı kiramın faziletlerini, üstünlüklerini bildiren âyet-i kerîme, hadîs-i şerîf ve büyük âlimlerin sözleri pek çoktur. Âl-i İmrân sûresinin 110.âyet-i kerîmesinde meâlen buyruldu ki: “Sizler, bütün insanlar içinde, en iyi bir ümmetsiniz, cemaatsınız! (Yâni peygamberlerden sonra, bütün insanların en iyisisiniz!)”

    “Önce müslüman olanlardan, Muhacirlerin ve Ensârın önce gelenlerinden ve bunların yolunda gidenlerden Allahü teâlâ razıdır ve bunlar da Allahü teâlâdan razıdırlar. Allahü teâlâ bunlar için, cennetler hazırladı. Bu cennetlerin altından nehirler akmaktadır. Bunlar Cennet’te sonsuz olarak kalacaklardır.” (Tevbe sûresi: 100)

    Enfâl sûresinin 64. âyet-i kerîmesinde, Allahü teâlâ, sevgili Peygamberine meâlen; “Sana Allahü teâlâ yetişir ve sana tâbi olan mü’minler yetişir” buyurdu. O zaman Sahâbe-i kiram pek az idi. Fakat, Allahü teâlânın katında dereceleri pek yüksek olduğundan, dîni dünyâya yaymakta sana yetişirler buyruldu.

    Sûre-i Feth’in son âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruluyor ki: “Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) Allahü teâlânın peygamberidir ve O’nunla birlikte bulunanların (yâni Eshâb-ı kiramın) hepsi kâfirlere karşı şiddetlidirler. Fakat, birbirlerine karşı merhametlidirler (yumuşaktırlar, birbirlerini severler). Bunları çok zaman rükûda ve secdede görürsünüz. Herkese (dünyâda ve âhırette) her iyiliği, üstünlüğü, Allahü teâlâdan isterler. Rıdvânı (yâni Allahü teâlânın kendilerini beğenmesini) de isterler. Çok secde ettikleri yüzlerinden belli olur. Onların hâlleri, şerefleri böylece Tevrâtfda bildirilmiştir. İncirde bildirildiği gibi, onlar, ekine benzer. İnce bir filiz yerden çıkıp kalınlastığı, yükseldiği gibi, az ve kuvvetsiz oldukları hâlde, az zamanda etrafa yayıldılar. Her tarafı îmân nuru ile doldurdular. Herkes filizin hâlini görüp, az zamanda nasıl büyüdü diyerek, şaşırdıkları gibi, hâl ve sânları dünyâya yayılıp, görenler hayret etti ve kâfirler kızdılar.”

    Hadîs-i şerîflerde buyruldu ki:

    “Eshâbımın hiç birine dil uzatmayınız. Onların şanlarına yakışmayan bir şey söylemeyiniz! Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki, sizin biriniz Uhud dağı kadar altın sadaka verse, Esbabımdan birinin bir müd (875 gram) arpası kadar sevâb alamaz.” Çünkü, sadaka vermek ibâdettir. İbâdetlerin sevabı, niyetin temizliğine göredir. Bu hadîs-i şerîf, Eshâb-ı kiramın kalblerinin ne kadar çok temiz olduğunu göstermektedir.

    “Eshâbım gökteki yıldızlar gibidir. Herhangi birisine uyarsanız, hidayete kavuşursunuz.” Yâni hangisinin sözü ile hareket ederseniz doğru yolda yürürsünüz. Denizlerde, çöllerde, yıldızlarla cihet bulunduğu, yol alındığı gibi, bunların sözleriyle hareket edenler, doğru yolda giderler.

    “Eshâbıma dil uzatmakta Allahü teâlâdan korkunuz! Benden sonra onları kötü niyyetlerinize hedef tutmayınız! Nefsinize uyup, kin bağlamayınız! Onları sevenler, beni sevdikleri için severler. Onları sevmiyenler, beni sevmedikleri için sevmezler. Onlara el ile, dil ile eziyet edenler, gücendirenler, Allahü teâlâya eziyet etmiş olurlar ki, bunun da muâhazesi, ibret cezası gecikmez, verilir.”

    “Zamanlar, asırlar ahâlisinin en hayırlısı, en iyisi, benim asrımın ahâlisidir (Yâni Sahâbe-i kiramın hepsidir.) Ondan sonra ikinci asrın, ondan sonra üçüncü asrın mü’minleridir.”

    Allahü teâlâ, beni insanların en asilzadesi olan Kureyş kabilesinden seçti ve bana, insanlar arasından en iyilerini arkadaş, sâhib olarak ayırdı. Bunlardan bir kaçını bana vezir olarak seçti ve dîn-i İslâm’ı, insanlara bildirmekte, yardımcı kıldı. Bunlardan bâzılarını da Eshâr olarak (Yâni zevce tarafından akraba olarak) ayırdı. Bunları seb edenlere, iftira edenlere, söğenlere, Aklahü teâlânın ve bütün meleklerin ve insanların laneti olsun! Allahü teâlâ, kıyamet günü, bunların farzlarını ve sünnetlerini kabul etmez.” (Ebû Bekr ve Ömer (radıyallahü anhümâ) hem vezîrleri idi, hem de eshârı idi. Çünkü, birisi, ezvâc-ı mütahherâtdan Âişe’nin, ikincisi de, Hafsa’nın (radıyallahü anhümâ) babaları idi. Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem mübarek zevcesi Ümm-i Habîbe (radıyallahü anhâ) annemizin erkek kardeşi olan Muâviye ve babası Ebû Süfyân ve anası Hinci (radıyallahü anhüm) de, eshârdan olup, bu hadîs-i şerîfe dâhildirler).

    Yine bir hadîs-i şerîfde buyruldu ki: Eshâbımın ve akrabamın ve bana yardım eden, gösterdiğim yolda gidenlerin sevgisinde, benim hakkımı koruyunuz! Onları sevmek suretiyle benim peygamberlik hakkımı koruyanları, Allahü teâlâ, dünyâda ve âhırette belâlardan, zararlardan korur. Benim peygamberlik hakkımı düşünmiyerek, onları incitenleri, Allahü teâlâ sevmez. Allahü teâlânın sevmediği kimselere azâb etmesi pek yakındır.”

    Bu hadîs-i şerîfler, müslümanların Eshâb-ı kiramın her birini sevip hürmet etmesini ve hepsine saygı göstermesinin lâzım olduğunu açıkça gösteriyor. Aralarında geçen hâdiseleri, Allahü teâlânın emrini yerine getirmek ve doğru yolda yürümek için yaptıklarına inanmak lâzımdır. Bu hâdiselere katılanların hiç birinde makam, şöhret, para hırsı yoktu. Hepsi âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerin emrini yerine getirmek gayesinde idiler.

    Onlar, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemi ilk gördüklerinde ve ilk sohbetinde en yüksek derecelere, sonda varılabilecek şeylere kavuştular. Onların mübarek nefsleri, insanların en iyisinin yâni Muhammed aleyhisselâmın sohbetinde kalbleri cilalayan sözlerini dinlemekle tezkiye bulmuş, temizlenmiş ve emmârelikten, kötülüklere meyletmekten kurtulmuş, nefslerinde dîne uymayan istek kalmamıştı.

    Ehl-i sünnet âlimleri, Eshâb-ı kiramın üstünlük sırasını üçe ayırmıştır:

    1-Muhacirler: Mekke şehri alınmadan önce, Mekke’den veya başka yerlerden, vatanlarını, yakınlarını terk ederek, Medine’ye hicret edenlerdir. Bunlar, Resûlullah’ın yanına îmân ile gelmiş veya gelince îmân etmişlerdir. Amr bin As hazretleri bunlardandır.

    2-Ensâr: Medîne’de veya bu şehre yakın yerlerde ve Evs, Hazrec adlı iki Arab kabilesinden olan müslümanlardır. Çünkü Peygamberimize her türlü yardımda ve fedâkârlıkta bulunacaklarına söz vermişler ve bunda titizlik göstermişlerdir.

    3-Diğer Eshâb-ı kiram: Mekke alındığı zaman ve daha sonra Mekke’de veya başka yerlerde îmâna gelenlerdir. Bunlara Muhacir ve Ensâr denmez. Yalnız sahâbî denir.

    Eshâb-ı kiramın en üstünleri, Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) dört halîfesi sonra Talha, Zübeyr bin Avvâm, Abdurrahmân bin Avf, Sa’d ibni Ebî Vakkâs, Sa’îd bin Zeyd, Ebû Ubeyde bin Cerrah ve hazret-i Hasen ile hazret-i Hüseyn’dir (radıyallahü anhüm). Bunlardan sonra en üstünleri ilk müslüman olan kırk kişidir. Sonra Bedr gazasında bulunan üç yüz on üç sahâbîdir. Bunlardan sonra üstünlük Uhud gazasında bulunan yedi yüz kahramana aittir. Sonra üstün olanlar, hicretin altıncı senesinde, ağaç altında Resûlullah’a; “Ölmek var, dönmek yok” diye söz veren bin dört yüz sahabedir. Bu sözleşmeye Bî’at-ı Rıdvan denir.

    Eshâb-ı kiramın sayısı, Mekke fethinde on bin, Tebük gazasında yetmiş bin, Veda haccında yüz yirmi dört binden fazla sahâbî vardı. Bu konuda daha başka rivayetler de vardır.

    Abdullah bin Evfâ, 705 (H. 86) senesinde Kûfe’de; Abdullah bin Yesr, 706 (H. 88) senesinde Şam’da; Sehl bin Sa’d, 709 (H. 91) senesinde 100 yaşında Medîne’de; Enes bin Mâlik, 711 (H. 93) senesinde Basra’da; Ebü’t-Tufeyl Âmir bin Vasile, 718 (H. 100) senesinde Mekke’de en son vefat eden sahâbîlerdir.

    Peygamberimizin vefatından sonra, Dört Halîfe devrinde de Eshâb-ı kiram, İslâm dînini yaymak ve cihâd etmek hususunda sözlerine sâdık kaldılar. Hepsi ittifak hâlinde, yerlerini, yurtlarını terk ile Arabistan’dan çıkıp, her tarafa yayıldılar. Gidenlerin çoğu, geri dönmeyip, gittikleri yerlerde şehîd oluncaya kadar cihâd edip İslâm dînini yaydılar. Böylece az vakitte çok memleket alındı. Feth edilen yerlerde İslâmiyet hızla yayıldı. Eshâb-ı kiramın hepsi âdildi. İslâmiyet’i bildirmekte hepsi ortaktır. İslâm dînini bizlere onlar naklettiler.

    Eshâb-ı kiramın, İslâm dînine hizmetlerini, örnek yaşayışlarını, faziletlerini, hepsinin isimlerini ve hâl tercümelerini konu edinen pek çok eser te’lif edilmiş ve yayınlanmıştır. Bunlardan İbn-i Hacerl Askalânî’nin El-İsâbe’si, İbn-i Esîr’in Üsüd-ül-gâbe’si, İbn-i Abdilber’in El-İstiâb’ı, İbn-i Sa’d’ın Tabakât’ı, Türkçe olarak İhlâs A,Ş. tarafından yayınlanan Eshâb-ı Kiram kitapları bu konuda yazılan eserlerin meşhûrlarındandır.
  • Peygamberlerden ve meleklerin üstünlerinden sonra yaradılanların en üstünleri. Eshâb kelimesi, sâhib’in ve sahabe kelimesi de sahâbî’nin cem’idir (çoğuludur). Sahâbî, Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselâmı hayatta ve peygamber iken bir an gören, eğer kör ise, bir an konuşan büyük veya küçük, mü’mine denir. Sâhib kelimesi de bu mânâdadır. Sahabe de Eshâb manasınadır, îmân etmemiş iken görüp, Peygamber efendimizin vefatından sonra îmâna gelen veya mü’min olarak görüp de sonra mürted olan, müslümanlıktan dönen kimse sahâbî değildir. Fakat Peygamber efendimizi görerek sahâbî olan, bundan sonra da mürted olup, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin vefatından sonra tekrar îmâna gelen sahâbîdir. Peygamber efendimiz cinlere de peygamber olduğu için cin de sahâbî olur.

    Her peygamber kendi zamanında, kendi mekânında kendi kavminin hepsinden her bakımdan üstündür. Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm ise, dünyâ yaratıldığı günden kıyamet kopuncaya kadar, her zamanda, her mekânda, her memlekette, gelmiş ve gelecek bütün varlıkların her bakımdan en üstünü, en şereflisi ve fazîletlisidir. Hiç bir kimse, hiç bir bakımdan O’nun üstünde değildir. Cenâb-ı Hak, O’nu öyle yaratmıştır. O’nu görmekle, îmân edip tâbi olmakla şereflenen Eshâb-ı kiram aleyhimürrıdvân ise, peygamberlerden ve meleklerden sonra mahlûkların en efdali, en üstünüdür. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemi bir kerre gören bir müslüman, görmiyenlerin hepsinden, hattâ Tâbiî’nin en üstünü olan Veysel Karânî’den çok daha yüksektir. Eshâb-ı kiram, Şam’a girince, bunları gören hıristiyanlar, hâllerine hayran kalıp; “Bunlar, Îsâ aleyhisselâmın havarilerinden daha yüksekdir” dediler. İslâm âlimlerinin büyüklerinden olan Abdullah ibni Mübarek; “Hazret-i Muâviye’nin Resûlullah’ın yanında giderken bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdülazîz’den bin defa daha üstündür” buyurmuştur.

    Eshâb-ı kiram, dînî hükümler hususunda en muteber otoritedir. Çünkü Kur’ân-ı kerîmi, Peygamberimizden öğrenip, kendilerinden sonrakilere öğretmişler ve açıklamışlardır. Peygamberimizin yaptıkları ve söyledikleri hakkındaki bilgiler, bunların bizzat görerek ve duyarak naklettikleri şeylere dayanır. Hadîs-i şerîflerin temelini bunların bütün olarak naklettikleri hükümler teşkil etmiştir. İslâmiyet’te İcmâ-ı ümmet, yâni âlimlerin söz birliği tam ve mükemmel bir şekilde ancak Eshâbın zamanında gerçekleşmiştir. Ayrıca, Eshâbın her biri, dinde sözü senet yâni vesika olan müctehid âlimlerindendir. Sonra gelen müctehidlerden üstündürler.

    Eshâb-ı kiramın fazileti: Peygamberlerden ve meleklerin üstünlerinden sonra, bütün yaratılmışların en üstünü olan Eshâb-ı kiramdan her birinin ismini hürmetle, saygı ile söylemelidir. Birinin adı söylenince “radıyallahü anh” yâni Allah ondan razı olsun denir. Bir kaçı veya hepsi söylenince, “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn” veya kısaca “radıyallahü anhüm (Allah onların hepsinden razı olsun)” denir. Eshâb-ı kiramın her biri, bu ümmetin hepsinden üstündür. Muhammed aleyhisselâmın peygamber olduğuna inanan herkese, yâni hermüslümana, hangi ırktan, hangi memleketten olursa olsun, Muhammed aleyhisselâmın ümmeti denir. Şu anda müslümanlar, Muhammed aleyhisselâmın ümmetidir.

    Eshâb-ı kiramın faziletlerini, üstünlüklerini bildiren âyet-i kerîme, hadîs-i şerîf ve büyük âlimlerin sözleri pek çoktur. Âl-i İmrân sûresinin 110.âyet-i kerîmesinde meâlen buyruldu ki: “Sizler, bütün insanlar içinde, en iyi bir ümmetsiniz, cemaatsınız! (Yâni peygamberlerden sonra, bütün insanların en iyisisiniz!)”

    “Önce müslüman olanlardan, Muhacirlerin ve Ensârın önce gelenlerinden ve bunların yolunda gidenlerden Allahü teâlâ razıdır ve bunlar da Allahü teâlâdan razıdırlar. Allahü teâlâ bunlar için, cennetler hazırladı. Bu cennetlerin altından nehirler akmaktadır. Bunlar Cennet’te sonsuz olarak kalacaklardır.” (Tevbe sûresi: 100)

    Enfâl sûresinin 64. âyet-i kerîmesinde, Allahü teâlâ, sevgili Peygamberine meâlen; “Sana Allahü teâlâ yetişir ve sana tâbi olan mü’minler yetişir” buyurdu. O zaman Sahâbe-i kiram pek az idi. Fakat, Allahü teâlânın katında dereceleri pek yüksek olduğundan, dîni dünyâya yaymakta sana yetişirler buyruldu.

    Sûre-i Feth’in son âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruluyor ki: “Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) Allahü teâlânın peygamberidir ve O’nunla birlikte bulunanların (yâni Eshâb-ı kiramın) hepsi kâfirlere karşı şiddetlidirler. Fakat, birbirlerine karşı merhametlidirler (yumuşaktırlar, birbirlerini severler). Bunları çok zaman rükûda ve secdede görürsünüz. Herkese (dünyâda ve âhırette) her iyiliği, üstünlüğü, Allahü teâlâdan isterler. Rıdvânı (yâni Allahü teâlânın kendilerini beğenmesini) de isterler. Çok secde ettikleri yüzlerinden belli olur. Onların hâlleri, şerefleri böylece Tevrâtfda bildirilmiştir. İncirde bildirildiği gibi, onlar, ekine benzer. İnce bir filiz yerden çıkıp kalınlastığı, yükseldiği gibi, az ve kuvvetsiz oldukları hâlde, az zamanda etrafa yayıldılar. Her tarafı îmân nuru ile doldurdular. Herkes filizin hâlini görüp, az zamanda nasıl büyüdü diyerek, şaşırdıkları gibi, hâl ve sânları dünyâya yayılıp, görenler hayret etti ve kâfirler kızdılar.”

    Hadîs-i şerîflerde buyruldu ki:

    “Eshâbımın hiç birine dil uzatmayınız. Onların şanlarına yakışmayan bir şey söylemeyiniz! Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki, sizin biriniz Uhud dağı kadar altın sadaka verse, Esbabımdan birinin bir müd (875 gram) arpası kadar sevâb alamaz.” Çünkü, sadaka vermek ibâdettir. İbâdetlerin sevabı, niyetin temizliğine göredir. Bu hadîs-i şerîf, Eshâb-ı kiramın kalblerinin ne kadar çok temiz olduğunu göstermektedir.

    “Eshâbım gökteki yıldızlar gibidir. Herhangi birisine uyarsanız, hidayete kavuşursunuz.” Yâni hangisinin sözü ile hareket ederseniz doğru yolda yürürsünüz. Denizlerde, çöllerde, yıldızlarla cihet bulunduğu, yol alındığı gibi, bunların sözleriyle hareket edenler, doğru yolda giderler.

    “Eshâbıma dil uzatmakta Allahü teâlâdan korkunuz! Benden sonra onları kötü niyyetlerinize hedef tutmayınız! Nefsinize uyup, kin bağlamayınız! Onları sevenler, beni sevdikleri için severler. Onları sevmiyenler, beni sevmedikleri için sevmezler. Onlara el ile, dil ile eziyet edenler, gücendirenler, Allahü teâlâya eziyet etmiş olurlar ki, bunun da muâhazesi, ibret cezası gecikmez, verilir.”

    “Zamanlar, asırlar ahâlisinin en hayırlısı, en iyisi, benim asrımın ahâlisidir (Yâni Sahâbe-i kiramın hepsidir.) Ondan sonra ikinci asrın, ondan sonra üçüncü asrın mü’minleridir.”

    Allahü teâlâ, beni insanların en asilzadesi olan Kureyş kabilesinden seçti ve bana, insanlar arasından en iyilerini arkadaş, sâhib olarak ayırdı. Bunlardan bir kaçını bana vezir olarak seçti ve dîn-i İslâm’ı, insanlara bildirmekte, yardımcı kıldı. Bunlardan bâzılarını da Eshâr olarak (Yâni zevce tarafından akraba olarak) ayırdı. Bunları seb edenlere, iftira edenlere, söğenlere, Aklahü teâlânın ve bütün meleklerin ve insanların laneti olsun! Allahü teâlâ, kıyamet günü, bunların farzlarını ve sünnetlerini kabul etmez.” (Ebû Bekr ve Ömer (radıyallahü anhümâ) hem vezîrleri idi, hem de eshârı idi. Çünkü, birisi, ezvâc-ı mütahherâtdan Âişe’nin, ikincisi de, Hafsa’nın (radıyallahü anhümâ) babaları idi. Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem mübarek zevcesi Ümm-i Habîbe (radıyallahü anhâ) annemizin erkek kardeşi olan Muâviye ve babası Ebû Süfyân ve anası Hinci (radıyallahü anhüm) de, eshârdan olup, bu hadîs-i şerîfe dâhildirler).

    Yine bir hadîs-i şerîfde buyruldu ki: Eshâbımın ve akrabamın ve bana yardım eden, gösterdiğim yolda gidenlerin sevgisinde, benim hakkımı koruyunuz! Onları sevmek suretiyle benim peygamberlik hakkımı koruyanları, Allahü teâlâ, dünyâda ve âhırette belâlardan, zararlardan korur. Benim peygamberlik hakkımı düşünmiyerek, onları incitenleri, Allahü teâlâ sevmez. Allahü teâlânın sevmediği kimselere azâb etmesi pek yakındır.”

    Bu hadîs-i şerîfler, müslümanların Eshâb-ı kiramın her birini sevip hürmet etmesini ve hepsine saygı göstermesinin lâzım olduğunu açıkça gösteriyor. Aralarında geçen hâdiseleri, Allahü teâlânın emrini yerine getirmek ve doğru yolda yürümek için yaptıklarına inanmak lâzımdır. Bu hâdiselere katılanların hiç birinde makam, şöhret, para hırsı yoktu. Hepsi âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerin emrini yerine getirmek gayesinde idiler.

    Onlar, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemi ilk gördüklerinde ve ilk sohbetinde en yüksek derecelere, sonda varılabilecek şeylere kavuştular. Onların mübarek nefsleri, insanların en iyisinin yâni Muhammed aleyhisselâmın sohbetinde kalbleri cilalayan sözlerini dinlemekle tezkiye bulmuş, temizlenmiş ve emmârelikten, kötülüklere meyletmekten kurtulmuş, nefslerinde dîne uymayan istek kalmamıştı.

    Ehl-i sünnet âlimleri, Eshâb-ı kiramın üstünlük sırasını üçe ayırmıştır:

    1-Muhacirler: Mekke şehri alınmadan önce, Mekke’den veya başka yerlerden, vatanlarını, yakınlarını terk ederek, Medine’ye hicret edenlerdir. Bunlar, Resûlullah’ın yanına îmân ile gelmiş veya gelince îmân etmişlerdir. Amr bin As hazretleri bunlardandır.

    2-Ensâr: Medîne’de veya bu şehre yakın yerlerde ve Evs, Hazrec adlı iki Arab kabilesinden olan müslümanlardır. Çünkü Peygamberimize her türlü yardımda ve fedâkârlıkta bulunacaklarına söz vermişler ve bunda titizlik göstermişlerdir.

    3-Diğer Eshâb-ı kiram: Mekke alındığı zaman ve daha sonra Mekke’de veya başka yerlerde îmâna gelenlerdir. Bunlara Muhacir ve Ensâr denmez. Yalnız sahâbî denir.

    Eshâb-ı kiramın en üstünleri, Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) dört halîfesi sonra Talha, Zübeyr bin Avvâm, Abdurrahmân bin Avf, Sa’d ibni Ebî Vakkâs, Sa’îd bin Zeyd, Ebû Ubeyde bin Cerrah ve hazret-i Hasen ile hazret-i Hüseyn’dir (radıyallahü anhüm). Bunlardan sonra en üstünleri ilk müslüman olan kırk kişidir. Sonra Bedr gazasında bulunan üç yüz on üç sahâbîdir. Bunlardan sonra üstünlük Uhud gazasında bulunan yedi yüz kahramana aittir. Sonra üstün olanlar, hicretin altıncı senesinde, ağaç altında Resûlullah’a; “Ölmek var, dönmek yok” diye söz veren bin dört yüz sahabedir. Bu sözleşmeye Bî’at-ı Rıdvan denir.

    Eshâb-ı kiramın sayısı, Mekke fethinde on bin, Tebük gazasında yetmiş bin, Veda haccında yüz yirmi dört binden fazla sahâbî vardı. Bu konuda daha başka rivayetler de vardır.

    Abdullah bin Evfâ, 705 (H. 86) senesinde Kûfe’de; Abdullah bin Yesr, 706 (H. 88) senesinde Şam’da; Sehl bin Sa’d, 709 (H. 91) senesinde 100 yaşında Medîne’de; Enes bin Mâlik, 711 (H. 93) senesinde Basra’da; Ebü’t-Tufeyl Âmir bin Vasile, 718 (H. 100) senesinde Mekke’de en son vefat eden sahâbîlerdir.

    Peygamberimizin vefatından sonra, Dört Halîfe devrinde de Eshâb-ı kiram, İslâm dînini yaymak ve cihâd etmek hususunda sözlerine sâdık kaldılar. Hepsi ittifak hâlinde, yerlerini, yurtlarını terk ile Arabistan’dan çıkıp, her tarafa yayıldılar. Gidenlerin çoğu, geri dönmeyip, gittikleri yerlerde şehîd oluncaya kadar cihâd edip İslâm dînini yaydılar. Böylece az vakitte çok memleket alındı. Feth edilen yerlerde İslâmiyet hızla yayıldı. Eshâb-ı kiramın hepsi âdildi. İslâmiyet’i bildirmekte hepsi ortaktır. İslâm dînini bizlere onlar naklettiler.

    Eshâb-ı kiramın, İslâm dînine hizmetlerini, örnek yaşayışlarını, faziletlerini, hepsinin isimlerini ve hâl tercümelerini konu edinen pek çok eser te’lif edilmiş ve yayınlanmıştır. Bunlardan İbn-i Hacerl Askalânî’nin El-İsâbe’si, İbn-i Esîr’in Üsüd-ül-gâbe’si, İbn-i Abdilber’in El-İstiâb’ı, İbn-i Sa’d’ın Tabakât’ı, Türkçe olarak İhlâs A,Ş. tarafından yayınlanan Eshâb-ı Kiram kitapları bu konuda yazılan eserlerin meşhûrlarındandır.