Sanat tarihi açısından bakınca, antik Yunan sanatında erotizmin oynadığı büyük rolü hemen görmek kolay. Bugün rahatlıkla pornografi diye nitelendireceğimiz cinsel birleşme sahneleri, üstelik eşcinsel boyutlar da içerecek biçimde, dönemin vazolarında, testilerinde resmediliyordu. Fakat onlar da, bizim bugün anladığımız anlamda bir erotizm boyutu taşımaktan çok uzaktı. Dönemin felsefesiyle iç içe geçmiş anlamlara sahipti. Aynı şey Rönesans dönemi ve daha sonraki dönemler için de geçerli. O yapıtlarda görülen çıplaklık bir kez daha Tanrısal bir anlam taşır, ülküsel güzelliğin dışavurumu olarak ortaya çıkar.
Yunan sanatının ortaya çıkışıyla sanatta sekülerleşme başlar. Yunan sanatı, vecdin yerine neşeyi, tekliğin yerine çokluğu, kutsalın yerine yüceltilmiş olanı, kaderin yerine trajediyi koyarak, gülümsemeyi keşfedip göstererek sanatın yercilleşmesini sağlamıştır. Çünkü, Yunan heykeli, dayandığı akılcılıkla, insanlığın, Tanrısal olanın dışında, kendi bilinciyle üretip kabul ettiği bir güzellik anlayışı sergilediği ilk sanattır. Güzellik artık yüce olandan yercil olana inmiştir.
Erotizm salt muhayyilenin ve imgelerin ürünüdür. Pornografi ne kadar uç noktalara varırsa varsın daima yapılabilecek olanı gösterir. Belki şaşırırız ama her şey orada, olabileceğin sınırları içindedir ve olmaktadır. O nedenle, cep telefonunda konuştuklarını etrafa duyuran da, cipini insanların üstüne süren de, yaşadığı aşkı soyutlamadan anlatan da, kendisini şu ya da bu biçimde ‘teşhir eden’, gösterende pornografinin içindedir. İtiraf etmeye cesaret edemeyip ifşa etmeye başladığınızda pornografiye bulaşırsınız. Oysa, erotizm daima olamayacak olanı, yaşanamayacak olanı gerçekleştirir. Mastürbasyon bunun uç noktasıdır. Hayaller kurar insan o süreçte. Yaşanmış bir şeyi hayal etse bile o, yaşanamayacak bir şeydir. Son bakıştır, erotik olan. Dramatiktir.