• 168 syf.
    ·10/10
    Sevgili Mustafa Hoş'un bu kitabını okuyalı epey oldu aslında ancak bir inceleme yapmadan geçemedim doğrusu..
    Öncelikle Mustafa Hoş'u çoğumuz tanır: Gazeteci,haberci,TV programcısı ve yazar..Haberciliği doğrultusunda yaptığı bir araştırma sonucu yazmış bu kitabını da.Kitap Ensar vakfı ve orada yaşananlarla alâkalı oldukça hassas konuların ele alındığı bir kitaptır.Ülkemizde bazı konular hassastır.Bu konu da onlardan biri.Bu hassasiyetine rağmen Hoş'un konunun üzerine gidişi ve ısrarcı araştırması pek çoğumuzun olduğu gibi benim de taktirimi kazanmıştır.Bravo böyle gazetecilere ülkenin ihtiyacı var doğrusu..Buna rağmen onun son derece ölçülü anlatımı ve eleştirileri ,dikkat çekicidir.
    Mağdur çocukların ve yakınlarının duygusal durumlarını da hassasiyetle gözetmiştir yazar.Bir konu hakkında en iyi değerlendirme için bu tarz kitapların okunması taraftarıyım.
    Anlatım oldukça akıcı,kitabı bir günde bitirdiğimi hatırlıyorum.
    Yazar çocukların yaşadığı anlar ve travmalar konusunda ayrıntıya girmedigi halde kitabın son sayfasını kapattığımda gözyaşlarımı tutamadım.
    Son olarak şunu söylemeliyim: Çocuklarınıza sizden daha iyi hiçkimse sahip çıkamaz da yetiştiremez de. Açta kalsanız çocuklarınız daima yanınızda kanatlarınızın altında olsun.Onun aleyhine olan hiç bir ortamda bulunmasına müsaade etmeyin.Onlar bizim en kıymetlilerimiz değil mi?...
    Bu konuda bilgilenmek isteyenlere öneririm.
    Keyifle okuyun.
  • “Akp’nin cankuşu Ensar Vakfı'nın yurdunda 10 erkek çocuğuna tecavüz edildiği, cinsel istismara uğrayan çocukların sayısının 45 olduğu, tecavüzlerin 3 sene aralıksız devam ettiği ortaya çıktı. Aile bakanımız “bi kerecik” dedi. Şikayetçi olmasınlar diye, ailelere 10'ar bin lira sus parası verildiği yazıldı, davanın üstü apar topar örtüldü.
    Mavi Marmara'da öldürülen vatandaşlarımızın hayatına karşılık 20 milyon dolar tazminat alındı. Dünya tarihinde görülmemiş bir rezaletle, uluslararası kan parasına TBMM'de onay verildi. Yandaş gazeteci televizyona çıkıp, pişkin pişkin izah etti, “bu para aileleri teselli eder, dertlerine derman olur” dedi.
    En son…
    Şehidin eşi şikayetten vazgeçti.
    Sinan Çetin'in oğlu sıyırdı.
    Kronolojik olarak “en son” dedim ama, aslında ne ilktir, ne de son... Çünkü bir ülkede “adalet” olabilmesi için, kanun değil, millet lazımdır.
    Bir baba kızının cenazesi, bir anne oğlunun tabutu, bir kadın kocasının mezarı, bir erkek eşinin kefeni üzerinden alışveriş hesabı yapıyorsa... Zavallılık bu seviyedeyse, tamah ölümüneyse... O ülkede adaletten de bahsedilemez, milletten de.”
    Yılmaz Özdil
    Sayfa 127 - Kırmızı Kedi Yayınevi
  • 120 syf.
    ·Beğendi·10/10
    mükemmel ötesi bir araştırmacı gazetecilik örneği Süleymancı ve ensar vakfı yurtlarında meydana gelmez akıl almaz olayların(adını zikretmek bile utanç verici bir olay) dava süreçleri,devletin olayların üstünü örtbas etme çabaları,madur ailelerin hukuk ve adalet karşısında yıldırımlı,baskı altında tehditle alınan ifadeler ve daha neler neler.Kokuşmuş bir dünyada kokuşmuş bir adalet düzeninde utanç verici bu olayları duydukça içim sızladı.Eğitimcilerin,ailelerin kısacası herkesin okuması bu kokuşmuş düzene bir dur demesi gerek.
  • 120 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Bu kitapta devletin vatandaşını nasıl tarikatların, dincilerin, şeyhlerin kucağına bıraktığını, ülkede korkunç bir denetim aksaklığı olduğunu göreceksiniz. Yakın yıllarda gerçekleşen Ensar vakfı olayı, Aladağ yurt yangını ve buna benzer bir kaç olayın iç yüzünü okuyacaksınız. Tarikatların, cemaatlerin etrafımızı, devletin açtığı boşluklardan yararlanarak ve dini kullanarak nasıl sardığın açık yüreklilikle dile getiren Gazeteci İsmail Saymaz'a teşekkür ediyorum. Önemli olayları çok çabuk unutulan, unutturulan güzel ülkemde bu ve benzeri kitapların sık sık okunması gerekiyor diye düşünüyorum.
  • Denebilir ki, Ensar Vakfı Başkanı İsmail Cenk Dilberoğlu, ceza almamak ve vakfını kapattırmamak için, “Bizim yurdumuz yok,” dedi.

    Peki, bir devletin valisi yalan söyler miydi?
    Ne hazindir ki, söylüyordu.
  • İz Yayıncılıktan yayınlanan baskısını aldığım için pişman olduğum kitap. Yayınevi ve çevirmen faktörünün önemini bir kez daha hatırlattı. Kitaba biraz dikkat edildiğinde, çevirmen biraz araştırıldığında ön yargı oluşmaması mümkün değil. Hele din bezirganlarının hüküm sürdüğü canım ülkemizde yaşıyorsak.

    Kitabın arka kapak yazısı şöyle: Rimbaud ölümüne yakın birçok manev'i haller yaşamıştır. Ölürken, son nefesinde Arapça "Allah Kerim" demiştir. Rimbaud'nun bu son sözü, onun İslam'a bakışı hakkında bize bir fikir vermektedir, çünkü kimilerinin ileri sürdüğü gibi, dinsiz birinin ya da Hıristiyan birinin durup bir cümleyi söylemesi kuşkusuz bir rastlantı olamaz. Rimbaud'nun hayatının son dönemi İslam'la kaynaşmış bir şekilde geçmiştir. Bu bilinen bir gerçektir. Bu husus hem Batı'da hem de ülkemizde açıkça yazılmıştır.

    Ölürken Allah, İsa, Uçan Spagetti Canavarı demesi umrumda değil, amaç dincilik değilse. Dedi veya demedi. Kitabın arkasında Rimbaud’ nun kronolojik özgeçmişi var. Allah dediğini yazdınız, hoş güzel, neden Verlaine ile eşcinsel ilişki yaşadığını, uyuşturucu kullandığını yazmıyorsunuz?

    Aşağıdaki linkte çevirmenin Ensar Vakfı’ ndaki bir semineri var. Ensar Vakfını duymayan bir Sağır Sultan kalmıştır sanırım.

    https://www.youtube.com/watch?v=aWJLKdP0__E

    Çevirmen Mahmut Kanık. Kitapta şu şekilde yazılmış: Kayseri İmam Hatip Lisesi mezunu. Üniversite tahsilini Erzurum’ da (Atatürk Üniversitesi yazılmıyor ki bilinçli olarak yapıldığını düşünüyorum) Edebiyat Fakültesi’ nde Fransız Filolojisi’ nde yapmış. Atatürk yazılıp yazılmaması yine çok önemli gözükmeyebilir, bunlar küçük detaylar ama rejim karşıtlığı olarak bilinçli yapıldığı şüphesi uyandırıyor. Rejimi yıpratmak kolay değildir. Her alana yayılan bir çalışma gerektirir. Çevirmenin, yayınevinin, dinciliği/ misyonerliği Rimbaoud veya başka edebi kişilikler üzerinden yapmasını etik bulmuyorum.

    Sf 31- 32
    ‘’ Lügat kitabımda tek isim Allah…’’
    Necip Fazıl Kısakürek’ in (Çile şiir kitabı, (s.158) Yüzkarası adlı şiirin son dizesindeki kelime, Rimbaud’ nun düşlediği kelime/ söz değil mi?

    Tamam. Necip Fazıl Kısakürek’ in şiirinde geçen Allah’ ı da Rimbaud'nun ömrü boyunca arayıp bulamadığı aşkı olarak koyduk mu al sana geç de olsa doğru yolu bulan Müslüman Rimbaud. Gerçek yazar müslüman Rahman Abu Bekir 1874 yılında öldü. Yerine Arthur Rimboud adıyla geçen Mosseu Yohen sebatayist bir … Hikayenin geri kalanını biliyorsun.