• Megiddo… Enver Paşa, Mustafa Kemal’in cepheden kaçtığını bildiren telgrafı elleri titreyerek okuyor. Gözlerine inanamıyor. Bir daha okuyor
    ENVER PAŞA, ÖFKEDEN ÇILGINA DÖNÜYOR…
    “HAİN… KORKAK, CEPHEDEN NASIL KAÇAR
    MUSTAFA KEMAL’İ KURŞUNA DİZDİRECEĞİM..”
    22 Eylül 1918. 100 yıl önce bugün. İngiliz taarruzu 19 Eylül 1918 günü saat 04.30’da Nablus istikametinde başladı. Allenby’nin süvarileri Mustafa Kemal’in cephede yarattığı boşluktan girerek 8’inci Ordu’nun arkasına dolandı. Nasıra’daki karargahında bulunan Liman von Sanders’in o gün o saatte neler olduğunu anlaması mümkün değildi. Durumu anladığında Enver Paşa’ya telgraf gönderdi. Mustafa Kemal, 7’inci Orduyu da alarak cepheden ayrılmıştı. Yani kaçmıştı. İngilizlerle savaşmaya yanaşmıyordu. Yüzünü İngiliz’e dönüp siper kazması lazımdı. Bunu yapmıyordu. Emir dinlemiyordu. Enver Paşa, öfkeyle, astlarının bulunduğu odaya daldı…

    Kaynak: Murat Sertoğlu, Mareşal Fevzi Çakmak Açıklıyor, s.14
  • O, Napolyon olmak için çalıştı; ben ise kendimi esir Müslüman yığınının halası içinde yok etmek hedefini takip ediyorum
  • Atatürk'ün umumi kâtibi Hasan Rıza Soyak'ın babası Necip Bey, Üsküp eşrafından pek dürüst bir efendi idi. 1908 Hürriyet savaşından önce, İttihatçılarla münasebette bulunduğu vakit, Enver Bey de ona defalarca misafir olmuştu. Kendisini pek sayar, gördükçe elini öperdi. Bir sultanla evlendikten sonra da eşini yabancı erkek olarak yalnız onun yanına çıkarmıştı.
    İttihat ve Terakki umumi merkezi Birinci Dünya Savaşının son yılında artık zaferden tamamiyle umut kesmişti. Rusya da yıkıldığına göre, tekli barış yapma imkânı aramak fikri hepsini sarmıştı. Fakat Enver Paşa'ya bu bahsi açmağa hiçbirinin cesareti yoktu.
    Birgün Necip Bey'i merkeze çağırdılar. Durumu ve düşündüklerini son çareyi anlattıktan sonra:
    -Dinlese dinlese, seni dinler. Bir vatan vazifesidir, teşebbüs et, dediler.
    Necip Bey, Enver'in yalısına gideceği günün sabahı, evdekilere:
    - Bugün çok ehemmiyetli bir vazife yapmağa gidiyorum, inşallah muvaffak olurum dedi.
    Enver, kendisini öğle yemeğine alıkoydu. Sofrada Necip Bey bahsi açtı, dili döndüğü kadar konuştu. Enver sonuna kadar dinledikten sonra:
    - Vah Necip Bey vah, dedi, seni de zehirlemişler. Sen ki mâneviyata inanırsın, bilmiş ol ki, ben Allah tarafından büyük Türk Hakanlığını kurmağa "müekkel"im. Git evinde rahat uyu!
    Necip Bey eve döndüğü vakit, şöyle diyordu:
    - Eğer bu adam Harbiye Nâzırı, Başkumandan Vekili ve Yaver-i hazret-i şehriyari olmasa, yeri doğrudan doğruya tımarhanedir.
    Falih Rıfkı Atay
    Sayfa 25 - Milli Eğitim Basımevi- Devlet Kitapları, 1000 Temel Eser
  • 1914 de İstanbul havası, Enver'le kaplı, onunla aydınlık, onunla kapanıktı. Mukaddes Cihad, askerlik zorunu, bir de taassup baskısı ile artırıyordu. Bıyığını kesen bir zabitin merkez komutanlığında döğüldüğünü işitiyorduk.
    Hususi kaleminde çalıştığım ve bana o kadar kudretli gelen Talât Bey'in bile onun gölgesinde kaldığını seziyordum. Esasen ona fikirci bir adam olarak bir değer vermemiştim. Bana göre bizim gençliğin aradığı hürriyetleri, kadın, tefekkür ve hayat hürriyetini ancak Cemâl Paşa'dan ve eğer varsa onun kafasında olanlardan beklemek gerekti. Enver'le müslüman ortaçağı, bütün yeşilliği ile devam edecekti.
    Zafer bile neye yarayacaktı? Bir cinayet olan bu soru, Anadolu ve Suriye'de Almanların nasıl bir maksatla çalıştıklarını gördükçe, sık sık zihnimden geçer oldu.
    Hayır, Türkiye'yi kurtarmak için, Alman zaferi yetmezdi. Enver'den ve Almanlar'dan kurtulmak da lâzımdı. Bunu kim yapacaktı?
    Falih Rıfkı Atay
    Sayfa 24 - Milli Eğitim Basımevi- Devlet Kitapları, 1000 Temel Eser
  • Harbe nasıl, niçin ve ne hesapla girmiştik? Bunu bir adam biliyor: Enver!
    Enver'i, binbaşı iken, Edirne'de bir arkadaşının, Salâhaddin Âdil'in tavsiyesi ile tanımıştım. Edirne'yi henüz almıştık. Ben karargâha gittiğim vakit, sınırdan dönmüştü.
    -Bizim halimize bakınız. Şimdi Mustafa Paşa'da köylüler bana ihtiyar bir adam getirdiler. Kız arayan Bulgarlara köylü kızları haber verip teslim etmiş. Siz olsanız bu adama ne yaparsınız?
    -....
    O vakitler pek de yukarı kıvrık olmayan bıyıkları altından gülümseyerek:
    - Beni günaha soktu. Dayanamadım, öldürmeye mecbur oldum, dedi.
    Falih Rıfkı Atay
    Sayfa 22 - Milli Eğitim Basımevi- Devlet Kitapları, 1000 Temel Eser
  • Atatürk'ün yaptığı devrimlerin toplandığı noktaya sosyolojinin dilinde NOMOS ilke denir, yani baş ilke, esas, tüm devrimlerin dayandığı temel ilke. O da LAİKLİKTİR. Diğer devrimleri laikliği bilmeden anlamak olanaksız.

    Anadolu halkının belki daha Atatürk dünyaya gelmeden gerçekleşmesini istediği birçok şeyin girişimleri yapılıyor, ancak derli toplu hayata geçirilemiyordu. Cumhuriyetle başlayan birçok devrimin, halkta karşılığını hızlı bulma nedeni de budur.

    Enver Paşa, Şapka ve Dil devrimini başlatmış fakat savaşın hareketliliğinde ikisi de güme gitmişti. Teorik birikiminin yoksulluğu da bunların altından kalkmasını zorlaştırıyordu. İsmet İnönü'nün yeniliğe duyduğu yılgınlık da bu sonuçsuz denemelerden gelir.

    Atatürk Harf ve Dil devrimlerini duyurduğunda ortaya çıkan tartışmalar "Bu da nerden çıktı?" değil, "Tamam da NASIL yapalım?" merkezindeydi. Yapılan devrimler içinde en uzun yaşayanı dilimizde sadeleşme ve yenilik oldu. Bu iş 15 yılda olur dediler. Atatürk 3 ayda bitirdi.

    Bilge Karasu'nun bu kitabında da Türkçe Ziyafeti var. Öz Türkçe sözcüklerle ilmik ilmik dokumuş; sade, yalın, akıcı, ustaca... Gerçek Aydınların omuz verdiği her devrimin, her tutkunun, halkta karşılık bulduğunu, gerçekleştiğini, Altı Ay Bir Güz kanıtlıyor...
  • Bu kitap Kutul Amare savaşını ne zorluklar altında kazanıldığını anlatıyor. Dönemin Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın amcası olan Halil Paşayı anlatıyor. Okunması gereken bir kitap.