"...Başlarına taktıkları şey de türban değil, siyasal bir simge. İran'da da böyle başlamıştı her şey. Önce üniversitelere binlerce türbanlı kız öğrenci doldurulacak sonra devlet dairelerine ondan sonra da Arapça yazı isteriz, tatiller pazardan cumaya alınsın diye tutturacak ve bizi bir şeriat devleti yapacaklar. Taliban gibi bir şey yani."
"... Bizim nenelerimizin hep başı kapalıydı ama bunlar başka türlü bir şekil veriyorlar. Normal başörtüsü değil siyasal bir simge, bir üniforma."
... Bu ülkede herkesin birbirinden nefret ettiğini belki bininci kez düşünüyordu. Askerler sivillerden, siviller askerlerden, havacılar karacılardan, karacılar denizcilerden, mülkiyeliler hukukçulardan, iş adamları siyasetçilerden, siyasetçiler iş adamlarından nefret ediyor medyada ise herkes birbirinin kanına ekmek doğruyordu. Gazete köşelerinde her gün ağza alınmaz küfürlerin yayımlandığı tek ülkeydi burası...
Metanoya, kendinin ötesine geçmek, kendini aşmak, kendi olmaktan çıkmak gibi bir anlam içeriyordu. Bütün sorun "kendi" kavramındaydı zaten. Ne demekti kendi, kendisi, ben?
İnsan kendi adını on kez üst üste söylediğinde bile yabancılaşıyordu da doğumundan ölümüne kadar taşıdığı "ben" bilincine ya da "kendi" damgasına niye yabancılaşmıyordu?