• Eskiye dair bir şeyleri özlemek için illa yaşın da eskimesi mi lazım? Bir şeye özlem duymak için illa yaşamak mı lazım?
  • Özlemek, kendisinden bibehre kalınması mümkün olmayan bir duygudur. İnsanoğlu mütemadiyen özlemle yoğrulmaktadır. Bunu bir çeşit ızdırap olarak kabul edenler olduğu kadar hayatının bu duyguya bağlı olduğunu muhakeme edenlerle de karşılaşıyoruz. Özlemle beslenen insanlar, içinde oldukları anın kıymetini geçmişlerinden yola çıkarak muhafaza etmekte ve geleceklerini de bu minval üzere inşa etmektedirler. Hal böyle olunca insanın özlem duyduğu her ne ise bunu ortaya koymak elzemdir.
    Şehirlerin dönemlerine göre yeniden imar edilmesi özlemlerimizin artmasında büyük rol oynamaktadır. Benim için çocukluğumuzun geçtiği müstakil evler, ilk aşkımızın evinin olduğu sokak, her bayram, akrabaları ziyaret etmek için arşınladığımız o kenar mahalleler, kendimizi ilk gününde sahipsiz ve yapayalnız hissettiğimiz ama hatıralarıyla ve kazandırdığı dostluklarıyla yolun sonunda daima hatıralarımızda yaşattığımız ilkokulumuz sadece bazısıdır.
    Her davranış biçiminin temelinde özlem olduğu kanaatindeyim. Karşılaştığım olumlu/olumsuz her davranışta “Acaba bu neleri özlemenin sonucu?” diye düşündüğüm için insanları makul görebiliyorum. Yazar Mustafa Kutlu’da bu minval üzere, karşılaştığı şeylere olağan gözüyle bakarak hareket ediyormuş gibi geliyor bana. Nitekim Şehir Mektupları isimli eserinde yazdığı İstanbul ağırlıklı metinlerde bize bunu söylemektedir. Eserin temelinde özlem, iskeletinde şehirleşme ve dış cephesinde ise kadim olanla modernliğin deveranındaki insanlık vardır.
    Eskinin eş, dost ve akrabalık ilişkilerinin zayıflamasından ticaretin ve siyasetin tiranlığına, imkanların araç olmaktan çıkıp amaç haline gelişinde ki sürece kadar olan akışı olduğu gibi ortaya koymaktadır. Bunu yaparken de hastalıklı, bayağı olduğu kadar yıkıcı olan bu durumu, faillerini kenarda bekleterek nazarımızı sadece değişimin kendisine odaklıyor. Öyle olduğu içinde akılda sade ve akıcı bir bilinç yeşeriyor. Her ne kadar eskiye dönüş imkansız gibi gözükse de bize zevkin ve asaletin pırıltılarının var olduğuna, buna sahip olamasak bile özlemiyle diri durmamıza kapı aralıyor.
    “Onlar kimdir? Onlar senin deden, benim babam, ötekinin amcası, dayısı… Onlar bizim insanlarımız… Allah’ın ipi, işte bu insanların, bu tutumun, bu tavrın elinde.”*
    Başını ellerinin arasına alarak düşündüğünü zannettiğim Mustaf Kutlu’nun gözlerinde kimsenin görmediği şiddetli özlemi eserde saba rüzgarına tebdil ederek nice zihinlerde bir uyanışın, kaybettiğimiz bazı şeylerin olduğunu göstermek istemektedir. Anlayış seviyemizin gittikçe aşağılara doğru seyrinden, birbirimize karşı yitirdiğimiz sabırların, usül ve erkan gözetmeden yakalamaya çalıştığımız zenginliğin büyüsüne kapıldığımız bu zamanda “Zahirde olup bitenler bizi aldatmasın. Bizler batına bakmasını da bilen bir gelenekten geliyoruz.”** diyerek ahvalden rahatsız olanlara tesellide bulunuyor Şehir Mektupları’nda.
    Eserin, şehirleşmenin insana yansımasında ki tutumuna dair isabetli bir tespiti de var. Yalnızlığın hayvanlardan alınıp, ihtiyarlara verilmesi meselesine dair bir tespit. Hayvanat, yalnızlıklarına çare olma adına şehirli insan tarafından sahiplenildi ve ihtiyarlarımız ‘son teknolojik sistemlerle donatılmış huzur evi’ denilen çukurlara itildi. Burada şunu belirtmek gerekir, biz hiç kimsesi olmayanlar ya da bazı sebeplerden dolayı buralara yerleştirilen kişiler üzerinden düşüncelerimizi belirtmiyoruz. Ancak tamamen keyif ve haz üzerinde yaşam sürdüren ve yalnızlığı hayvanlardan zalimce çekip alarak ihtiyarlara layık gören kişilerden bahsediyoruz. Eserde, evcil hayvanlarıyla yürüyüşe çıkanların sayısının arttığından ve buna paralel olarak huzurevlerinde ki ihtiyarlarında çoğaldığına dair bir rabıta kuruluyor. Acı ve gerçek olanda budur. Değişen ve geliştiği düşünülen çağda kullanım süresi dolmuş ihtiyarlar için evlatlarının halinde ki “Yaşasın Huzurevleri” naralarını üzülerek görüyoruz. Buna benzer tespitleriyle beraber, Mustafa Kutlu bizlere şu gerçeği de göstermektedir: “Ben, değişim rüzgarlarının toza-dumana buladığı, yolsuzluk ve ahlaksızlığın öne çıktığı, at izinin it izine karıştığı bu hengamede; sessiz yığınların bir vakur bekleyiş ve bir güzel sabır ile bizi biz yapan değerleri savunduğuna, onları ‘bozkırdaki çekirdek’ misali sakladığına inanıyorum.”
    Mustafa Kutlu’nun Şehir Mektupları isimli eseri bende böyle bir izlenim bıraktı. Özlem, şehirleşme ve eski ile yeninin arasında sıkışıp kalma halinin İstanbul merkezli mektuplarla dile getirilmesidir. Bende başımı iki elim arasına alarak eski ile yeni arasında ki çatışmaya dair tespitleri yaparak onarılması için hareket edeceğim. Çünkü ben özlüyorum. Mütemadiyen özleyeceğim. Belki o sevgilinin otağını, belki sevgiliyi sevgili yapan o kadim davranış biçimini…
  • Türk klasikleri okurken beni en çok üzen şeylerden biri şu: Hani çoğu insanın bahsini ettiği bir eskiye özlem, eski zamanlarda yaşama hayali vardır ya? İşte o hayalin gerçekleşse aslında çok da aradığımız gibi olmayacağını görmek.

    İntibah başlangıcıyla beni büyüleyen, gittikçe biraz modumu düşürse de severek okuduğum bir kitap oldu. İyi yetişmiş bir genç olan Ali Beyin, ilk aşkının etkisiyle yaşadığı değişimi okuyor, bir yandan da dönemin üzücü (bence) ve bizden pek de farklı olmayan hallerini görüyoruz.

    Yazıldığı yılları düşünürsek kullanılan cesur ifadelere, değinilen hassas değerlere ve yapılan eleştirilere bir hayli hayran kaldığımı itiraf etmeliyim. Aynı zamanda sürekli ayılıp bayılmacalar, tekrarlar ve vasat kötü karakterler olması da bu zamanda okurken biraz yormuş olabilir. Yeşilçam sever misiniz bilmiyorum ama ben kendimi bilmezden evvel bile ısınamıyordum kendisine. İntibah'ın sonlara doğru o meşhur filmleri anımsayıp göz devirdiğimi söylersem halimi anlayacağınızı umuyorum.

    Toparlamam gerekirse İntibah'ı keyifle okudum ve elbette tavsiye ederim.
  • Dönüş, Yunancada nostos demek. Algos,keder anlamına geliyor. Yani nostalji, doyurulamamış dönüş arzusundan kaynaklanan bir keder. Avrupalıların çoğu bu temel kavram için Yunanca kökenli bir sözcük (nostalgie, nostalgia), sonra kökü kendi ulusal dillerinden gelen başka sözcükler kullanabiliyorlar: İspanyollar anoranza diyor; Portekizliler saudade diyor. Bu sözcükler her dilde farklı anlamsal nüansa sahip. Çoğunlukla sadece ülkeye dönüşün olanaksızlığının neden olduğu hüznü belirtiyorlar; sıla hasreti, gurbet acısı. İngilizcedeki homesickness ya da Almancadaki Heimweh, Hollandacadaki heimwee. Ama bu, bu büyük kavramın daraltılması anlamına geliyor. En eski Avrupa dillerinden biri olan İzlandacada iki ayrı terim kullanılıyor: söknudur, genel anlamıyla nostalji ve heimfra, sıla hasreti. Çekler, Yunancadan alınan nostalji sözcüğünün yanı sıra bu kavram için stesk diye kendi isimlerini ve kendi fiillerini de kullanıyorlar; Çekçede en dokunaklı aşk cümlesi: Styska se mi po tobe: Sana hasretim; yokluğunun acısına dayanamıyorum. İspanyolcadaki anoranza, anorar (nostalji duymak, özlemek) fiilinden gelir, o da Latince ignorare (bilmemek) sözcüğünden türeyen Katalanca enyorar’dan. Bu etimolojik aydınlatmanın ışığında, nostalji, bilmemenin acısı olarak ortaya çıkıyor. Uzaktasın, ve ben sana ne olduğunu bilmiyorum. Ülkem uzakta ve ben orada neler olduğunu bilmiyorum. Bazı dillerin nostaljiyi kullanmakta sıkıntıları var: Fransızlar nostaljiyi ancak Yunanca kökenli nostalgie ismiyle ifade edebilirler ve fiilleri yoktur. Şöyle diyebilirler: Je m’emnuie de toi (‘’Seni özlüyorum’’) ama s’ennuyer (özlemek) sözcüğü zayıftır, soğuktur, her halükarda böylesine ciddi bir duygu için fazla hafif kalır. Almanlar nostaljiyi Yunanca biçimiyle pek nadir kullanırlar ve Sehnsucht demeyi tercih ederler: orada bulunmayana duyulan istek; ama Sehnsucht asla gerçekleşmemiş olana (yeni bir maceraya ) karşı da duyulabilir ve dolayısıyla içinde ille de bir nostos düşüncesini barındırmaz; Sehnsucht’un içine dönüş saplantısını katabilmek için, yanına bir tümleç eklemek gerekir: Sehnsucht nach der Vergangenheit, nach der verlorenen Kindheit, nach der ersten Liebe (geçmişe, kaybolan çocukluğa, ilk aşka özlem).


    İsmini buradan alıyor olmalı kitap ve sıla hasretini, eskiye duyulanın özlem mi yoksa yabancı bir duygu mu olduğunu anlamlandırmaya çalışıyor. Kültüründen, sokaklarından, insanlarından uzak kaldığın bir yer artık senin yurdun olabilir mi? Hele ki yeni bir yurt edinmeye çalışarak yeni alışkanlıklar, yeni deneyimler, yeni tatlar, yeni zevkler, yeni sevişler, yeni terk ediş ve terk edilişler edindiysen? 1968’in Prag’ında Sovyetlerin yerleşmeye başladığı yurdunda Soğuk Savaşın izlerini taşımamak adına Paris’e yerleşen İrena’nın içsel ve dışsal bir yolculuğuydu okuduğum. Ama beni daha çok etkileyenler Josef’inkiler oldu nedense. Yurda tekrar dönüşü ‘bilebilecek’, anlayabilecek birileri olmalıymış gerçekten yoksa o yalnızlık, o yabancılaşma her şeye, o sıkılmışlık geçmezmiş.
  • Şunu unutmamalı aslında.
    Geçmiş, bir daha geri gelmeyecek.
    Değişenler, geriye dönmeyecek.
    O nedenle eskiye özlem,yalnız eskimişlere has bir bakış olarak kalacak.Yenileri hiç mi hiç ilgilendirmeyecek.
  • Ansızın gelen eskiye özlem duygusu acıtıyor
  • Gözağrısı, değerlerimizle şekillenmiş mazimizi anıyor. Çocukluğumuzun masum, hevesli, eğlenceli anılarını günyüzüne çıkarıyor. Eskiye özlem kitabın ana teması. Büyükşehir telaşesinde unutulan günleri, artık göz ardı edilen değerleri hatırlatmak istiyor.

    2017 En İyi Deneme Kitabı Ödülü'nü alan kitap, beklentimi yüksek tutmama neden oldu. Birkaç denemesi dışında etkileyici olmadığını söyleyebilirim. Sürekli tekrarlanan cümleler, eğreti duran betimlemeler, eksiltili cümleler benim için sıkıcıydı.

    ''zihinlerin şemsiyesiz sıcak taşlıkları / batmakta olan güneşin kir bulaşığı donuk turuncu kıvamı / gövdemizin gizli buzullar gibi ıssızlaşan nahiyeleri / bir kırmızı çiçeğin mercekte buğulandıkça kızıllaşan yalnızlığı / alabildiğine uzanan sarı sessiz düzlüklerin sırma saçları / o kir bulaşığı turuncu güneş lekesi / sükûnetin kanun olduğu sularda kıpırtısız bekleyen kayıklar / içimizin direngen bozkırları''

    Böylesi betimlemelerle geçen ve beni yoran bir okuma oldu. Kitaptaki denemelerin, yazarın dergi ve gazete yazılarından derlendiği belli oluyor. Elinizde daha iyi bir kitap yoksa sadece vakit geçirmek için okunabilir.