• Insanı eskiye dönüp vahşi doğada tek başına yaşamaya, sadece ormandan ve doğadan; gerektikçe de parayla değil takas yoluyla geçinmeye iten dürtüleri çok güzel anlatan ve aslında hepimizin içinde (az ya da benimki gibi dayanılmayacak boyutta) bulunan bu eğilime ışık tutan çok güzel bir başucu kitabı. Doğaya, doğal yaşama, anti-modernizme, bireyciliğe ve sivil itaatsizliğe bu kadar yatkınken bu kitabı daha önce okumamış, hatta duymamış olmam gerçekten şaşırtıcı. Belki benim gibileriniz vardır diye birkaç şey yazmak istedim.

    Öncelikle kitaba “doğada yaşam rehberi” gibi sıfatlar yakıştırmak kesinlikle yanlış olur. Kitap kesinlikle bir rehber ya da alet yapımında vs. yol gösterici olarak kullanılabilecek türden değil; tamamen monologlarla ilerleyen ve daha çok Doppler’ı ormanda yaşamaya iten bireysel içgüdülerine odaklanan bir anlatımı var.

    Çoğu açıdan Throeau’nun Walden’ından esinlenildiğini hissettiğim yerleri oldu. Doppler’ın modern yaşamın ihtiyaç duymadığımız şeyleri sürekli ve gittikçe daha güçlü bir şekilde gereksindirmesine başkaldırıp tek başına ormana taşınmasından ve basit yaşayarak avcı-toplayıcı yaşama geri dönmesinden tutun, popüler kültürü (kızının Yüzüklerin Efendisi takıntısı nedeniyle dahil olduğu ve o dönem fantastik dünyanın zirve yapmasıyla bu durumu fırsat bilip ticarete dökerek  birçok açıdan para kazanma kapısı bulan yeni kapitalist kültür üzerinden) trajikomik bir biçimde eleştirmesine ve tüketim toplumuna kafa tutarak yürüttüğü takas ekonomisine kadar her bir tutumu Thoreau’nun sivil itaatsizliğini çağrıştırmakta. Kent yaşamının git gide daha fazla tüketmeye ve satın almaya odaklı, algı yönetimiyle çocukluktan başlayarak insanlara satın almanın özgürleştirdiği düşüncesini yükleyen ancak aslında onları eşyalara zincirlerle bağımlı kılan evrimini çok güzel bir şekilde eleştiriyor yazar, kahramanımız Doppler’ın dilinden. Tıpkı “Walden”da betimlenen yaşama biçimi gibi Doppler’ın seçtiği de öyle kolay kolay üstesinden gelinecek türden değil. Tek başına, zorlu, kendine yeterliği gözeten bir yaşam bu. Yalınlık üzerine kurulu bir yaşam. Başka varlıklara haksızlık yapmamayı gözeten bir yaşam. Walden Gölü’nde Thoreau’yla yönetim arasındaki ilişkinin neredeyse tıpatıp benzerini, kitapta Doppler ve kafa tuttuğu siyasi gereklilikler arasında da görmekteyiz. Ancak tabii ki yazar Loe’nun Norveçli oluşu, romana daha Nordik bir hava katmış ve kuzey ormanlarının esintisini sunmuş; bunun yanında günümüz Norveç kültürünü de mizahi bir dille eleştirmiş. Türk okuruna kısmen yabancı olduğunu düşündüğüm (evrenselleşen Amerikan kültürüne kıyasla) kuzey kültürünü eleştirel bir açıdan okumak için de kitap birebir. Yazımın sonunda yer alan alıntılarda bu kısımlara dair örnekleri de görebilirsiniz.

    Hayatı boyunca her işte başarılı olmuş, Norveç’in seçkin ailelerinden biri olan ve standartların üstünde bir yaşama sahip olan Doppler, bir gün ormanda bisikletten düşmesiyle hayatındaki gereksiz lükslerin ve anlamsızlıkların farkına varır. Birden tüm hayatını, ailesini, işini ve hayatının temelini oluşturan tüm o orta sınıf idealleriyle gerekliliklerini sorgulamaya başlar ve bu sorgulama süreci, her şeyi geride bırakıp ormana taşınma kararıyla sonuçlanır.  Daha önce neredeyse hiç tanımadığı babasının ölümüyle hayatın anlamsızlığı ve var olma – yok olma süreci üzerine düşünmeye başlar. Ormanda kurduğu çadırının içinde yalnız ve tek başına olmaktan mutludur. Ancak bir gün, vazgeçemediği bir lüks olan ve insanlığın en üst düzeyi olarak gördüğü yağsız süt krizine girmesiyle modern toplumla ilişki kurmak durumunda kalır ve kendi çapında takas ekonomisini başlatır. Anlaştığı bir süpermarketten, avladığı geyik etlerine karşılık süt ve gerekli birkaç malzeme alarak ihtiyaçlarını giderir. Bu sırada avladığı geyiğin yavrusuyla aralarında bir bağ oluşur ve ona Bongo adını vererek çadırına alır; birlikte yaşamaya başlarlar.

    Orman yaşamına git gide daha çok adapte olan ve eski yaşamının hiçbir kolaylığına özlem duymayan Doppler, ailesinin ihtiyaçlarından dolayı bir-iki günlüğüne tekrar eve dönmek zorunda kalınca eski hayatından ve eskiden olduğu kişiden ne kadar uzaklaştığını bir kez daha fark eder. Bu aşamada da günümüzün, sözde hayatımızı kolaylaştıran teknolojilerini ve ekranlarla çepeçevre sarılmış, hiçbir şeye zamanımızın kalmadığını hissettiren gündelik telaşlarımızı tamamen doğal bir gözlemle eleştirir.

    Zaman zaman maddi durumu epey yüksek ailelerin yaşadığı semte giderek hırsızlık yapması kitapta eleştirilebilir bir nokta olabilir; ancak bu evlerden birinde yaşayan Bay Düsseldorf ile geliştirdiği ilişkiyle bunun altında yatan düşüncelerini de açıklar Doppler. Hatta bir gece kendi evinde kalırken eve girmeye çalışan hırsızla geliştirdiği dostluk, olaya tamamen bambaşka bir perspektiften bakmamızı sağlamakta.

    Son olarak değinmek istediğim nokta Doppler’ın çocuklarıyla ilişkisi. Başarıya ve başarılı olmaya kafa tutmuş biri olarak Doppler çocuklarını alışılagelmiş kalıplarla yetiştirmeye kesinlikle karşı. Hatta okulunda, derslerinde, sosyal aktivitelerinde anladığımız türden “başarılı” olmuş kızını “kurtarılamaz” olarak tanımlıyor. Küçük oğlunun doğayla iç içeliğini ve doğal yaşama yatkınlığını daha çok kendine benzeten Doppler, oğlunun da ormandaki çadırda kendisiyle yaşamaya başlamasıyla farklı bir tutum belirler. Kesinlikle geleneksel bir baba olarak değil, kendi başının çaresine bakmayı öğrenmesini amaçlayan bir tarzda, gelenekselcilerin soğuk ve mesafeli olarak tanımlayacağı bir şekilde yaklaşır oğluna. Doppler ve oğlunun ilişkisi bana sık sık “Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı” kitabını anımsattı bu açıdan. Gerek o alışılmışın dışına çıkmış “baba” figürü, gerekse doğada yaşamın zorluklarıyla yüzleşip kendi çözüm yollarını belirleyebilen çocuklar yetiştirmeleri açısından. Bunun yanı sıra Doppler’ın düşünce yapısı, sterilize edilmiş modern hayatı sorgulayışı ve kaçışı açısından da Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı’ndan tanıdığımız Phaedrus’a oldukça yakın durduğunu görmekteyiz.

    Değinilebilecek pek çok şey var ancak kitabın büyüsünü bozmamak adına burada bırakıyorum. Tavsiyemse, bir an önce Doppler, oğlu Gregus ve geyik Bongo’nun Norveç ormanlarında geçen bu hikayesine ortak olmanız!

    Kitlesel olanın şöyle ya da böyle, her zaman ilk planda yer aldığı ülkemizde, Thoreau’nun, Doppler’ın ve onlar gibi ormanlarda doğala ve doğaya dönmüş olanların sesini daha çok duyurması dileğiyle. Unutulmamalıdır ki, yalınlık da haksızlık da kişinin yüreğindedir. Yüreğiyle düşünen kişiler olmak da bir yol!
  • Gülşiir

    Geceyarısı, karanlık bir bozkırda
    Işıklar içinde akan bir tren kadar yalnızım
    içinde onca insan, içinde dünya...
    Soluk soluğa, demirden bir ırmağa mahkum
    Ve bilmeyen sonsuzluk nedir,
    Haklı olan kim bu kargaşada?
    Ateş ve su, yaşam ve ölüm, irin ve şiir
    Ucu bucağı olmayan bu çığlığın
    Ortasında nasıl barışılabilir?
    Anlamak isterim, hangi yasa
    Bir beşikle bir darağacını
    Aynı ağaçtan, ne adına varedebilir?

    Sorular sormak için geldim şu dünyaya
    Yasım acıların yasıdır
    Boynumu üzgün bir çiçek gibi kırıp da
    Yollara düştüğümde, başımda deniz köpüklerinden
    Ya da sabah yellerinden bir taçla
    Yürüdüğüme inanırdım - yanılırdım
    Geceyi günle, acıyı sevinçle kardığım
    Bu söylencenin bir yerinde durakladım
    Ve anlatamadım, konuşamadım bir daha.

    Acını ödünç ver bana, gözyaşlarını
    Damarlarında uyuyan sevinci ödünç ver
    Yitirdim çünkü onları da..
    İlenmiyorum, el çırpmıyorum artık
    Ne aklımda yaşadıklarım üstüne düşünceler
    Ne de geleceğime dair bir tasa.
    Gelirken çan çalmıyor yalnızlık
    Bir adam, bir sokak, bir ev
    Yüzle, gülüşler, susuşlar boyunca

    Soruların vardı senin, ne çok soruların
    Gözlerin dünyayı eleyip dururdu boyuna
    Bir fısıltı gibi başladı sevgim
    Çığlık oldu, kağıtlarda çiçek açtı sonra
    Sonrası...Mutlu bile olduk bazı
    Artık sen yadsısan da ne kadar
    Ya da ben bilmiyorum mutluluk nedir
    Anlatsın yollar, yollar, yollar...

    Şimdi gece, soluğumu verdim içime
    Az önce kağıtlara gül kuruları serptim
    Dolaplardan kekik, nane kokuları çıkardım
    Öylece serptim, seni yazacağım diye
    Sen ki, deniz görmemiş bir deniz kızısın
    Aklımın almadığı bir yerde, öylesin
    Şimdi gece, iki kişilik bu yalnızlık
    Bize artık yeter de artar bile...

    Dünyanın ölümünü gördüm, suyun toprağın
    En yakın dostlarımın birer birer
    Vakitsiz açan çiçeklerin, vakitli doğan çocukların
    Ölümünü gördüm, ama kimse
    İnandıramaz beni öldüğüne sevgilerin!
    Yaşam ki bir kum saatidir usulca akan
    Dolan sevgilerimizdir biz boşaldıkça
    Yaşımız biraz da sevgilerimizin akranıdır
    Vereceğimiz tek şey budur dünyaya.

    Şu dağılgan yüreğimi, şu köpüklere imrenen
    Yüreğimi bir gün yollara atarsam
    Bir gün bir nehir yataklarına dolarsam, korkarım
    Suyumun çoğu senden yana akacak
    Bütün sözcüklere adını ekleyeceğim
    Güldeniz, Gülekmek, Gülyağmur, Gülşarap
    Gülaşk, Gülşiir, Gülahmet, Gülerhan
    Ey gül yaşamım, yitip giden düşlerim!

    Gecelerdi, solgun - sessiz tüterdi yüzün
    Yatağımda bir kımıltıydın, dilimde türkü
    Uykusunda konuşurken sesini öptüğüm
    Varmak için beyninin kıvrak dağ yollarına
    Kokundu, bedenimi saran o ince buğu
    Esintisinde usul usul yürüdüğüm
    Ki değişmem yaseminlerle, portakal ağaçlarıyla..

    Sanki bir kız yürürdü yollarda
    Evimin sokağına girer, paspasa ayaklarını silerdi
    Kapımı açardı gümüş bir anahtarla
    Sanki hep gelirdi, sevişirdik bazı, konuşurduk
    Tozlu kitapların yığıldığı odalarda
    Kalırdı duvarlarda gülüşünden bir tini
    Yatağımda bedeninden bir oyuk.

    Benimse ellerim titrerdi, alnının aklığından
    Saçlarına saçlarına doğru titrerdi
    Şimdi kağıtların üstünde gidip gelen ellerim
    Titremiyor artık , yolunu biliyor şimdi
    Geceyarılarını çoktan geçti
    Bu şiir bitmeyince varolmayacak ellerim
    Ellerim uykusuz, ellerim geberesiye yalnız
    Süzülüp alçalıyor karanlığa doğru.

    Bütün yaşamım seninle geçiyor belleğimden
    Seninle var ve seninle sürüp gidecek artık
    Bir akdeniz kentinde limon koklayan
    Ve hep ufkun ardına bakan çocuk
    Acıyı buldu sonunda, kanayan bir gülden
    Çaldı yüzünü bir yaşamlık
    Geçer şimdi dumanlı bir kentin sokaklarından
    Şaire çıkar adı - az buçuk kaçık.

    Yeryüzünden silinmiş ırkların sonuncusuyum ben
    Oturup da şimdi aşk şiiri yazmam bundan
    Gülsün köpek sürüsü, lime lime edip
    Bu dizeleri, satsınlar haraç-mezat
    Doğru, benden sonra da tufan kopmayacak
    Ama haykıracağım laflarını tuzla kesip
    Yitip giden bu aşkı, nefesim tükenene dek.

    Beynime bir sarkaç gibi vuruyor sorular
    Neresinde yanıldık biz bu yaşamın?
    Hangi el bozdu büyüyü, hangi yazı
    Acılara hüküm verdi, soldan sağa taşarak?
    Kalbimde yıllardır kabuk bağladı yaralar
    Ödüm kopuyor, bir gün hepsi birden kanamaya başlayacak diye
    Yenilmeyeceğim, boyun eğmeyeceğim hiçbir şeye
    Hep direnen bir yanım kalacak
    Adımın soluk izi, acının seyir defterinde.

    şimdi gece, bindokuzyüzseksenikiyle
    Üçyüzaltmışbeşi çarp - oradayım işte
    Yorgun değilim, umarsızım yalnızca
    Geçmişle geleceğin öpüştüğü yerde bir nokta
    Gibiyim ve çoktan dürüldü defterim
    Uçurumlar üstünde uçuşur dizelerim
    Onlara köprü olacak bir beden yoksa da..

    Bu benim yalnızlığım, dalsızlığım benim
    Kana kana içtiğim çeşmelerden susayarak ayrılmak
    Titreyen bir ışık karanlıklarda
    Onu kim görebilir, kim tanıyabilir?
    Sonunda hep bir soruyla karşı karşıya kalmak
    Boynumun borcu bu, ödenmedi yıllardır.

    Her aşktan böyle bir şiir kaldı bende
    Yaşamımın bir dilimini özetleyen
    Unutuşun çiçekleri bunun için hiç açmıyor
    Donuyor bir gülüş tek bir dizede
    Yaşanmış yüzlerce anı, buruk bir özlem
    Çivileniyor beynimin bir yerlerine
    Geride -hayır- acılar filan da kalmıyor
    Bir boşluk yalnızca, uçurumlara özenen.

    Nefret ediyorum ve seviyorum seni
    Girdiğin bütün kapıları açık bırak
    Birazdan git diyebilirim çünkü..
    Çağım yalnız bırakmıyor beni, ellerini
    Tutuşumda, usulca öpüşümde dudağını
    Çağım aramızda çekilen kanlı bir bayrak
    Uzayan, akan bir irin yolu gibi.

    Sözcükleri güden çobanları var kalbimin
    Beynimin yaşamı saran kıskaçları
    Bitsin dediğim yerde bunun için başlıyorum
    Yitirdiğim her şeye dönüp de bakmam bundan
    Sensin yalnızlığa uzanan yolların düğüm yeri
    Ama şu anda içimde öyle çoğulsun ki
    Böyle irkilmezdim dünyayı kucaklasam.

    Çapraz yalnızlıklar astım göğsüme
    Yollarda bir savaşçı gibi yürüdüğüm doğrudur
    Gözlerle, dillerle kuşatılmış bir ülke
    kalbimdir ona tek sınır
    Susmayı bunun için severim bir çığlık gibi
    Donup kalır sesim kendi göğünde
    Onu ne anlayan, ne de duyan bulunur.

    Yaşamım sonsuz bir hac yolculuğuna dönüşüyor burada
    Kendi içimde ya da uzak yollarda
    Bulduğum ve yitirdiğim bütün varlıklar
    Bir mozayiğe biçim veriyorlar sessizce..
    Bende dünyanın acısıyla sevinci öpüşüyor
    Irmakların birleştiği o nokta benim
    İtilip tekmelendiğim bütün kapılarda
    Bana atılan her taş şimdi çiçek açıyor.

    Bir gün anlarsın beni neden suskunum
    Dünya içimde konuşurken böyle
    Bedenimi aşıyor yorgunluğum
    Karşında oturduğum masalardan dökülüp saçılıyor
    Bu öyle bir çığlık ki, susuşlar kalıyor geride
    Ondan öte her söz bir saçmalığı büyütüyor.

    Adını çoktan unuttun yüzün aklımda
    Ve bu şiiri neden sana adadığımı bilmiyorum
    Ama her güzellik nasılsa kendi adını bulur
    Bunun için ben Gül dedim sana..
    Yine de bir çiçeğe bunca yağmur yağarsa
    Kökleri toprağı saramaz olur
    Üstüne titrediğim her şeyi yitirmeyi öğrendim çoktan

    Söylenecek bir tek sözüm kalmazsa
    Çizerim yüzünü kuşların kanatlarına
    Her çırpınışta gökyüzüne dağılır
    Yüzün, hücrelerine varana dek uçuşur.

    Kağıtların aklığına aşkın tortusu çöküyor
    Parklar, sokaklar, söylenmiş ya da söylenmemiş sözler

    Yazdıkça biraz daha unutuyorum seni
    Ve her yerde düş tacirleri, şiirseviciler
    Bir şeyleri yorumlayıp duruyorlar aptalca
    Büyüteçlerle inceliyorlar şu yitik ömrümüzü
    Ben aşkın son hasatçısı, son peygamber
    Gülünç, soyu tükenmiş bir varlığı oynuyorum boyuna.

    Sana artık bir sığınak olsun bu şiir
    Noterlere ver onaylasınlar - her hakkı saklıdır
    Düşün, kalemimi sen tuttun yazarken
    Yeni okula başlayan bir çocuğa yardım eder gibi
    Öyle acemilikler yaptım ki ben
    Hiç kalır bu şiir onların yanında ve
    Nasıl ayaktayım diye şaşıyorum bazen.

    Görüp göreceği son şey bu şiirdir dünyanın
    Çığlığımdan arta kalan bunlar olacak
    Aklımın son kırıntılarını da burada harcıyorum
    Bundan böyle ibreler hep eskiye vuracak
    Yakınmıyorum, yerinmiyorum hiçbir şeyle
    Kalırsa odalarda unutulmuş birkaç şiir
    Bir yeniyetmen in altını çizeceği dizeler benden
    Senin adın nasılsa bir gün hepsini tamamlayacak...

    Ahmet ERHAN
  • ...ahh ! eskiye duyduğum özlem bağrımı yakar

    nefesim derdim sevdam sana
    yeter ki her an her saniye
    yanımda ol , gönlümde ol
    şu kor gibi özlemin ile
    yeter ki ;
    yanımda ol , gönlümde ol ...
  • Eskiye dair bir şeyleri özlemek için illa yaşın da eskimesi mi lazım? Bir şeye özlem duymak için illa yaşamak mı lazım?
  • Özlemek, kendisinden bibehre kalınması mümkün olmayan bir duygudur. İnsanoğlu mütemadiyen özlemle yoğrulmaktadır. Bunu bir çeşit ızdırap olarak kabul edenler olduğu kadar hayatının bu duyguya bağlı olduğunu muhakeme edenlerle de karşılaşıyoruz. Özlemle beslenen insanlar, içinde oldukları anın kıymetini geçmişlerinden yola çıkarak muhafaza etmekte ve geleceklerini de bu minval üzere inşa etmektedirler. Hal böyle olunca insanın özlem duyduğu her ne ise bunu ortaya koymak elzemdir.
    Şehirlerin dönemlerine göre yeniden imar edilmesi özlemlerimizin artmasında büyük rol oynamaktadır. Benim için çocukluğumuzun geçtiği müstakil evler, ilk aşkımızın evinin olduğu sokak, her bayram, akrabaları ziyaret etmek için arşınladığımız o kenar mahalleler, kendimizi ilk gününde sahipsiz ve yapayalnız hissettiğimiz ama hatıralarıyla ve kazandırdığı dostluklarıyla yolun sonunda daima hatıralarımızda yaşattığımız ilkokulumuz sadece bazısıdır.
    Her davranış biçiminin temelinde özlem olduğu kanaatindeyim. Karşılaştığım olumlu/olumsuz her davranışta “Acaba bu neleri özlemenin sonucu?” diye düşündüğüm için insanları makul görebiliyorum. Yazar Mustafa Kutlu’da bu minval üzere, karşılaştığı şeylere olağan gözüyle bakarak hareket ediyormuş gibi geliyor bana. Nitekim Şehir Mektupları isimli eserinde yazdığı İstanbul ağırlıklı metinlerde bize bunu söylemektedir. Eserin temelinde özlem, iskeletinde şehirleşme ve dış cephesinde ise kadim olanla modernliğin deveranındaki insanlık vardır.
    Eskinin eş, dost ve akrabalık ilişkilerinin zayıflamasından ticaretin ve siyasetin tiranlığına, imkanların araç olmaktan çıkıp amaç haline gelişinde ki sürece kadar olan akışı olduğu gibi ortaya koymaktadır. Bunu yaparken de hastalıklı, bayağı olduğu kadar yıkıcı olan bu durumu, faillerini kenarda bekleterek nazarımızı sadece değişimin kendisine odaklıyor. Öyle olduğu içinde akılda sade ve akıcı bir bilinç yeşeriyor. Her ne kadar eskiye dönüş imkansız gibi gözükse de bize zevkin ve asaletin pırıltılarının var olduğuna, buna sahip olamasak bile özlemiyle diri durmamıza kapı aralıyor.
    “Onlar kimdir? Onlar senin deden, benim babam, ötekinin amcası, dayısı… Onlar bizim insanlarımız… Allah’ın ipi, işte bu insanların, bu tutumun, bu tavrın elinde.”*
    Başını ellerinin arasına alarak düşündüğünü zannettiğim Mustaf Kutlu’nun gözlerinde kimsenin görmediği şiddetli özlemi eserde saba rüzgarına tebdil ederek nice zihinlerde bir uyanışın, kaybettiğimiz bazı şeylerin olduğunu göstermek istemektedir. Anlayış seviyemizin gittikçe aşağılara doğru seyrinden, birbirimize karşı yitirdiğimiz sabırların, usül ve erkan gözetmeden yakalamaya çalıştığımız zenginliğin büyüsüne kapıldığımız bu zamanda “Zahirde olup bitenler bizi aldatmasın. Bizler batına bakmasını da bilen bir gelenekten geliyoruz.”** diyerek ahvalden rahatsız olanlara tesellide bulunuyor Şehir Mektupları’nda.
    Eserin, şehirleşmenin insana yansımasında ki tutumuna dair isabetli bir tespiti de var. Yalnızlığın hayvanlardan alınıp, ihtiyarlara verilmesi meselesine dair bir tespit. Hayvanat, yalnızlıklarına çare olma adına şehirli insan tarafından sahiplenildi ve ihtiyarlarımız ‘son teknolojik sistemlerle donatılmış huzur evi’ denilen çukurlara itildi. Burada şunu belirtmek gerekir, biz hiç kimsesi olmayanlar ya da bazı sebeplerden dolayı buralara yerleştirilen kişiler üzerinden düşüncelerimizi belirtmiyoruz. Ancak tamamen keyif ve haz üzerinde yaşam sürdüren ve yalnızlığı hayvanlardan zalimce çekip alarak ihtiyarlara layık gören kişilerden bahsediyoruz. Eserde, evcil hayvanlarıyla yürüyüşe çıkanların sayısının arttığından ve buna paralel olarak huzurevlerinde ki ihtiyarlarında çoğaldığına dair bir rabıta kuruluyor. Acı ve gerçek olanda budur. Değişen ve geliştiği düşünülen çağda kullanım süresi dolmuş ihtiyarlar için evlatlarının halinde ki “Yaşasın Huzurevleri” naralarını üzülerek görüyoruz. Buna benzer tespitleriyle beraber, Mustafa Kutlu bizlere şu gerçeği de göstermektedir: “Ben, değişim rüzgarlarının toza-dumana buladığı, yolsuzluk ve ahlaksızlığın öne çıktığı, at izinin it izine karıştığı bu hengamede; sessiz yığınların bir vakur bekleyiş ve bir güzel sabır ile bizi biz yapan değerleri savunduğuna, onları ‘bozkırdaki çekirdek’ misali sakladığına inanıyorum.”
    Mustafa Kutlu’nun Şehir Mektupları isimli eseri bende böyle bir izlenim bıraktı. Özlem, şehirleşme ve eski ile yeninin arasında sıkışıp kalma halinin İstanbul merkezli mektuplarla dile getirilmesidir. Bende başımı iki elim arasına alarak eski ile yeni arasında ki çatışmaya dair tespitleri yaparak onarılması için hareket edeceğim. Çünkü ben özlüyorum. Mütemadiyen özleyeceğim. Belki o sevgilinin otağını, belki sevgiliyi sevgili yapan o kadim davranış biçimini…